Steven Pressfied’ın, M.Ö. 486 yılında yaşanan Termopilai Savaşı’nı anlatan destansı romanını okuyorum.  Her satırında cesur bir ruh saklı. Bir denizin dalgası gibi insanı kendi içine çekiyor.

Vatan topraklarını ve halkın özgürlüğünü savunmak için nasıl kalkan gibi durduklarını… Sayıca üstün olan orduya karşı nasıl direnişe geçtiklerini…  Özgürlüğü ve değerleri için canlarını feda eden 300 Spartalı’nın, “Biz burada ölüyoruz ki halkımız dirensin” diyerek, ölümü bir yenilgi değil, zafer olarak gördüklerini anlatıyor.

İki milyon askerden oluşan Pers İmparatorluk ordusu Yunan topraklarını almak için hücuma geçer. Çaresiz kalan Spartalılar, bir oyalama taktiği olarak Termopilai geçidine seçilmiş üç yüz savaşçı gönderir.

Spartalı bir savaşçı üstlendikleri tarihi rolü şu çarpıcı ifadelerle dile getirir: “Eğer bugün burada kendi canımızı düşünürsek, şehirler de birer birer arkamızdan teslim olacaklardır. Ama biz, burada üstesinden gelinmesi olanaksız yüzlerce olasılığa karşı dimdik durup, onurla ölerek, yenilgiyi zafere dönüştüreceğiz. Kardeşlerimizin kalplerine cesaret tohumları ekeceğiz. Tam anlamıyla zafer kazanacak olanlar onlardır, bizler değil. Bugün bizim rolümüz direnmek ve ölmektir…”

300 Spartalı, sayıları iki milyonu bulan Persliye karşı sadece yedi gün direnebilir.  Sparta Kralı’nın 300 Spartalıyı nasıl seçtiğinin öyküsünü şöyle anlatılıyor: 

“Kraliçe Gorgo, 300 Spartalı arasında bulunan Aleksandros’un annesine şunları anlatır: ’Kadınlar benim konumumu kıskanırlar, çok azı bunun katı yükümlülüklerinin farkındadır. Bir kraliçe, öteki gibi kadın olamaz. O, öteki eşlerin ve annelerin olduğu gibi kocasını ve çocuklarını sahiplenemez, onları ulusunun hizmetine sunar. O, vatandaşların kalplerine hizmet eder, kendinin ya da ailesininkine değil. Şimdi sen de Paraleia, bu katı kardeşliğe çağrıldın. Acıyla benim yanımda yerini almalısın. Kadınların davası ve zaferi için acıya dayanmalı, ıstıraba katlanmalı, üzüntünün boyunduruğu altında metanet göstermeli ve de diğerlerine cesaret vermelisin...“ 

Paraleia, “Neden ben“ diye öfkeyle haykıracakken,  Kral Leonidas söz alır ve şöyle devam eder; “Neden bu 300’leri seçtim. Bunun nedeni, onların silah kullanmaktaki üstün yetenekleri mi? Hiç savaşa katılmamış gençleri de seçtim. 300’leri niye seçtim? Şimdi sana bunları söyleyeceğim; Onları kendi yiğitlikleri için değil leydi, eşlerinin cesaretleri için seçtim. Peki ama leydi, Spartalılar kime bakacaklar? Sana ve şehit düşenlerin eşlerine ve annelerine, kız kardeşlerine ve kızlarına. Eğer onlar sizin kalplerinizin ıstıraplı, parçalanmış ve kırılmış olduğunu görürlerse; onlarınki de kırılacaktır. Ama eğer siz dimdik, gözlerinizde yaş olmadan dayanırsanız, kaybınıza katlanarak değil, bunun kibirini küçümseyerek karşılarsanız ve bunu gururla kucaklarsanız; Sparta dayanacaktır. Neden seçtiğime gelince; çünkü bunu sizler, ancak sizler başarabilirsiniz.“

Ağlayan Paraleia’nın dudaklarından ise şu sözler dökülür: “Kadınların erdeminin ödülü bu mu, Leonidas? İki kez ıstırap vermek ve onu iki kat acıya mahkum etmek?“

Kral Leonidas, Paraleia’nın omzuna dokunur ve devamla şunları söyler: “Sen ve senin kardeşlerin şimdi Yunan’ın ve özgürlüğün ta kendisinin anaları. Bu zor görevi sana veriyorum.“

Konuşma bittiğinde ise Paraleia, kralın önünde ayağa kalkar, gözyaşlarını kurular ve “Bu dökülenler, efendim, güneşin göreceği son gözyaşlarımdır“ der.


***

Yıl 2016; Kürtler barikatlar arkasında faşist devletin katliamına karşı kendini savunuyor. Kürtler çağdaş tarihlerinde 15 Ağustos’la bir diriliş ruhunu yaratmışsa, şimdi de Sur ve Cizre’deki direnişle özgürlüğe ve öz yönetime kavuşacaklar. Çünkü Kürdistan’da diz çökmeyen, baş eğmeyen Agît’lerin, Kemal’lerin yoldaşı yiğitler direniyor, savaşıyor... 

Cizre’deki Vahşet Bodrumları’nda mahsur kalan yaralıların, “heval su, su…” haykırışlarını nasıl unutabiliriz!?

Hele Derya Koç’un telefonda, “Askerler yaralılara benzin döküp yaktılar. Yanan arkadaşlarımızın çığlıkları geliyor” sözleriyle aktardığı çığlıkların verdiği acıyı unutabilir miyiz?

Her çığlık yüreklerimize hançer gibi saplandı. Duyarsız kalabalıklar içinde o çığlıklar kulaktan kulağa fısıldandığında, öldürücü sessizliğe karşı insanlığımızdan utandık. Çünkü sessizlik ölümdü, dünya yine kör ve sağır olmuştu…

Apê Musa da, Kürtlerin duyulmayan, başkalarına ulaşmayan çığlığını şöyle dile getirirmişti: 

“Ve kan akardı derelerimizden

Zîlan, Munzur, otuzüç kurşun ve Nevala Qesaba

ve ülkenin bütün derelerinde…

O iklimde kalırdı acılar,

duymazdı bir Allah’ın kulu çığlığımızı…

Ve dağlara sevdalanırdık, karabasan gecelerin sabahında

direnmek kalırdı Kürde. 

Çünkü yaşamın bir başka adı direnmekti...“


 Kürtlere direniş ruhu veren, “Teslimiyet ihanete, direniş zafere götürür” ve “Yaşamı uğruna ölecek kadar çok seviyoruz” şiarlarıyla bugün gençler rüzgarı fırtınaya dönüştürerek, direniyor. Çünkü, mücadelesiz ve bedelsiz özgür olunamayacağını daha iyi biliyorlar artık... Savaşın yaşam için olduğunu bilen herkes birbirine gururla “Artık her şey özgür yaşam içindir” diyordu.

Mem û Zîn destanındaki gibi özgürlüğe sevdalıydılar… Yürekleri kadar aşkları da büyüktü hepsinin. Ülke ve halk sevgisiyle yanıp tutuşanların izinde gülerek gittiler… 

Analar da kavuşma imkanı olmayan ama her daim yüreğindeki sevgiyi büyüten aşıklar gibi, son bir kez de olsa, şehit düşen kahramanlarına sarılmak istiyordu. Bin bir zorlukla büyüttükleri, bakmaya kıyamadıkları o güzelim çocuklarının yakılarak namertçe katledilmeleri yürekleri yaktı. 

 Analar, “Artık söz bitti. Eylem zamanıdır.  Direnmekten başka yolumuz yok” diyerek, herkesi zalim düşmana karşı omuz omuza mücadeleye çağırıyorlardı. 

Savaşlarda analar, çocuklarına yoldaş olur.

Özgürlükleri için şehit düşen Kürt çocukları doğarken annelerinden aldıkları sevgi ve aşkı, ölürken annelerine düşman karşısında diz çökmeyenlerin destansı direnişini miras bırakıyorlardı. 

Baş eğmeyenlerin kalesinde direnen yiğitleriyle gurur duyan anneler artık ağıtlarında “Yavrum... Senin yerine ben öleydim” sözlerinin yerine “ Onlar bizim için canlarını verdiler. Yolları yolumuzdur. Artık savaşma sırası bizdedir” diyerek canlarını feda eden ama mevzileri bırakmayan yenilmez fedailerine layık birer savaşçı gibi direniyorlar.



’Söz verdim ağlamayacağım’

 Sakine Demir, kızı Sêvê ile son konuşmasını şöyle anlatıyor:  “Bana, ‘Biz burada toprağımız, vatanımız, dilimiz ve halkımız için mücadele ediyoruz. Ölürsem, kanım toprağımın üzerine dökülsün, onurlu bir ölüm olsun’ dedi. Sêvê’mi infaz ettiler. Arkasından ağlamadım, çünkü onurlu bir şekilde devletin zulmüne boğun eğmeden gitti. Ona söz verdim; hiçbir zaman gözyaşı dökmeyeceğim…”


‘Onunla gurur duyuyorum’

Pakize Nayır’ın annesi Behiye Nayır, “Devamlı bana moral veriyordu. Hendeklerin ardına gitti. O günden sonra da görmedim. Onun mücadelesinden gurur duyuyorum. Onun davasının takipçisiyim. Kanımızın son damlasına kadar mücadelemizi sürdüreceğiz” diyor, kızının şehadetinin ardından... 


‘Zafer Kürtlerindir

Cizre Halk Meclisi Eşbaşkanı Mehmet Tunç ve kardeşi Orhan Tunç’un annesi Esmer Tunç ise özgürlüğe inancını “Bu vahşet karşısında başınızı eğmeyin. Ağlamayın, düşmanlarımızın önünde ağlamayacağız, artık yeter! Bu annelerin yüreğindeki karanlık, yara inşallah Kürt halkının zaferi ve özgürlüğüne dönüşecek. Özgürlük bizim“ sözleriyle haykırıyor.

Her gün karanlığın ardından doğan güneşe tanıklık edenler, ne Spartalı kadının ne de bir Kürt ananın gözyaşı akıttığına tanık oldu.  

Ölümsüzleşen evlatlarının yerine direnen analara güneş, her daim zafer gibi parlayacaktır.