TEV-DEM Yürütme Kurulu Üyesi Aldar Xelîl, tüm güçlerin bölgeye yığılmasının katliam ve imha tehlikesiyle birlikte tarihi fırsatları da barındırdığını belirterek, şunların altını çizdi:

 “Bu koşulları iyi planlar, iyi hareket eder, birliğimizi, savunmamızı, diplomasimizi güçlendirirsek 5–10 yılda yapılması gerekenleri kısa süre içinde de gerçekleştirebiliriz.

 Büyük tehlikelerin farkında olmakla birlikte, kazanımlara, başarıya dair de büyük bir umut taşıyorum. Hatta Özerk Yönetim’in resmiyet kazanmasını dahi bu süreçte başarabiliriz.”

 

DENGİR GÜNEŞ / HESEKÊ

TEV-DEM Yürütme Kurulu Üyesi Aldar Xelîl, sorularımızı yanıtladı.

“Direnişi esas alıp kendimize güvenmeliyiz” diyen TEV-DEM Yürütme Kurulu Üyesi Aldar Xelîl, direnişi sadece askeri alanda değil, siyasi, ekonomik ve diplomatik alanda da güçlendirip büyütmenin önemini vurguladı. Xelîl, “Topraklarımızı savunmalı, savaşçılarımızı desteklemeli, savunmamızı güçlendirmeli ve ulusal birliğimizi sağlamalıyız. Şu an tam da ulusal birliğimizi geliştirmemiz, tüm çelişkileri bir tarafa bırakmamız gereken bir dönemdeyiz” dedi.

Türk devlet saldırganlığı karşısında AB ve NATO net tutum almasa da kamuoylarının tavrı Kürtlerden yana. Öyle ki ABD Başkanı neredeyse kendi ülkesinde, partisinin içinde yalnız kaldı. Belki Pentagon açıktan bir itiraz yükseltmedi ama Cumhuriyetçi ve Demokratların büyük çoğunluğu da karşı çıktı. Kürtler, bu fotoğrafı nasıl okumalı?

Saldırılar gelişince tüm dünya bizim yanımızda yer aldı. Halkın, kurumların, bağımsız şahsiyetlerin tutumu oldukça olumluydu. Arap Birliği, NATO, Avrupa Birliği, Amerikan Kongresi, uluslararası kurum ve örgütler, hatta Güvenlik Konseyi tutum aldı. Arap Birliği, ilk kez bizim için bir karar aldı. Bugüne kadar kendi sorunları için dahi bir karar almış değiller ama Kürtler için kısa sürede toplanarak bir karar aldılar. Katar dışında diğerlerinin tümü ortak bir tavır aldı. Belki farklı faktörler de etkili oldu ama bizim yanımızda olduklarını, işgali benimsemediklerini belirttiler.

Bütün bunlar mevcut komployu aşamadı ve onu durduramadı. Tutum vardı, buna uygun kararlar da alındı ama bunu kim uygulayacaktı? Erdoğan’ı destekleyenlerin bu kararları uygulaması gerekiyor nihayetinde. Bu nedenle istenilen sonuç alınmadı, işgal planı durdurulamadı.

Şu da çok önemli bir sonuç: Kürtlerin tarihinde ilk kez bize karşı bir komplo ve saldırı gerçekleşirken, diğer taraftan bazı kesimler bizim lehimize tutum alıyor ve bu saldırılara karşı çıkıyor. Bugüne kadar Kürtlere karşı geliştirilen her katliam, sürgün vb. uygulamayı kendi aralarında sessizce anlaşarak gerçekleştirdiler ama bu kez daha önce yürüttüğümüz bir mücadele, DAİŞ’e karşı verdiğimiz bir savaş, diplomatik alanda gerçekleştirdiğimiz bir çalışma, kadın öncülüğünde oluşturduğumuz demokratik ve insani ilkelere dayalı bir yönetim biçimimiz vardı. Bu gerçeklik bugüne kadar göz ardı edilen, adı duyulmayan Kürtlerin tanınmasını sağladı. Dünya halkları laik ve demokratik olan bu yönetimin tehlike altında olduğu gördü ve bizim yanımızda yer aldı. Tüm bunları önemli buluyoruz. Bu sonuç devrimimizin, direnişin ve dünya halklarının bu devrim için sergilediği mücadelenin bir sonucudur. Bunu da çok değerli buluyoruz.

Bu mücadele ve Kürtlere sunulan bu desteğin, Kürtlerin geleceğinde, Rojava’da devam eden direnişte ve ulusal birlikte nasıl bir etkisi olacak?

Dünya halkları içinde tanınmamız, destek bulmamız Kürtler olarak yürüttüğümüz bu haklı mücadelemiz için oldukça elverişli bir zemin hazırlıyor. En azından bu mücadelemizin nedenlerini daha sağlıklı bir zeminde anlatabilir ve bugüne kadar görmezden gelinen ya da sessiz kalınan Erdoğan diktatörlüğünün Kürtler ve bölge halkları ile insanlık için yaratacağı tehlikeleri anlatabiliriz. En azından şimdi bizi dinlemeye hazır kesimler var. Sadece var olanı anlatmakla yetinmiyor, buna karşı çözüm projemizi de sunuyoruz. Bu destek hep birlikte Erdoğan’ın iktidarına son vermek için de bir zemin sunuyor. Kürtlerin mücadelesinin kazandırdığı bu desteği ve sempatiyi değerlendirir ve kendimizle birlikte Erdoğan iktidarının gerçek yüzünü anlatırsak buna karşı tutumlar daha da sertleşecek ve giderek somut adımları da beraberinde getirecektir. Dış baskı iç siyaseti de etkileyecek

Kürtler için de bu mücadele yeni bir tablo ortaya çıkardı. Tüm siyasi partiler aralarındaki çelişkileri bir tarafa bırakarak mücadele etrafında birleşti. Yurt dışında ve Kürdistan’ın dört bir yanındaki Kürtler, Rojava etrafında birleşti, ortak bir tutum aldı. Bu atmosferle tüm Kürtleri bir araya getirebiliriz. Daha güçlü bir ulusal birlik sağlamak için bu oldukça güçlü bir zemin sunuyor.

QSD hem güvenliğini üstlendiği coğrafya hem de bileşenleri bakımında önemli bir Arap nüfusun da askeri gücü. Özerk Yönetim hakeza öyle. Araplar ile Kürtleri birbirlerine karşı kışkırtmaya yönelik faaliyetler de var. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

İlk kez Ortadoğu’daki bir ülkede bu kadar ciddi bir kriz yaşanmasına rağmen o ülkedeki halklar birbiriyle çatışmıyor. Daha önce bölge ülkelerinde ortaya çıkan her kriz sonrasında halklar da birbiriyle savaşmış ya da birbirine karşı kışkırtılmıştır. Rojava’da bunun tam aksi bir durum ortaya çıktı. Devrim öncesinde her birimizin etnik kimliği aramızdaki bir duvar olarak kullanılmıştı. Araplar, Süryaniler, Kürtler, Ermeniler olarak aramızda çoğu zaman birbirine tahammül etmeme vardı. Hatta yakın tarihte 2004’te Qamişlo’da Dêrazor’dan getirilen Araplarla Kürtler çatıştırılmıştı. Devrimden sonra ise demokratik ve halkların birliğine dayalı karakterinden kaynaklı bu durum tamamen olumlu yönde değişti. Birbirimize güç verdik, destek olduk ve sorunlara karşı ortak tutum aldık. Sürekli rejim, Rusya ve Türk devletinin halkların birliğini hedef alan tutumları olsa da kimse buna alet olmadı. Son olarak Serêkaniyê ve Girê Spî’deki direniş de bunu ne düzeyde gerçekleştirdiğimizi görmemizi sağladı.

Tüm halkların gençleri silah kuşanarak işgale karşı savaştı ve halen de mevzilerde savaşmaya devam ediyorlar.

Oluşturulan her kurumda, Özerk Yönetim sisteminin tüm birimlerinde Kürt, Arap, Süryani, Ermeni, Türkmen birlikte çalıştı ve bu çalışmalarını şimdi de yürütüyorlar. Aksine savaşın tüm olumsuzlukları ve ortaya çıkardığı kriz, halklar olarak bizim birliğimizi ve ortak mücadelemizi pekiştirdi. Herkes QSD’yi benimsiyor. Dêrazor’da da Serêkaniyê ve Girê Spî’de de birlikte şehit verdik. Hatta şu an Arapların daha yoğun olduğu kentlerde Türk devletinin işgaline karşı gerçekleşen gösteriler Kürtlerin yoğun yaşadığı kentlerdeki gösteriler kadar kalabalık oluyor. Bu da devrimin ve demokratik ulus projesinin bir sonucudur.

Kuzey-Doğu Suriye’de bir ay içinde hem Arap Aşiretleri hem de Kürt Aşiretleri çalıştayları yapıldı. İki çalıştayda da sonuç bildirilerine yansıdığı kadarıyla üç nokta ön plana çıktı; Suriye ile çözüm, Türk tehditlerine karşı birlik ve QSD’yi sahiplenme. İşgal saldırısı sürecinde bu çalıştayların sonuçları nasıl yansıdı?

İşgale karşı ortak tutum alındı ve bu çok önemliydi. Hiçbir kesim gerçekleşen işgal saldırıları sadece Kürt halkına yönelik bir saldırı olarak algılamadı, kendilerine yönelik de bir işgal olarak gördü. ‘İşgal saldırıları Osmanlı’nın yenilenmesidir, bunu kabul etmeyeceğiz’ diyerek tutum aldılar. Çalıştaylarda ortaya çıkan sonuçlar pratikte de yansımasını buldu. İşgale karşı direniş aralıksız olarak sürüyor, askeri alanda QSD’ye destek veriliyor, tüm halklardan gençler bu işgale karşı savaşıyor, asayişte, mecliste ve kurumlarda yer alan Arap temsilcilerinden hiç kimse çalışmasından ayrılmadı. Hiçbir yerde bu zor durumda fırsattan yararlanmaya çalışarak bizi zora sokacak bir yaklaşımla karşılaşmadık. Kışkırtmalar elbette var ama hiçbir kisim buna alet olmadı

Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetimi bileşenleri, şöyle bir tespiti sıklıkla dile getiriyor: ABD ve Rusya ile Türkiye anlaştı, NATO ve BM’nin de dahil olduğu bir plan hayata geçiriliyor. Kürtlere soykırım dayatılacak, Türkiye’nin istediği yapılıp çeteler Rojava’ya yerleştirilecek, dolayısıyla Kürtlere de direnmekten başka yol kalmıyor… Kürt siyasi ve askeri öncüleri, bu felaket senaryosuyla birlikte direnmeye eşlik edecek nasıl bir umut, moral ve gelecek vizyonunu, başta Kürtler olmak üzere sorumluluk duydukları bölge halkına sunuyor?

Projemiz sadece Kürtler için değil, tüm Ortadoğu halklarına çözüm sunmak isteyen bir projedir. Bu projenin gerçekleşmemesi ya da saldırılarla karşılaşması tüm bölge halklarını etkileyecek. Bu, bir propaganda olarak algılanmamalı. Bölge gerçeği her geçen gün bu sözü daha çok kanıtlıyor. Bu proje gerçekleşmezse sadece biz değil, diğer halklar da kaybedecek. Örneğin bu olmadığı takdirde Suriye’de çözüm gerçekleşmeyecek. Irak’ta istikrar sağlanamayacak. Diğer Kürdistan parçalarında kalıcı bir çözüm, istikrar gelişmeyecek, kriz devam edecek. Bu projemiz gerçekleşmezse DAİŞ yeniden ortaya çıkacak ve Türkiye’nin bugünkü açık desteğiyle daha da büyüyecek. DAİŞ, Avrupa’ya da yayılacak, her yerde vahşetini sergileyecek. Projemiz gerçekleşmezse şu an karşılaştığımız sorunlar daha çetrefilli bir hal alacak. Her şey bir yana, projemiz gerçekleşmez ve saldırılar devam ederse cezaevinde bulunan binlerce DAIŞ’li Türk işgal saldırılarının başladığı günlerde görüldüğü gibi cezaevinden kaçabilir ve yeniden kirli eylemlerine başlayabilir. Bizim dışımızda demokratik ve halklara çözüm sunan hiçbir proje yok. Bunu da görmek zorundalar.

En önemli faktör de biz bağımsız bir gücüz ve bizi en çok koruyan yön de bu. Devrimin bu özelliği olmasaydı şu ana kadar çoktan gücümüzü sınırlayıp mücadelemizi engellerlerdi. Örneğin Amerika gideceğim dediğinde de karşı çıkmadık. Rusya’nın dayatmaları karşısında bizim için iyi olanı tercih ettik. Halkımızdan güç almamış olsaydık şu ana kadar yok olacaktık. Bizi ayakta tutan en önemli faktör budur. Halkımızın örgütlüğü, askeri gücümüz, halk örgütlülüğümüzdür. Halk bizim yanımızda olmazsa bu mücadeleyi büyütmemiz mümkün değil. Bu birlik içinde halkların birlikteliği ve desteği de bu mücadeleye ayrı bir güç kazandırıyor.

QSD ve Amerika’nın gerçekleştirdiği ortak operasyonla El Bağdadi’nin Türkiye’nin kontrolündeki Idlib’de öldürülmesiyle birlikte DAIŞ ile Türk devletinin ilişkileri yeniden gündeme geldi. Türk devletinin işgal saldırılarında yer alanların daha önce DAİŞ ve El Nusra ile hareket ettiklerine yönelik kanıtlar da sunuluyor. Ayrıca Hevrin Xelef ve diğer sivillere yönelik uygulamalarda olduğu gibi DAİŞ yöntemlerinin tekrar ettiği görülüyor. Belirttikleriniz çerçevesinde, sahadaki güçler bir taraftan DAİŞ ile mücadeleyi dile getirirken neden Kürtlerin göç ettirildiği topraklara bu kesimlerin yerleştirilmesini tercih ediyor?

Bu tercihin tarihsel kültürle de bir bağı var. Örneğin Kürtler ya da Ortadoğu halkları olarak iyi vasıflara sahip biriyle ilişkilenmek ister, kötü özellikteki birine de mesafeli davranırız. Avrupa toplumu ise Erdoğan örneğinde olduğu gibi kendisine karşı tehdit oluşturabilecek biriyle ilişkilenerek bunu önleyebileceğini düşünüyor. İyi olan taraftan kötülük görmeyeceği için onu önemsemiyor. Erdoğan’ın isteklerini yerine getirmezlerse DAIŞ ile ilişkilerinden dolayı ülkelerinde patlamalar olacağını, Türkiye’deki göçmenlere kapıları açarak Avrupa’ya göndereceğini düşünüyorlar. Sessizliğin ve tavizin en önemli nedenlerinden biri bu. Erdoğan’ı ikna etmeye çalışıyorlar. Ekonomik destek sunuyorlar, bu tehditlerini pratiğe koymaması için. Bu tavizler, beklenen felaketi geciktirmekten başka bir işe yaramayacak. Bu sorunun çözümü Erdoğan’ın tehditlerine sessiz kalmak değil, buna karşı mücadele etmektir. Erdoğan’ın işgal saldırılarına sessiz kalmaları halinde bu korkularıyla yüzleşmek zorunda kalacaklar.

Bu ülkeler ve uluslararası güçler gönülden çalışırlarsa Suriye’nin sorunlarına kısa sürede siyasal bir çözüm bulabilir. Bu çözüme gelmeyen kesimleri de belirleyerek tutum alabilirler. Çözüm olursa zaten göçmenlerin sorunu da ortadan kalkacak, Türkiye’deki Suriyelilerin büyük bir kısmı topraklarına geri dönecektir. DAİŞ konusunda da uluslararası bir mahkeme kurularak bir çözüm bulunabilirdi. Burada belirlenen bir yerde uluslararası çerçevede cezaevleri de kurulabilirdi. Her ülke kendi tutuklusunu da alabilirdi. Suriye sorununa siyasal çözüm bulunursa zaten Erdoğan’ın elindeki kozlar da alınmış olacak. Çözümü geliştirmedikleri için her gün Erdoğan’ın tehditleriyle karşı karşıya kalıyorlar.

Erdoğan’ın işgal saldırılarına ilişkin sunduğu gerekçelerden biri de ‘güvenli bölge’ydi. Daha önce Suriyelilerin geri dönüşü için engel bulunmadığını, ‘güvenli bölge’nin uluslararası denetimde oluşturulması halinde de destek sunacağınızı belirtmiştiniz. Erdoğan ve BM Genel Sekreteri arasında yapılan görüşmede Guterres’in ‘güvenli bölge’ planını incelemeye alacağını belirterek, demografik değişime, Kürtlerin yerlerinden göç ettirilmesine karşı çıkmadığı görüldü. Bunu nasıl karşıladınız?

Aslında gerçeği söylemek gerekirse şu an BM denen bir bileşim yok. Etkili olan bir iki güç dışında diğerlerinin bir etkisinin olmadığı görülüyor. Tüm kararlar bu güçlerin denetiminde alınıyor. Belirttiğimiz gibi şu an Erdoğan’ın koz ve tehdit aracı olarak kullandığı göçmen sorunu da diğer sorunlar da savaşsız ve tamamen barışçıl yöntemlerle çözülebilirdi. Eğer bunun için ‘güvenli bölge’ gerekliyse o da uluslararası güçlerin denetiminde oluşturulabilirdi. Fakat bu sorunun siyasi ve barışçıl yollarla çözülmesi için ne BM ne de bu alanda bulunan güçler sorumluluğunu yerine getiriyor. Çıkarları elvermezse kendi ilkeleri ve hukuklarını da hiçe sayarak çiğneyebiliyorlar. İlkelerini uygulasalardı 40 milyonluk Kürt halkının hakları şu ana kadar tanınmış olurdu, Kürt halkının önderi 20 yıldır cezaevinde olmazdı. Erdoğan gibi biri bir ülkenin cumhurbaşkanı olmazdı. İlkeleri olsaydı Erdoğan BM’de Suriye’de işgal edeceği alanların haritasını gösterdiğinde karşı çıkarlardı. İşgal haritasında gösterdiği tüm alanlar Kürtlerin yaşadığı kentlerdi ama kimse karşı çıkmadı. Kimse orada bir halk yaşıyor, demedi. Sessiz kalarak Suriyeli göçmenler için istenilen “güvenliği” Kürtler için gerekli görmediler. Üstelik bunu katliamlardan geçirilmelerine, etnik temizliğe maruz kalmalarına, demografik değişimin yaşanmasına göz yumarak, sessizce onaylayarak yaptılar. Kimse peki oradaki halk, Kürtler nereye gidecek, diye bir soru bile sorma gereğini duymadı

Oysa BM Genel Sekreteri şu an Kürtlerin işgal edilmiş ve ‘güvenli bölge’ adını verecekleri bu topraklara Türk devletinin çetelerinin nasıl yerleştirileceğiyle ilgileneceğini belirtiyor. Bu söz ile aslında demografik değişim ve soykırımda rol üstleniyor. Bu planla 2011’e dönmek, DAIŞ’in işgal edemediği Kürt topraklarını, yapamadığı kırımı ve demografik değişimi bu kez Türk devleti öncülüğü ve BM desteğiyle uygulamaya koymak istiyorlar. Bu, insanlık için büyük bir utanç ve aynı zamanda büyük bir tehdittir. Aslında Erdoğan yapacağı tüm insanlık suçlarını öncesinde açıkça dile getirdi; Kürtleri oradan çıkaracağını, onların yerine işbirliği yaptığı çetelerin ailelerini getireceğini söyledi. Buna rağmen izin verildi. Çünkü devletlerin iradesi kalmadı.

Kısa bir süre önce Rusya ile Türkiye arasında imzalanan Soçi anlaşması ardından güçlerinizi geri çektiniz ve Rusya da açıklamalarıyla bunu doğruladı. Bunun hemen ardından Erdoğan bu kez Kobanê’ye yönelik saldırı tehdidinde bulundu. Böyle nereye varır?

Erdoğan, dış güçler izin verdiği takdirde Kürtlerin tüm kazanımlarını yok etme, Kürtlerin tüm topraklarını işgal etmede kararlı aslında. Bulduğu her fırsatı işgal için değerlendirmeye çalışacak, saldırılarını sürdürecektir. İşgal için BM’den AB’ye Amerika ve Rusya’ya kadar herkese baskı uyguluyor ve ele geçirmeliyim, diyor. Eğer uluslararası alanda ciddi bir tavır alınırsa bunu yapmayacaktır fakat bu işgali isteyen sadece Erdoğan da değildir. Perde arkasında ona destek veren, önünü açan ve işgalini onaylayanlar da var. Bunun içinde Amerika, Rusya ve bazı Avrupa ülkeleri de var. Hayır demiş olsaydı Erdoğan’ın Suriye topraklarında tek bir adım atması mümkün olabilir miydi? Yine Avrupa ülkeleri tavır alsaydı yapamazdı. BM de destek verdi, sonra işgal ettikten sonra göstermelik açıklamalarda bulundu. Erdoğan karşısında kimseyi bulmadığı için işgali devam ettiriyor. Bu tutumu gördüğü müddetçe elbette Minbic, Til Rifat, Kobanê ve diğer bölgelere yönelik tehditlerini ve işgal girişimlerini de sürdürecektir. Planı, sadece Serêkaniyê ve Girê Spî ile sınırlı değil.

Efrîn işgali gerçekleşmeden önce birçok kesim neden Türkiye’nin saldırısını engellemek için öncesinde rejim ile anlaşmadığınızı belirtti. Anlaşma zemini var mıydı, varsa bu imkan ne kadar değerlendirildi?

O zaman koşullar farklıydı. Ruslar oradaydı ve Türkler gelmez diyordu. Biz o süreçte de diyaloga açık olduğumuzu belirtmiştik. Rejimin gelmesini istedik, işgalin engellenmesi için ama rejim gelmedi. Çünkü Rusya izin vermedi. Onlar Efrîn işgali için daha öncesinden anlaşmışlardı ve öncesinde yaptığımız girişimler de bunu engelleyemedi. Putin, Efrîn’i Erdoğan’a vereceğine dair söz vermişti. Bu nedenle işgalin engellenmesine ilişkin adımları da rejimle diyalogu da engelledi. Rejime bağlı 70 asker geldi, Türk devleti onları vurdu ama Rusya hiçbir tepki vermedi

Şu an alanda Kürtler ile birlikte Suriye rejimi, Amerika, Rusya ve Türk devleti ve ona bağlı unsurlar da bulunuyor, demografiye, yaşama, ekonomiye yansıyan anlık olaylar yaşanıyor. Bu gerçekler ekseninde önümüzdeki günlere yönelik neyi öngörüyorsunuz?

Evet, bölgede bizim dışımızda diğer güçler de var. Bu durum içinde katliam ve imha gibi tehlikeleri barındırmakla birlikte tüm olumsuzluk içinde tarihi fırsatları da barındırıyor. Eğer biz iyi hareket etmezsek tüm bu durum aleyhimize dönebilecektir. İçinde bulunduğumuz bu koşulları iyi planlar, iyi hareket edersek, birliğimizi, savunmamızı, diplomasimizi güçlendirirsek bu durumda 5–10 yılda yapılması gerekenleri kısa süre içinde de gerçekleştirebiliriz. Örneğin Kobanê saldırıları ve Serêkaniyê saldırıları ardından gelişen dünya halklarının desteği çok önemliydi. Çok bedel ödendi, çok acı çekildi ama bu destek Kürtlerin haklı mücadelesinin tanınmasını, dünya hakları nezdinde kabul görmesini, meşruluk kazanmasını sağladı. Yıllarca çalışsak da bu kısa süredeki desteği ve Türk devletinin Kürtlere yönelik zulüm politikasını bu düzeyde anlatmamız mümkün olmazdı. Bu süreci sağlıklı atlatırsak büyük gelişmeler yakalanacağına inanıyorum. Büyük tehlikelerin farkında olmakla birlikte, kazanımlara, başarıya dair de büyük bir umut taşıyorum. Hatta Özerk Yönetim’in resmiyet kazanmasını dahi bu süreçte başarabiliriz.

Bu nedenle Kürt halkı ve tüm halklardan isteğim, kendimiz için sadece ve sadece direnişi esas almamız ve kendimize güvenmemizdir. Bu direniş sadece askeri alanda değil, siyasi, ekonomik ve diplomatik alanda da yürütülmeli. Direnişimizi ve gücümüzü büyütmeliyiz. Topraklarımızı savunmalı, savaşçılarımızı desteklemeli, savunmamızı güçlendirmeli ve ulusal birliğimizi sağlamalıyız. Şu an tam da ulusal birliğimizi geliştirmemiz, tüm çelişkileri bir tarafa bırakmamız gereken bir dönemdeyiz. Rojava’daki sorun sadece bir kesimin sorunu değil. Bu dönemde sağlayacağımız başarı sadece bir kesimin başarısı değil, tüm Kürt halkının, bölge halklarının ve insanlığın başarısı olacaktır. Bunu yaptığımız takdirde Erdoğan’ın işgal saldırılarına cevap olacak ve Erdoğan’ın gidişini de sağlayacağız. Çünkü Erdoğan, varlığını Kürt kanıyla sağlıyor, bundan besleniyor.