Ortaokulu okumak için gittiğim şehir, bana yalnızlık ve gurbet oldu.  Akvaryumdaki balık misali yaşadığım ruhsal çaresizliğin yanısıra şehirde her şey monoton, biçimsel ve şekilciydi. Sınırsız gökyüzü yüksek binalardan görünmüyordu. Her yeri beton yığını ve asfaltla kaplı şehirde yağmur sonrası toprağın kokusunu özlüyordum, ağaçlar ise kuş sesini... Rüzgar, kır çiçeklerinin kokusunu değil, egzoz kokusu taşırdı. Alışamadığım diğer şey ise suyun bile parayla satılmasıydı.


Köyde doğal, paylaşımcı ve dayanışmacı bir yaşam sürdürüyorduk. Kaygılar, acılar ve sevinçler ortaktı. İnsan, kendisine inanıldığı ve sevildiği yerde mutludur ve bu duygu mıknatıs gibi insanı hep o yere çeker. Çekim gücüne dayanamazdım.
Acele eder, dört gözle beklerdim geri dönüşü. Bir hayalin peşine düşmüş gibi, kendimi köyün tozlu uzun yoluna bırakırdım. Islık çalarak köye doğru neşe ve keyifle yol alırdım. Ne kadar ayakkabıma taş girse, ayaklarıma diken batsa da. Buluşmanın heyecanı acıyı bastırıyordu. Nasıl olsa acısı anı olarak kalacaktı diye yorulmazdım. En sevdiğim andı. Tepeden köye kuş bakışıyla baktığımda derin bir nefes alırdım. Yüzüme çarpan rüzgar, ruhumu okşardı. Ama her buluşma vedalaşmanın merhabası olur diye, zaman ağır aksın hatta hiç geçmesin isterdim. Telafisi olmayan zamanın acelesiyle kendimi tepeden aşağıya doğru bırakırdım. Dereden süzülen soğuk suyu kana kana içtiğimde, yüreğim yaşam sevincine, yüzüm gülümsemenin ışığına kavuşurdu. Kökleri susuz bir ağaç gibi yorgunluğumu dinlendirici o su sesine bırakır, canlanırdım. Gülüşsüz nasıl dostluk gelişmezse, susuz pamuk ve biber de yeşermezdi. Çünkü buralarda yaşam, suya ve gülüşe göre şekillenirdi.  
Dört tarafı meşe ağaçları ve üzüm bağlarıyla çevrili harika bir köyümüz vardı. Güzelliği cezbediciydi. Köyün insanları güler yüzlü ve toprak kokardı. Rüzgar, damların üstündeki biber ve domates salçasıyla, tarhananın kokusuyla karşılanırdı. Güneş altında serilen tarhanayı firik haldeyken içine ceviz koyup da yedin mi, damakta nefis bir tat bırakırdı. İçindeki o kekik otu ise hiç unutulmayan uzaktaki dostun kokusunu hatırlatır; hatırasını bilinçaltından yeniden canlandırırdı. Özlediğin kişi kalbine dokunur, sürükler seni. Koku da parmak izi gibi kişiye özgü iz bırakırmış; kavuşmanın ve sevginin yoluna...  
Umut ve umutsuzluğun iç içe olduğu çocuksu duygularla yüklü saf hayaller gibi şiirsel bir hayat sürerdik.
Kavuşmaktı, gülüşümün diğer yarısı, köyden uzak sürgünlük yaşarken. Yarımsız bir gülüşün özlem tomurcukları yarına umut olur. En büyük mutluluğun acıya evrileceğini, acının da büyük kavuşmaları besleyeceğini ve sevilme gücü verdiğini nereden bilebilirdim ki! Belki de Tolstoy’un dediği gibi, ‘Güzel olan sevgili değil, sevgili olan güzeldir.”
***
Bir gün daha köye varmadan ağaçlık olan yerde, cılız bir saz sesi kulağıma ilişti. Sese doğru yürüdüm. Bir meşe ağacının altında oturmuş, yüzünü güneşe çevirmiş, sırtını ağaca yaslamış ve elinde sazı ile güler yüzlü Memo’yu gördüm. Kafasını hafifçe selam niyetine salladı, kilamına hiç ara vermeden. Oturdum yanına. Sesi yanıktı.
‘Çolê Pazarcixê çol bimîne,
Gulek ortê de tî bimîne
Jinê mêrikê te bimire
Tu ji mira bimîne’
diye devam eden kilamını söylüyordu. Saz birden sustu. Memo dayım başladı anlatmaya: “Küçüklükten sevdiğim bir kadın vardı. Babam onunla değil de başka bir kadınla evlenmemi söyledi. Büyük sözü dinledik. Ama yürekte aşk kolay atılmıyor yeğen. Onun için aklıma her geldiğinde, elime sazı alırım bu şarkıyı söylerim. Belki sesim ulaşır.”
Acısını içinde yaşatmayı beceremiyordu Memo dayım. Gölgenin solgunluğu gibi yüreğindeki suskunluğu yalnızlığa, sessizliği ölüme götürmesin diye duygularını kilamlarla paylaşırdı.
Hani bazı sevgiler vardır ya, sadece gönül ile sınırlı, yüreğin derinliğinde unutulmayan... Hiç eskimeyen, düşündükçe tazelenen... Tıpkı güneşin aydınlığı ve sıcaklığı gibi kalbinde saklar ve korursun. İhanet edilmeyen bir emanet gibi kendinle taşırsın.
Aşkın huzuru belki de kendini unutup başkasını düşünmekti, yüreğin içine bakmayı bilen için.
Yaşadıkları tıpkı Gabrial Garcia Marquez’in ‘Kolera Günlerinde Aşk’ kitabındaki Florentino Ariza ile Fermina Daza’nın aşk öyküsüne benziyordu. Zengin kızı olan Fermina, telgraf memuru Florentino Ariza ile mektuplaşır, ama babası onu zengin biriyle evlendirir. Eşi öldükten sonra Fermina, Florentino’ya tekrar kavuşur. Kavuşmak için Fermina’yı tam 50 yıl 4 ay 9 gün beklemişti. ‘Gözyaşlarıyla yıkanmış döndün köprüden...’ diye başlayan şarkı gibi. Sevgiden daha güçlü, umuttan daha büyük inanç var mı?
O’nu roman tadındaki hüznüyle yalnız bırakıp yürümeye devam ettim.
***
Uzun bir yürüyüşten sonra köyün ortasındaki çeşmede tozlanmış yüzümü yıkardım. Hele içtiğim iki avuç su yorgunluğumu anında dindirirdi. Su sesi bana huzur verirdi, adeta herkesi kendine çağırırdı. Taş bile akan suya dayanmaz da aşınır diye, suyun akışı gibi tekrar kendimi yola bırakırdım.
Dedem, çınar ağacın altında oturmuş, dört gözle koyu bir sohbetin keyfini çıkaracak birini beklerdi. O ağacın gölgesinde oturmayı çok severdi.
Yanına vardığımda hemen sordu; “O nedir?’ Önce elini öptüm. Elimde Alevilere ilişkin bir kitap vardı. Sanki biraz keyfi kaçmış gibiydi. Ona; “Üzülme dede, sana da okurum” dediğimde, “Sorun okumak değil. Sorun bizler, sizlere birşey öğretmedik. Sadece doğurduk, giydirdik ve şımarttık. Belki de tek suçumuz, kendimiz gibi olamamak” dedi. Sözleri kitabın üzerine düşüyordu.
‘Hımm’ diye kekeledim ve elimi saçlarıma götürüp karıştırdım. Dedem daha önce hiç böyle konuşmamıştı. Sanki geleceğe bakıyormuş gibi düşünceli haliyle, “Siz devletin tankı, topu ve uçağı ile nasıl başa çıkacaksınız?” Benden bir cevap bekler gibi susunca, O’na; “Devleti fazla şişirilmiş bir balon gibi görürsen esiri olursun, ama onu bir iğne ile patlatmayı hayal edersen yenersin” dedim. Kaşlarını çattı. Sinirli bir ses tonuyla; “Oğlum, iğneyi kendisine batırmayan, devlete nasıl batıracak ki?” dedi.
İçindeki suçluluğun sesini dinler gibi çaresiz bakıyordu. Neyiz biz, kimiz? Cevapları keşfetmeye giden yolda yürümekte halen korkuyordu. Acılar hafızada tazeyse hep acı verir yara. Acı çekmeyene acı anlatılır mı?
Kısa bir sessizlikten sonra, dudaklarından zorla, biraz da mahcup tonda dökülen kelimelerle; “Biz size birşeyler veremedik ama inşallah sizler birşeyler kazanırsınız.” Söz yerini bulmuş gibi sessizleşiyor ve sağırlaşıyordu zaman... Tam o sırada sessizce yanından ayrıldım.
Köyde her ağacın gölgesi bir aşkı sohbet, bir platform olurdu.
Yaşamanın direnmekle kazanılmadığı yerde vicdanlar mezarlaşır. Bedenin hiçbir anlamı kalmaz ve özgürlük gönüllü tutsak olur.
Artık bu topraklarda yabancılaşmış bir yaşamı sürdürmek istemeyenler de vardı. Tarihe sabit bir pusulada bakmayan torunlar, dedelerine “Boyun eğmeyin” diyordu.
Hakikatle saklambaç oynanmazdı. Ne kadar kaçarsan kaç, hep aynı bedendesin. En zor olan da, kendi kendinle oynadığın saklambaç oyununda kendi gerçek yüzünü bulabilmekti. Kaçamazsın, bir an gelir, kendi kendinle yüzleşirsin. Özgürlük ise peşinde gitmeyenlerden kendini gizler.
Köyde herkes yaşam için en önemli olanı unutmuştu: Özgürlüğü… Dedeler ise torunlarında öğreniyordu özgürlük ruhunu.
***
Eve doğru yürürken, sanki tasvir edilen cennet bahçesinden geçiyordum. Bahçelerde nar, incir, kayısı, dut ve kiraz ağaçlarının arasında, rüzgarın kırdığı bir dalın çaputla sarıldığı gözüme ilişti. Burada halen doğal toplumda kalma kadın izleri yaşama damga vuruyordu. Yanan ateşe su dökülmezdi mesela. Saçlarını tarayan kadınlar, tarak uçlarında biriken saçlarını atmaz, duvar deliklerine iliştirirlerdi. Ağaçlara sadece dilek için bez bağlamaz, aynı zamanda kırılan dallar da bezle sarılırdı. Ağacın canı acımasın diye kırıp koparmazlardı. Köyde hiç çöp yoktu, herşey yakılırdı. Ateşin temizleme gücü vardı. Ağaç üstündeki kuş yuvaları ellenmezdi. Ellenmesi, yuvamızın yıkılacağına alametti. Kuşlar yabancı bir el kokusunu hissettiklerinde, o ağacı terk edip başka ağaca yuva yaparlarmış.
Toprağa hiç kızmazlardı mesela. İyi ürün alınamayınca ‘toprak sevmedi’ derlerdi. Doğa ile barışık yaşardık. Doğa bizim yaşam aynamızdı. Doğanın dengesini korumak için çaba sarfederdik ama doğal yaşam dilimiz olan Kürtçeyi unuttuğumuzun, Türkçeyle yaşamımızın bozulduğunun farkına varmıyorduk. Köyü köy yapan ağaçlar ve evler değildi; içinde yaşayan insanların kendi öz yaşamlarıydı.
Hani bir söz vardır; “İnsanın doğduğu toprakların altında ölüleri yoksa , o toprak insana ait değildir” diye. Filistinli kadınlar göç ettiklerinde kapıların anahtarlarını çocukların boynuna bir kolye gibi asarlarmış; bir gün topraklarına dönmeyi unutmasınlar diye.
Benim bir anahtarım yoktu ama evin bahçesine diktiğim bir çam ağacı vardı. Bir dost bir post, bir de gölge yeter misali. Çam ağacı her mevsim yeşil kalır. Anneme, “Bu ağaca iyi bak. Büyüsün ki kozalaklarıyla kışın sobayı yakarsın. Bu ağacın gölgesine oturduğunda tüm yorgunluğun ve hasretin hafiflesin. Beni özlediğinde ağacın altında otur ki, dizinin üstüne gölge düştüğünde, dizinin üstüne başımı dayamışım gibi hissedesin. O gölgede emeğim ve ruhum var. Bu ağacın gölgesi sana emanet. Gözyaşı, çığlıkla değil, sevinçle, sevgiyle bekle!” dedim.
Değerlerimizi tekrar kazanmak ve tarihi yeniden yazanların yanında yer almak için gitmek lazımdı. Kimliğimizden utanmamız gerekmediğini anımsattıkları için... Hatırlattıkları ve yaşattıkları için...
Zaman, elveda deme zamanıydı.
Yol, aşkın kavuşma haliyse, özgürlüğün sesi ışık olur karanlık yola.
***
15 yıl sonra annemin anlatımına göre, Memo dayım Alzheimer hastalığına yakalanmış, aşkını ve tüm kilamlarını unutmuş. Köyün çeşmesi kurumuş. Ulu çınarın sadık dostu dedem ölmüş. Diktiğim ağacı, annem acımadan kesmiş. Kendimi yalnız hissettim. Artık, yaslanacak bir ağacı olmayan ben, sessizce kendi gölgeme sarılıyorum. Gölge huzur verici gücünden mahrum.
Yalnızlıkta yüreğime düşerdi
Bir ağacın gölgesi
Asa olurdu hayallerime...
Gözlerim özlemini ararsa
Sen yüreğimde yol ol
Acıyan kalbim olsun...


Not:
Son çeşme kurumadan, son ağacın gölgesi yok olmadan ve son ışık sönmeden köye dönmek ve ağaç dikmek lazım ki, bir çınarın köklerinin toprağa derinden sarılması gibi ülkeye ve güneşe kavuşalım.