Vergiler devletin temel gelir kaynaklarını oluşturur. Bu gelir kaynağı, devletin idari (coğrafi) örgütlenmesine bağlı olarak ta "merkezi yönetim“ ve "yerel yönetimler“ arasında paylaşılır. Bu temel kural bütün çağdaş devletlerde geçerlidir. Bu, Türkiye için de tartışılması ve uygulanması gereken bir konudur.
Vergilerin idari ve coğrafi dağılımında ülkeler arasında farklılıklar vardır. Bu farklılıkların olması en başta, devletlerin siyasi ve idari yapılanmalarındaki farklılıklardan kaynaklanıyor. Örneğin; tekil (üniter) devletlerde, görev ve yetkiler merkezi yönetimde odaklandığı için, vergileri tahsil eden ve harcayan da "merkez“ olur. Buna karşılık, yerel yönetimleri güçlendirmeyi amaç edinmiş devletlerde (bölgeli veya federal devletler) ise, vergilerin önemli bir payı ya yerel yönetimlerce direk tahsil edilir ya da onlara aktarılır.
Eğer Türkiye'de yerel yönetimlerin yetkileri genişletilmiş olsaydı, doğal olarak, bunlara ayrılacak vergiler de arttırılmak zorunda kalınacaktı. Yerel yönetimlerin kamu hizmetlerini gerçekleştirmesi açısından, böylesine bir uygulama kaçınılmaz olacaktı. Yerel yönetimler, ya kendileri vergi toplar ya da merkezi yönetim onlara pay ayırmak zorundadır. Kaldı ki, Türkiye'de çok az yetkilere sahip olan yerel yönetimler şimdi bile, belediye vergileri ve harçlar adıyla kendi vergilerini almaktadırlar. Bu yönetimlerin bütçeleri kendi harcamalarına yetmediği için, ayrıca, İller Bankası ve benzeri kamu kurumlar üzeri, yerel yönetimlere devletin (vergi) gelirlerinden pay ödenmektedir.
Yerel yönetimlerin vergi alma yetkisi, ademi-merkeziyetçi yapılanmanın derecesine göre değişebilir. Burada önemli olan, yerel yönetimlerin görev ve yetkileri kadar, vergi gelirlerine sahip olmasının olanaklarının da aynı ölçüde güvenceye alınmasıdır. Bölgeler ve yöreler arasında ekonomik gelişme farklılıkların olması durumunda, geri kalmış yerlerin ayrıca merkezi yönetim tarafından desteklenmesi gerekiyor.
Vergi adaleti açısından ve kamu hizmetlerinin yerine getirilmesi için, (vergi) gelirleri az olan yerel yönetimler, merkezi yönetimden yardım almak zorundadır. Bu yardım, vergi avantajı, kredi sağlama veya altyapı yatırımlarını üstlenme şeklinde gerçekleşiyor. Bunun başka bir tanımı, pozitif ayrımcılıktır. Örneğin; Türkiye'de "kalkınmada öncelikli yörelere“ yönelik vergi avantajları ve diğer destekler bir nevi "pozitif ayrımcılık“ çerçevesinde gerçekleşiyor. Bu yörelerin ezici çoğunluğu Kürdistan'da bulunuyor. Bu yardımların ne kadar olduğu ve yeterliliği soruları, ayrı bir tartışma konusudur.
Kürtler, öz yönetim, bölgenin zenginliklerini kullanma vb. istemleri dile getirdiğinde, hükümet temsilcileri ve basın tarafından hemen saldırıya uğruyor. Bu tutum, şimdi, vergilerin yerel yönetimler tarafından alınması veya kendilerine ödenmesi düşüncelerine yönelik yaşanıyor. Daha da ileri gidilerek, hemen "vergi boykotu“ şeklinde yorumlanmakta, daha doğrusu çarpıtılmaktadır. Oysa, yerel yönetimleri güçlendiren devletler için bu istem, artık sıradanlaşmıştır ve sürekli ilerletilerek uygulanmaktadır. Hatta bazı ülkelerde "mali federalizm“, kamu finansman ve vergi politikalarının ana eksenini oluşturuyor.
Hükümetin ve bazı köşe yazarlarının BDP'ye saldırılarının temelinde yatan asıl sorun, vergilerin yerel yönetimlere aktarılması olayı değil, Kürtlerin statüsüne ilişkindir. Bunun arka planında yatan düşünce ise, "demokratik özerklik“ talebini kriminalleştirmek ve tartışma konusu olmaktan çıkarmaktır. "Vergi boykotu“ çarpıtması bu bağlamda anlaşılmalıdır.