Kürdistan’ın birçok şehrinde bundan yüzyıl kadar önce sokaklara çıktığınızda birçok dili duyardınız. Diyarbekir’in küçelerinde bir taraftan Kurmancî bir ses gelirken diğer taraftan Ermenice bir ses duyulurdu; kendine has kelime ve ses dağarcığı ile Diyarbekir Türkçesi ile Kirmanckî (Zazakî) birbirine karışırdı. Pazarlarda aynı saniyede üç beş dilde pazarlıklar yapılırdı. Kürt seydaların alimler yetiştirdiği medreselerde dünyaya, insana, ahlaka, toprağa ve havaya dair ne varsa Kürtçe, Arapça, Osmanlı Türkçesi, Farsça dilleriyle zenginleşen bir ortamda tartışılır, “ezber” edilirdi. Ermeni okullarında Ermenice, Osmanlı Türkçesi ve İngilizce veya Fransızca dillerinde tarihten dine, matematikten sanata kadar geniş bir yelpazede eğitim sunulurdu. Mêrdîn’de, Wan’da, Bitlis’te, Dersim’de, Qers’de, Riha’da aynı zenginliği görürdünüz.

Sonra, kan ve kinle eserek gelen karabulutlar çöreklendi insanların, şehirlerin ve dillerin üzerine. Sahibini çok daha kıymetli ve bilge kılan diller, katledilen insanlar, sürgün edilen halklar ve bastırılan topluluklarla beraber alanlarını kaybetmeye başladılar. Irkçılık, cinsiyetçilik, yağmalama, tektipleştirme ve milliyetçilik temelleri üzerine kurulan ulus-devletler eliyle, kısacası “Kapitalist Modernite” paradigması yüzünden, kıymetlimiz olan her şey gibi dillerimizi de bizden çalmaya çalıştılar. Kültürlerimizi silmek istediler. Bedenlerimizi yok edemedikleri yerde, hafızamızı ortadan kaldırmak istediler. Bizi kendimizden utandırmak istediler. Bizi azınlıklaştırdılar. Dilimize “bilinmeyen dil” dediler, dilimizi “ana dil” yaptılar, kendilerinkini “baba dil”. Tüm imkanları ile bizi ve dillerimizi yok ederek, kim olduğumuzu ve nereden geldiğimizi unutturmak istediler. Bizi çok hırpaladılar. Tıpkı bedenlerimize, taşımıza toprağımıza yaptıkları gibi dillerimize de işkence ettiler, dillerimizi zayıflattılar. Ama başarılı olamadılar. 

Başarılı olamadılar, çünkü onlar saldırdıkça biz direndik. Zindanlarda direndik, şarkılarımızla, klamlarımızla, çîroklarımızla, bedenlerimizle direndik. Rüzgarın sürüklediği, savaşın sürgün ettiği her yere adlarımızı da, kültürlerimizi de, dillerimizi de götürdük. Dilimiz çok daraldı, kelimelerimizi unuttuk, hafızamız zayıfladı belki ama yeniden yeşermek için umut tohumlarını da bıraktı hep. Şimdi o tohumlar özgür okullarda ve Zarokîstanlarda yeşeriyor. 

Mem û Zîn’den Kürdistan Gazetesi’ne, Hawar’dan, Ronahî’ye, Kımıl’a, sürgündeki yazarlarımızdan Ferheng’e, Qarepetê Xaço’dan Gazin’a, Azadiya Welat’a, NÇM’ye, Med TV’ye, Nûbihar’a, Bajar’a, Enstitûya Kurdî’ye, Hînker’e kadar sayılamayacak kadar çok mücadele taşıyla örülen özgür okullar geçen sene güçlü bir alternatif sunmuşlardı. Amed’deki Ferzad Kemanger, Cizîr’deki Berîvan ve Gever’deki Dayika Ûveyş okullarımızda çocuklarımız kendi dilleriyle, kendi kimlikleriyle eğitim aldılar ve belki Kürdistan’da son yüzyılda özgüveni ve özsaygısı en yüksek öğrenciler yetişmeye başladı. Okullarımıza bu sene yenileri eklendi ve birkaç sene sonra her yerde okullarımız olacak. 

Bu sene, en az özgür okullar kadar umut yeşerten bir çalışma da okul öncesi yaştaki çocuklara hizmet ve eğitim sunacak olan Zarokîstanlar. Öncülüğünü Amed Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı Zarokîstanlar iki hafta önce faaliyete geçti. Zarokîstanlarda, çocuklarımızın 2-3 yaşından itibaren kendi dilleri ve kimlikleriyle kendisini, etrafını, dünyayı tanıyacağı bir ortam sunuluyor. Yaptıkları çalışmanın ulusal misyonunun da farkında olan kalabalık bir grup çocuk gelişimci ve eğitimci grubu Zarokîstanlarda bir yandan eğitim veriyor, bir yandan da alternatif bir eğitimin altyapısını hem teorisiyle hem pratiğiyle geliştiriyor.

Savaşa inat, baskılara, gözaltına ve görevden uzaklaştırmalara rağmen özgür belediyelerde Zarokîstanlar çoğalacak, güçlenecek. Zarokîstanlar bir koldan, özgür okullar diğer koldan dilimizi, dillerimizi yeniden canlandıracak. Hafızamız yeniden, eskisinden daha güçlü bir şekilde kurulacak. Şimdilerde yeşeren umutlar, başta Rojava olmak üzere, Başûr’dan, Rojhelat’tan, Kafkasya’dan ve diasporadan beslenecek ve meyve verecek.