Kemoterapiden sonra yaşayacağı saç kaybı ve kusmalar berbattır. Kanser belirtilerinin yok olması 2-3 ayı bulur. Keyfinize bakın, çünkü büyük ihtimalle beyinde tümör bulacağız. Kafatasınızı açıp, tümörü temizleyecek ve radyasyon terapisi uygulayacağız. Tabii son derece acı verici bir işlemdir. Kanser kemiklerinize, omurganıza ve pelvisinize doğru yayılmaya başlamış. Morfin tesirsiz olacak ve şiddetli ağrılar çekeceksiniz. Sizde yeni çıkan ilaçları deneyeceğiz. Son derece pahalı ilaçlar bunlar. İşe yaramadıkları kanıtlanacak. Anüs kaslarınızın kontrolünü kaybedeceksiniz ve altınıza bez bağlayıp, bütün gün kendi kakanızın içinde oturacaksınız. Kendinizden iğreneceksiniz. Ve nihayet, bir iki yıl içinde it gibi gebereceksiniz. Ne kadar güzel! Bu şekilde oluyor. Piyango size vurdu. Hayat böyle…”

- “Salgın hastalık, Kanada’nın batısında. 4 bin 500 kişinin ölümüne neden oldu”
-  “Bu sene, kansere yakalandığını öğrenen 38 bin Quebec’linin yarısı ölecek”
- “85 yaşındaki bir kadın 15 yaşındaki bir gencin saldırısına uğradı”
- Reklam ve oyun panoları arasında beliren “KUTSAL KASENİN PEŞİNDE” bilboardları…
Ve daha onlarca alt metin okumaları, gaipten gelen radyo sesleri ya da başka bir sohbetin araya sıkıştırılması. Doktorun deyimi ile evet artısı eksisi ile “Hayat böyle”…
“J. Marc Leblanc’ın dünyası
 
Usta yönetmen Denys Arcand, yaşadığı yüzyıl ile sorunlu bir adam. Bu sorunlarını bir iddia ekseninde 3 filme sığdırdı. Yaşadığımız zaman diliminin şimdiye ait olmayan, tam tersine bir gerileyiş çizgisinin ürünü olduğunu ifade eden ve hatta günümüzde ortaçağı yaşıyoruz demeye getirdiği seri şu filmlerden oluşuyor: ‘Le déclin de l’empire américain’ (Amerikan imparatorluğunun çöküşü), ‘Les invasions barbares’ (Barbarların istilası) ve mevzubahis edeceğimiz film olan ‘L’âge des ténèbres’ (Karanlığın gölgesinde)…
Filmin ana karakteri Jean Marc Leblanc evli, iki kız çocuk babasıdır. Aynı tempoda ve bürokratik hazımsızlık, kargaşa arasında sürdürdüğü, kendisine zor gelen bir işi var. Ailede mutsuz. Hanımı çokça meşgul, çocukları da kafalarını telefon ya da müzikten kaldırmıyor. İletişim kurup dertleştiği biri var; annesi. O da hastanede yatıyor. Olağan hayatı her gün işle ev arasında devam eden Leblanc’ın tek sığınağı ise “hayaller”. Hayallere dalmak, hayal etmek ve her hayalin içinde baş rol olmak! Kendisini gülümseten, tatmin eden tek araç bu.
Yazının girişinde filmden sıraladığım beş metin, film içinde kendini ‘realite’ olarak dayatan beş gerçek durumun hemen sonrasında hayaller geliyor. Jean zora düştüğü ya da ‘iş’ anlamında önemli gördüğü hemen her şeyin hayalini yaşıyor. Bu hayallerinde ünlü bir politikacı, yazar, konuşmacı, dövüşçü vs. olarak karşımıza çıkarken, önemli ve her hayalde ortak olarak kendini gösteren “Sizin gibilere bayılıyorum. Hadi sevişelim” tarzının müdavimi bir kadın ile de illa ki sevişiyor. Başta bu durum olmak üzere, yine hayalleri ile gerçek hayatında yaşadığı çelişkiler esasında bize Avrupai diye nitelendirebileceğim yaşam ile, bireysel varoluş çabalarının hezeyan kadrajlarını serme/tanıma/görme fırsatı veriyor.
 
Görülen hayaller üzerine

Filmin kırılma noktasını, çokça karşımıza çıkan ve sonradan eleştirel bir mevzu olarak tekrar bağlanan hayaller silsilesi oluşturuyor. Aslında yönetmen eleştirdiği tüm mevzular ve yaşam biçimlerini arka arkaya iliştirmekle kalmayıp, mizahın gücünü de arkasına alarak ‘tek düze’ bir eleştirinin de eleştirini yapıyor. Çünkü hayallerin ortak noktası hep aynı. Başarılı, istenen, arzu edilen yerde olan bir adam portresi var. Bu biraz günlük hayat pratiğinin de dışavurumudur. Olamadığın, yetişemediğin ya da hiçbir zaman göremeyeceğin kadın ile beraber olmanın getirdiği bir simülasyonun içindesin. Haliyle filmin geneli J. Baudrillard’ın kuramı üzerinden gidiyor.
Pek çok isteğini yerine getirmiş, belli bir sınıfsal düzeyde yaşayan ve bir türlü mutlu olamayan, mutlu olma araçlarını da sürekli değiştiren, tüketen toplum tasviri için bir “Simülasyon Kuramı Üzerine Söyleşiler ve Notlar” kitabının arka kapak yazısı bile yeterli olacaktır: “Simülasyon evreninde toplumsal yoktur, toplumsal-ötesi yani bir ‘kitle’ vardır. Kitle, toplumsalın içi boş ve kendinden geçmiş, anlamını yitirmiş biçimidir. Simülasyon evreninde politika yoktur, politika-ötesi vardır, yani politikanın anlamsızlaşmış, içi boş ve kendinden geçmiş biçimi vardır. Simülasyon evreninde kültürel yoktur kültürel-ötesi vardır, yani kültürel olanın anlamsız, içi boş ve kendinden geçmiş biçimi vardır. Bu evren bir görünümler evrenidir yani gerçekliğin egemen olduğu evrende bir biçim ve içeriğe sahip olan göstergeler bu evrende içeriklerini yitirmişler ve kendilerine rağmen ya da sözde birer gösterge olarak adlandırılabilecek birer görünüme dönüşmüşlerdir. Göstergelerin işlevleri vardır, oysa görünümler işlemseldir. Hiçbir anlamları olmadığı halde onlara anlamları varmış işlemi yapılmaktadır. Buna karşın görünümler müstehcen, ayartıcı olabilirler. Çünkü bu evrende geçerli olan hiçbir politik, ekonomik, toplumsal ve kültürel ideolojik ahlak bulunmadığından sistem kendi varlığını koruyabilmek için herkesin ahlaksızlaşmasına, müstehcenleşmesine çanak tutacaktır. Kitle ileti(şi)m araçları bunun için vardır. Sistem ahlaklı olamıyorsa kimse olmasın”
Yine filmde görsel araçlar ve film karakterlerinin ev halleri üzerinden verilen meta-insan-üretim biçimlerinin değişimi (çoğu şeyin hazır ve 5 dakika da hazır oluşu) de, kapitalizm ve görsel dünya şöleni tarafından gerçekliğinin nasıl da emilip, başka bir ad/şekil ve gerçekliğe (kuramın tarifi ile hipergerçekliğe) dönüştüğünün de okuması, örnekleri var.
 
İletişim çağında iletişimsizlik
 Yönetmen Arcand’ın, film boyunca gözümüze soktuğu başka bir şey daha var. O da ‘Babil Kulesi’dir. Özellikle İncil’de tasvir edilen şekli ile “Kendisini, her yönden gelişmiş ve ilerlemiş gören insanoğlu, göğün en yükseklerine ulaşma, Tanrı’yı görme, Cennet’e varma arzusu ile birleşerek, ‘Babil Kulesi, olarak adlandırılan. Göğe doğru yükselen bir yapı inşa etmeye başlarlar. Bu kibirlerinden dolayı öfkelenen Tanrı, bu insanları cezalandırmak için, aynı dili konuşabilme özelliklerini yok eder ve her birine ayrı bir lisan verir. Artık birbirleriyle iletişim sağlayamayan insanlar kule yapımını bırakmak zorunda kalırlar. Anlaşamamazlık zamanla sevgisizlik ve huzursuzluğu da beraberinde getirince dünyanın dört bir tarafına dağılırlar…”
Bu derin iletişimsizliğin yol açtığı yıkımı bugün pek çok sanatsal öğe içerisinde konu olarak görmek mümkün. En başarılı örneklerini verenlerden biri de Alejandro Gonzales İnarritu’dur. ‘21 Gram’, ‘Amores Perros’ ve ‘Babel’ gibi filmlerinden tanıdığımız İnarritu, “Kültürel İletişimsizliğe” çokça önem veriyor. İletişimsiz bir dünyada yaşamanın acımasızlığını hepimizin fazlasıyla ödediğini söylüyor. (Ondan ötürü ‘Babel’ filmi dört dilde çekilmişti.)
‘L’âge des ténèbres’ filmi de acı bir iletişimsizlik tasviridir. Filmin başından sonuna kadar bunu görmek mümkün. Lakin yönetmenin bu dozajı iyi ayarlamadığını söylemek isterim. Tezini bu olgu üzerine kurduktan sonra antitezi geliştirmiyor film. Bir kaçış var. Birinin mutluluğu onlarca kişinin mutsuzluğu olacaksa ya da mücadele etmeden bir yok olma yetisi seçmenin de tartışmasını iyi vermek gerek. Bu zaviyenin yoksunuyuz filmde.
Jean kızları ile sohbet edememekte. Yabancılaşmış birer formlar. Kızları kulaklarında mp3, ellerinde telefon ile sanki başka dünyadalar. İhtiyaçları giderilen ve sadece fizyolojik olarak yan yana bulunan ama ruhen kıtalar arası kopukluk yaşayan bir aile ve baba-çocuk resmi. Eşi ile keza öyle. Kendi içlerinde bir ötekileştirme var. Dışlayıcılar ve hepsinin ortak bir paylaşım, mutluluk, dil ekseni yok. Ailesel bir ‘Babil’ hali. Film, bu ‘konuşamama’ arasında Avrupa’nın yıllardır dayattığı sıkıştıran, bireyi merkeze alan ve robotlaştırma eğilimi veren, bireyselci yaklaşımın tekeline sokan kapitalist çizginin de eleştirisini ara sıra ekrana sokuyor. Diyaloglarda arka fon niyetine bize gösteriyor.
Sonuç olarak mizah dozajının iyi ayarlandığı ve genel eleştirilerinin de haklı olduğu bu film için Arcand’a teşekkürü borç biliyoruz.