Sakine Cansız; kuşkusuz bütün Kürt halkı, devrimciler, kadınlar için büyük bir önemi ve anlamı var. Ancak biz Dersimliler ve Aleviler için Sakine Cansız’ın anlama çok daha özgündür. Çünk hiç kimselerin bizi konuşmadığı, ülkemizden sözetmediği zamanlardı. “Fare gibi mağarlarda” analarımızı kardeşlerimizi zehirlemiş, seyitlerimizi Buğday meydanlarında dar ağaçlarını çekmişlerdi. Kızlarımızı, analarımızı vagonlara, kamyonlara doldurup, tüfekli erlerin nezaretinde başka ülkelerin, başka kentlerinin bilinmez köylerine savurdular… Bazılarımıza kendi adlarını verip, bizi cellatlarına aşık edecek okullara doldurdular. Sonra bize unutturdular, önce geçmişimizi, sonra kendimizi, dilimizi ve bir ülkemizin olduğunu… Öylesine bir akıp gidecekti zaman…
Sonra Sakine Cansız ve arkadaşları geldi. Başlangıçta da bir halk kadar sayıları azdı! Sakine Cansız, kıvırcık saçları ve gökmavizi gülümseyişi ile o Kürdistanlı Devrimcilerin içindeydi. Bize üzerinde yaşadığımız toprağımızın anavatanımız olduğunu söyledi önce. Ülkemizin varolduğunu gösterdi. Savrulup gitmesi gerekenlerin sömürgeciler olduğunu anlattı. Bize soykırım artıkları olmadığımızı, ülkemiz, halkımız ve dağlarımıza sığmayacak akadar öfkemiz olduğunu gösterdin. O Seyit Rıza’nın ardılıydı… İbrahim Kaypakaya’nın boyun eğmeyen geleneğini Amed zindanında zulüm edenlerin yüzüne tükürecek kadar yükseltti. Mahkeme salonlarında “Kahrolsun Sömürgecilik!” diyen Mazlum Doğan’ın yoldaşıydı. Kemal Pir ve Haki Karer’in kardeşi, Deniz Gezmiş ve Mahir Çayanların intikamcısıydı. Bizim halkımızın özgürlük hamurunu yoğuran, çeliğe su veren, dağdaki binlerce gerillanın Sara’sı Sakine Cansız. Kürdistan’ın dört parçasında ve sürgülerde emeği olandı. Sade bir güzellikteki devrimci kadın. Direnişin sabrını hangi dervişten öğrendin, bilmiyorum ama hangi önderliğin rehberliğinde militanlık yaptın çok iyi biliyorum.
Rojbîn (Fidan Doğan) ve Ronahî (Leyla Şaylemez) de genç yaşlarında ağır bir bedel ödediler. Giderken gülümsüyorlardı. Hep öyleydiler. Şiir gibi yaşadılar… En güzel de Ahmet Telli’nin bu şiirinin dizeleri anlatır onları:
Puslu sokaklarda
Puslu yamaçlarda bir çakal gölgesi
bir dağ suskunluğu yürüyor kentlere
yenilen biz miyiz yoksa aşklar mı
bir kızın kocaman gözlerinde görüyorum
savrulan küllerini ömrümüzün
Bu kenti ayrılıklar yıkacak birgün biliyorum
Ölümden şikâyeti yok ölüp gidenlerin
ama bir kızın kocaman gözlerinde yangınlar çıkıyor
Acılar dehşetli kinlendiriyor beni
Kabarıp duruyor içimde, kabarıp duran bir okyanus
yurdumu arıyorum batık bir tekne değilim
yurdumu arıyorum kızgın küller ortasında”
Yurdumumuzu onlar bize gösterdi. Kızgın küllerin arasından filizlenen güller gibiydiler. Artık bizim ülkemiz Kürdistan var. Ve biz ülkemiz Kürdistan’da sömürgecileri istemiyoruz…
Ve bu geleneğin kendi yoldaşlarının intikamını bir devrim yürüyüşüne çevirdiğini biliyoruz. Evet bu gelenek Haki Karer’in katledilmesini PKK’nin kuruluş gerekçesi yaptı. Dörtlerin ve Ölüm orucu direnişçilerinin ödediği bedelini bir halk ordusu yaratarak yanıt verdi. Ki o önderlik ve gelenek kesinlikle sizlerin anısına “özgür Kürdistan ülkesini, demokratik Türkiye”yi yaratarak yanıt verecektir. Tarih bize bunu öğretti, öğretiyor da…
Brecht’in dizeleriyle;
“Zulümler yağmur gibi yağmaya başlayınca “dur!” diyen olmaz artık, Cinayetler üst üste yığılmaya başlayınca görülmez oluverirler. Çekilen acılar dayanılmaz olunca duyulmaz artık hiçbir çığlık. Çığlıklar da yaz yağmuru gibi yağar.”
Özgür Kürdistan’ın müjdesi Sara, Rojbîn ve Ronahî
Zulümler yağmur gibi yağmaya başlayınca herşey direnişin işareti olur. “İki ecel olmadığına göre, tek ölüme yiğitlik kat.” Diyordu Adige halkları. Ölümlerine de yiğitlik katan üç Kürt kadın devrimcisinin ardından bir halk ve dostları gözyaşı döküyor. Paris sokaklarından Kürdistan’ın dağlarına kadar. O gözyaşlarının bir öfke seline dönüşüp büyük ırmaklarla bütün engelleri aşacağını biliyoruz.