Zaman geri getirilemez derler, doğrudur. Şimdiki zamanın her an geçip giden bir anın geçici olmayan gerçekliği bulunduğuna göre
geçmiş ne demek oluyor ki? Geçmiş bir bakıma içinde bulunulan „an“dan daha gerçektir, en azından daha çok dayanıklı,
çok daha süreklidir. Şimdiki zaman parmakların arasından kaybolur.
Şimdiki zamanın içinde, yakın gelecekte meydana gelecek,
önüne geçilmez bir felaketin bütün ön koşulları mevcuttur...
(Tarkovsky)
Bahman Ghobadi’nin sinema macerası, özellikle Kürt sinemasıyla ilgili kişiler tarafından az çok bilinir. Mîrza ve oğullarının Hinare’ye yolculuğu bir ülkenin hayali olarak hala bağrımızda sıcacık durur. Satellite’nin maceraları ve azmi, Agrîn ve Pashow’un araya karışan yaşamları, izleyen için hala derin bir yaradır. Mamo’nun Mozart’ın ruhu olarak Kürdistan’daki gezisi de Yarım Ay olarak tepemizde asılıdır hala. Eyüp’ün karlar arasında kontrast olarak hayatın karasını bize çalışı, hayatı sarhoş eyleyen o sınırları aşması da izleyiciler için hala çok canlıdır. Ghobadi biraz böyledir. Dağ ve sınır arasında, doğal amatör oyuncularla koca koca hikayeler ve bizlerin dramı var.
Sürgün büyük bir yalıtılmışlıktır. Bunda hemfikiriz. Sesin, duvarlarda öylece yankılanmasıdır. Total bir yalnızlıktır. Ghobadi’nin Neden Kimse İran Kedilerinden Bahsetmiyor? filmi de fırtınanın/sürgün izlerinin bir ön habercisi idi sanki. Çünkü orada farklı bir şey yapmıştı. Kim Ki Duk’un, 3 yıl boyunca bir şey üretemeyince, neden film yapamadığını anlatmak için film çekmesini anımsatmıştı bu bana. Kim Ki Duk gibi Ghobadi de sürekli film yapmak zorunda olduğunu biliyor. Şu an için onu yaşatan, var eden tek şeyin o kamera olduğunu biliyor. Son filmi Gergedan Mevsimi de biraz bu zorunluluğun esiri olmaktan kurtulamamış bir yapım.
Filme dair bir iki kelam etmeden önce konusunu tekrar hatırlatmakta fayda var. İranlı şair Sahel Farzan, 30 yıllık mahkumiyet hayatından sonra serbest bırakılır. Ailesi, yaşadığı halde ölüm haberini almış, sonrasında da ülkeyi terk ederek İstanbul’a yerleşmiştir. Bunu öğrenen Farzan, ne yapıp edip ailesini bulmak için İstanbul’un yolunu tutar. İkisinin de hayatı allak bullak olmuş Sahel ve eşini bir araya getirmeye aşk yetecek midir?
İran’da şahın devrilmesiyle başlayan İslami rejim devriminin hemen öncesinde başlayan hikaye, bu politik değişimler ekseninde sancılı bir aşk öyküsünü beyazperdeye taşıyor. Başroldeki Monica Belluci’nin yanı sıra Türk oyunculardan Beren Saat, Belçim Bilgin, Yılmaz Erdoğan, Caner Cindoruk’un rol aldığı film, İranlı ve Türk oyuncuları bir araya getiriyor. Caner Cindoruk, Behrouz Vossoughi’nin canlandırdığı Farzan karakterinin gençliğini oynarken, Beren Saat ise Bellucci’nin kızı rolünde.
Gergedan Mevsimi kasan bir film. Şiirselliğin ve metaforların havada uçuştuğu ama bunu yaparken odak sorunu yaşayan, anlatısı bilimsel açıdan aks’ı kaçıran bir yapım olmuş. En özet hali ile söyleyecek olursak; Yılmaz Erdoğan’ın Bahman’ı dezgeye getirmiş. İstanbul’da filmi çekmek büyük bir talihsizlik olarak not edelim haneye. Zaten TR’nin ne xêrinî gördük ki Bahman görsün… BKM olayı üstlenmiş ve tamamen popüler bir işe evirmiş. Bunca kalabalık kadronun sebebi de bu. İsimler üzerinden sinemaya çekmeye çalışmışlar. Yoksa Arash, Belçim Bilgin, Beren Saat gereksiz ötesi detaylar ve karakterler. Hal böyle iken film kendini bir Yeşilçam melodramından kurtaramıyor. Buna oturmamış senaryosu da eklenince işler iyice karışıyor. Görsel anlatıya sığınılıyor. Filmdeki görüntü yönetmeninin hakkını vermek lazım. Çok iyi çalışmış, çoğu yerde dehşet açılar yakalamış ve filmi bu teknik yönden kotarmış bir nebze de olsa.
Filmin temel rengi „karamsarlık“ üzerine inşa edilirken, „umudu“ da kendi filmografisinden veriyor Ghobadi. Kaplumbağalar da Uçar, Annemin Ülkesinin Şarkıları, Yarım Ay, Sarhoş Atlar Zamanı, Neden Kimse İran Kedilerinden Bahsetmiyor filmlerine habire gönderme yapmış. Durup dururken sarhoş bir atın araba içine girdiğini görüyoruz. Ya da kedilerin ortalıkta gezmesine, kaplumbağaların havadan yağmasına şahit oluyoruz. Bence buna gerek yoktu. Ghobadi için kendi sinemasını kendine referans yapmak henüz erken.
Film şairane bir üslup seçmiş. Sert sözlerle akışı ve durumları seyirciye sunuyor bir dış sesten. Bu da yine filmdeki temel sorunlardan biri olan „filmin içine girmeyi“ zor kılıyor. Ghobadi, filmin perde arkasında kendini ve sürgün yaşamını anlatıyor. Derdi kendisi ile. Bu noktada gizli mesajı vermekte başarılı, lakin şöyle bir soruyu da hak ediyor: Yapmak istediğin, özendiğin sinema tarzı bu muydu? Çünkü filmin politik arka planı havada kalmış, ideolojik olarak verilmek istenen kısım da keza öyle. Sadece politik değil, anlatılan aşk hikayesi de paralel kurgu da kurban olmuş.
Filmin sonuna doğru fark ettiğim şey şu oldu: Bahman Ghobadi, „Oldboy“unu çekmek istemiş. Yani o ünlü film İhtiyar Delikanlı‘nın hafif İranvari, Kürdewar haline girmiş. İşlerin evrildiği nokta orası oldu. Hapis, çocuklar, yalıtılmışlık ve yer yer dozajı kaçan efektler ile özenti yanını kokladım. Son olarak „We trust in Bahman“ diyoruz. Gergedan çarptı bizi şimdilik. Sarhoş atlar gibiyiz… Olmasaydı sonumuz böyle…
ÖZGÜR AMED: Gergedan Mevsimi’nden ‘Oldboy’ çıkar mı?