Hemen her gün bir kadının akla sığmaz vahşetle katledildiği, şiddetin günlük yaşamın bir parçası olduğu ve en önemlisi kadına yönelik şiddetin, hatta tecavüz ve cinayetin cezasız bırakıldığı bir ülkeden, Türkiye'den gelince insan kızı, ister istemez "Çok şükür Avrupa'da yaşıyorum" diye bir cümle kurabiliyor. En son Özgecan Aslan katledildiğinde bu içerikte bir tweet atmış, "İki ay sonra bir kızım olacak, iyi ki Almanya'da yaşıyorum" yazmıştım.
Kapitalist-emperyalist Avrupa'nın motor gücü olan Almanya'ya güzelleme düzmek mi niyetim? Elbette değil. Ama resmen kadın katliamı yaşanan bir ülkeyle, toplumsal yapıyla kıyaslanınca, buralarda haline şükrediyor insan. Ayrıca kapitalist sisteme muhalif olmak, gerçekleri görmezden gelmeyi, adına demokrasi denilen sistemin modern kapitalist ülkelerde sadece erkeğe değil, kadına da görece bir sosyal refah ve yaşam alanı sağladığını inkar etmeyi gerektirmez. Toptan bir inkar gerçek dışı olduğu gibi şu an soluduğumuz havayı yaratan, kullandığımız hakları -kürtaj, eşit haklar, iş güvencesi, kadının sokaktan iş yaşamına görünürlülüğü gibi- elde etmek için verilmiş mücadeleye haksızlık olacaktır.
Haklar mücadeleyle kazanıldı
Almanya, Fransa, İngiltere, kısaca Avrupa'da kadının yaşamını, Türkiye ve diğer kapitalist gelişimi ve demokratik devrimi yaşayamamış, yahut gecikmeli ve çarpık yaşamış ülkelerle kıyaslarsak kadınların daha fazla hukuki ve sosyal güvenceye sahip olduğu, çoğulcu toplumsal sistemin sadece kadınların değil, eşcinsellerin, LGBTT bireylerin haklarını kolladığı yadsınamayacak bir realite. Unutulmaması gereken, bu toplumsal atmosferin kendiliğinden oluşmadığı, bu hakların ve değerlerin yönetenler tarafından, "Hadi kadınlara, ötekilere haklarını verelim" denilerek yukarıdan bahşedilmemiş olduğudur. En az bunun kadar "unutulmaması gereken" bir diğer nokta da, var olan kazanımları korumak, hak gasplarını önlemek ve çalışma yaşamında kadının pozisyonunu güçlendirmek için kesintisiz mücadele yürütülmesi zorunluluğudur. Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken özgün bir durum ise, Avrupa'da çalışan göçmen/sığınmacı kadınların toplumdaki ve iş yaşamındaki konumudur.
Avrupa ve Avrupa'da kadın sorunu konuşulduğunda, radikalinden liberaline sol cepheden en çok duyduğumuz eleştiri, kapitalist modernitenin kadına özgürlük yanılsaması sunduğu ve onu cinsel meta haline getirdiğidir. Bu eleştiri haksız değildir; lakin eksiktir.
İstatistiklerle ayyuka çıkan eşitsizlik
Kendisini eşitsizlikler üzerinden var eden bir ekonomik-sosyal sistem olan kapitalizm, en güçlü örgütlendiği yerlerde de elbette bu eşitsizlikleri tümüyle yok etmeyecek, bir şekilde varlıklarını sürdürerek kendini beslemeye devam edecektir. Bu gerçeğin çırılçıplak kendini gösterdiği alanlardan biri de cinsiyet eşitsizliğidir. Neoliberal ekonomik ilişkilerin hakim olduğu bir dünya olarak "çalışma dünyası", dünyanın her yerinde kurallarını büyük tekellerin belirlediği bir dünyadır ve bu dünya, Avrupa'da da kadın ve çocuk düşmanıdır. Bu gerçekle yüzleşmek içinse sayfalarca kitap karıştırmaya, derin analizlere ihtiyaç yok. Almanya İş ve İşçi Bulma Kurumu'nun(Arbeitsamt) "İş Dünyasında Kadın Erkek Eşitliği Bülteni"ne göz atmak yeterli olacaktır.
Almanya İş ve İşçi Bulma Kurumu'nun 2014 yılında açıkladığı verilere göre, Almanya genelinde kadınların çalışma isteğinde erkeklerle kıyaslandığında belirgin bir artış görülmesine rağmen kadınlar çoğunlukla yarı zamanlı ve düşük ücretli alanlarda istihdam edilmekte. Almanya'da resmi rakamlara göre yedi buçuk milyon kişi düşük ücretli işlerde çalışmakta. Bu rakamın yüzde 63'ünü kadınlar oluşturuyor.
Kadın ve erkek işsiz sayısında çok derin bir fark kalmamasına, erkeklerin işten çıkarılma, işsiz kalma riski artmasına rağmen işsiz bir erkeğin işsiz bir kadına oranla yeniden istihdam şansı daha fazla.
Kadın işsiz kalmayagörsün!
Genel olarak kadınlar erkeklere göre daha uzun süre iş aramak durumunda; işşizlik süresi daha uzun. İşsiz kadınlar arasında çoğunluğu, yalnız anneler ve annelik izni yahut başka bir nedenle işe ara vermek durumunda kalan kadınlar oluşturmakta. (Arbeitsmarktberichterstattung; Juli 2014; Bundes Agentur für Deutschland - İş Piyasası Haber Bülteni; Temmuz 2014; Almanya İş ve İşçi Bulma Kurumu)
Özelde Almanya, genelde Avrupa'da çalışan kadının tek sorunu uzun süreli işsizlik, düşük ücretli işlerde çalışmaya zorlanma değil. Federal Ayrımcılık Karşıtı Büro'nun bu yıl içinde yaptığı bir anketin sonuçlarına göre anket sorularını cevaplayan kadın ve erkek çalışanların yarısından fazlası iş yerinde yasalara göre cinsel suç sayılabilecek bir durumla karşı karşıya kaldığını belirtmekte. Bunlardan yüzde 17'si kadın, yüzde 7'si erkek çalışanlar, yaşadıklarını cinsel taciz olarak tanımlamış. Yine bu anket sonuçlarından çıkan bir gerçekse, taciz uygulayanların sayısının baskın bir çoğunlukla erkek iş arkadaşları olduğu ve tacizin tüm önlem alıcı uygulamalara rağmen erkeklerin kadın iş arkadaşlarına karşı iktidar oyunu/ispatı olarak kullanıldığı gerçeğidir. Aynı seviyedeki erkek iş arkadaşlarıyla kıyaslandığında kadınların çok daha fazla -özellikle kendilerinden pozisyon olarak yukarıda ya da şefleri olan erkekler tarafından- iş yerinde cinsel tacize maruz kaldıkları ortaya çıkmıştır. (Süddeutsche Zeitung, 3 Mart 2015)
1857'den beri aynı slogan
Yine herkesin bildiği, hatta inkar bile etmediği, sağ sol tüm merkez partilerin programlarında ve seçim programlarında tekrar ettiği, mücadele edeceğini açıkladığı olgu, hangi alan ve pozisyonda olursa olsun tüm Avrupa ülkelerinde kadınların erkek meslek ve mevkidaşlarından yüzde 20-25 daha az ücret aldığıdır. Yani 8 Mart 1857'de New York'ta direnen fabrika işçisi kadınların talebi "eşit işe eşit ücret", güneyinden kuzeyine, doğusundan batısına, modern kapitalistinden feodaline tüm dünya ülkelerinde yaşayan kadınların ortak talebi ve mücadele nedenidir.
Avrupa'da yaşayan, çalışan göçmen/sığınmacı kadınların yaşam ve çalışma koşulları ise çok daha ağır ve meşakkatli. En basitinden ülkesinde aldığı eğitim veya iş tecrübesinin Avrupa ülkelerinin çoğunda -mesela Almanya'da- tanınmaması ya da düşük sınıflandırılması göçmen kadının iş dünyasında önünü kesen, ekonomik olarak kendi ayakları üzerinde durma motivasyonunu düşüren bir işlev görmektedir. Genel olarak kadın erkek, genç yaşlı, eğitimli eğitimsiz tüm göçmenler, farklı oranlarda da olsa Avrupa iş piyasasında sorun yaşamakta, iyi bir ücretli iş bulmakta zorlanmaktadır. Almanya Göçmen ve Sığınmacı Dairesi'nin 2011 raporunda bu yer almakta ve kadınların erkeklere göre daha fazla sorunla karşılaştığı vurgulanmaktadır. Yabancı kadınlar iş yerinde daha fazla sömürülmekte ve kötü koşullarda çalıştırılmaktadır.
Hem ucuz iş gücü
hem tehdit unsuru
Yine personel açığı nedeniyle özellikle Doğu Avrupa ve yeni AB üyesi ülkelerden Kıt'a Avrupası ülkelerine getirilen kadınlar, başta sağlık sektöründe güvencesiz, kısa süreli anlaşmalarla, daha düşük ücretle istihdam edilmekte; böylelikle hem yerli işçi tehdit edilmekte hem de sağlıktan ulaşıma yaygınlaşan özel şirketlere daha fazla kar olanağı sağlanmaktadır.
Belirtmekte fayda var ki, bu yazıda kullanılan tüm kaynaklar Alman resmi kurumlarının açıklamalarıdır. Yani resmi rakam ve araştırmalara yansıyanlardır. Bir de bunun yansımayan, raporlara geçmeyen yanı var ki, işte orada durum daha da vahim. Pek çok kadın ve çocuk sığınmacı, illegal göçmen, boğaz tokluğuna çalışmak zorunda kalmaktadır. Neoliberal ekonomi politikalarının azgınlaştırdığı modern kölelik, sadece Güney-Uzak Asya, Afrika ülkelerine ait bir olgu değil, aynı zamanda Avrupa'nın da bir gerçeğidir.
Kadınlar olarak hem bu ekonomik zorbalıkla mücadele etmeli ve hem de öncelikli olarak Ortadoğu ve Kürdistan'da, Rojava'da gerici faşizme karşı hem kadın özgürlüğü hem o topraklarda yaşayan tüm halkların özgürlüğünün öncüsü olarak YPJ, YJA-STAR saflarında savaşan kız kardeşlerimizle dayanışmayı yükseltmeliyiz.