Köyde doğal, paylaşımcı ve dayanışmacı bir yaşam sürdürüyorduk. Kaygılar,
acılar ve sevinçler ortaktı. İnsan, kendisine inanıldığı ve sevildiği yerde
mutludur ve bu duygu mıknatıs gibi insanı hep o yere çeker. Çekim gücüne
dayanamazdım.
Acele eder, dört gözle beklerdim geri dönüşü. Bir hayalin peşine düşmüş gibi,
kendimi köyün tozlu uzun yoluna bırakırdım. Islık çalarak köye doğru neşe ve
keyifle yol alırdım. Ne kadar ayakkabıma taş girse, ayaklarıma diken batsa da.
Buluşmanın heyecanı acıyı bastırıyordu. Nasıl olsa acısı anı olarak kalacaktı
diye yorulmazdım. En sevdiğim andı. Tepeden köye kuş bakışıyla baktığımda derin
bir nefes alırdım. Yüzüme çarpan rüzgar, ruhumu okşardı. Ama her buluşma
vedalaşmanın merhabası olur diye, zaman ağır aksın hatta hiç geçmesin isterdim.
Telafisi olmayan zamanın acelesiyle kendimi tepeden aşağıya doğru bırakırdım.
Dereden süzülen soğuk suyu kana kana içtiğimde, yüreğim yaşam sevincine, yüzüm
gülümsemenin ışığına kavuşurdu. Kökleri susuz bir ağaç gibi yorgunluğumu
dinlendirici o su sesine bırakır, canlanırdım. Gülüşsüz nasıl dostluk
gelişmezse, susuz pamuk ve biber de yeşermezdi. Çünkü buralarda yaşam, suya ve
gülüşe göre şekillenirdi.
Dört tarafı meşe ağaçları ve üzüm bağlarıyla çevrili harika bir köyümüz vardı.
Güzelliği cezbediciydi. Köyün insanları güler yüzlü ve toprak kokardı. Rüzgar,
damların üstündeki biber ve domates salçasıyla, tarhananın kokusuyla
karşılanırdı. Güneş altında serilen tarhanayı firik haldeyken içine ceviz koyup
da yedin mi, damakta nefis bir tat bırakırdı. İçindeki o kekik otu ise hiç
unutulmayan uzaktaki dostun kokusunu hatırlatır; hatırasını bilinçaltından
yeniden canlandırırdı. Özlediğin kişi kalbine dokunur, sürükler seni. Koku da
parmak izi gibi kişiye özgü iz bırakırmış; kavuşmanın ve sevginin yoluna...
Umut ve umutsuzluğun iç içe olduğu çocuksu duygularla yüklü saf hayaller gibi
şiirsel bir hayat sürerdik.
Kavuşmaktı, gülüşümün diğer yarısı, köyden uzak sürgünlük yaşarken. Yarımsız
bir gülüşün özlem tomurcukları yarına umut olur. En büyük mutluluğun acıya
evrileceğini, acının da büyük kavuşmaları besleyeceğini ve sevilme gücü
verdiğini nereden bilebilirdim ki! Belki de Tolstoy’un dediği gibi, ‘Güzel olan
sevgili değil, sevgili olan güzeldir.”
***
Bir gün daha köye varmadan ağaçlık olan yerde, cılız bir saz sesi kulağıma
ilişti. Sese doğru yürüdüm. Bir meşe ağacının altında oturmuş, yüzünü güneşe
çevirmiş, sırtını ağaca yaslamış ve elinde sazı ile güler yüzlü Memo’yu gördüm.
Kafasını hafifçe selam niyetine salladı, kilamına hiç ara vermeden. Oturdum
yanına. Sesi yanıktı.
‘Çolê Pazarcixê çol bimîne,
Gulek ortê de tî bimîne
Jinê mêrikê te bimire
Tu ji mira bimîne’ diye devam eden kilamını söylüyordu. Saz birden sustu.
Memo dayım başladı anlatmaya: “Küçüklükten sevdiğim bir kadın vardı. Babam
onunla değil de başka bir kadınla evlenmemi söyledi. Büyük sözü dinledik. Ama
yürekte aşk kolay atılmıyor yeğen. Onun için aklıma her geldiğinde, elime sazı
alırım bu şarkıyı söylerim. Belki sesim ulaşır.”
Acısını içinde yaşatmayı beceremiyordu Memo dayım. Gölgenin solgunluğu gibi
yüreğindeki suskunluğu yalnızlığa, sessizliği ölüme götürmesin diye duygularını
kilamlarla paylaşırdı.
Hani bazı sevgiler vardır ya, sadece gönül ile sınırlı, yüreğin derinliğinde
unutulmayan... Hiç eskimeyen, düşündükçe tazelenen... Tıpkı güneşin aydınlığı
ve sıcaklığı gibi kalbinde saklar ve korursun. İhanet edilmeyen bir emanet gibi
kendinle taşırsın.
Aşkın huzuru belki de kendini unutup başkasını düşünmekti, yüreğin içine
bakmayı bilen için.
Yaşadıkları tıpkı Gabrial Garcia Marquez’in ‘Kolera Günlerinde Aşk’ kitabındaki
Florentino Ariza ile Fermina Daza’nın aşk öyküsüne benziyordu. Zengin kızı olan
Fermina, telgraf memuru Florentino Ariza ile mektuplaşır, ama babası onu zengin
biriyle evlendirir. Eşi öldükten sonra Fermina, Florentino’ya tekrar kavuşur.
Kavuşmak için Fermina’yı tam 50 yıl 4 ay 9 gün beklemişti. ‘Gözyaşlarıyla
yıkanmış döndün köprüden...’ diye başlayan şarkı gibi. Sevgiden daha güçlü,
umuttan daha büyük inanç var mı?
O’nu roman tadındaki hüznüyle yalnız bırakıp yürümeye devam ettim.
***
Uzun bir yürüyüşten sonra köyün ortasındaki çeşmede tozlanmış yüzümü yıkardım.
Hele içtiğim iki avuç su yorgunluğumu anında dindirirdi. Su sesi bana huzur
verirdi, adeta herkesi kendine çağırırdı. Taş bile akan suya dayanmaz da aşınır
diye, suyun akışı gibi tekrar kendimi yola bırakırdım.
Dedem, çınar ağacın altında oturmuş, dört gözle koyu bir sohbetin keyfini
çıkaracak birini beklerdi. O ağacın gölgesinde oturmayı çok severdi.
Yanına vardığımda hemen sordu; “O nedir?’ Önce elini öptüm. Elimde Alevilere
ilişkin bir kitap vardı. Sanki biraz keyfi kaçmış gibiydi. Ona; “Üzülme dede,
sana da okurum” dediğimde, “Sorun okumak değil. Sorun bizler, sizlere birşey
öğretmedik. Sadece doğurduk, giydirdik ve şımarttık. Belki de tek suçumuz,
kendimiz gibi olamamak” dedi. Sözleri kitabın üzerine düşüyordu.
‘Hımm’ diye kekeledim ve elimi saçlarıma götürüp karıştırdım. Dedem daha önce
hiç böyle konuşmamıştı. Sanki geleceğe bakıyormuş gibi düşünceli haliyle, “Siz
devletin tankı, topu ve uçağı ile nasıl başa çıkacaksınız?” Benden bir cevap
bekler gibi susunca, O’na; “Devleti fazla şişirilmiş bir balon gibi görürsen
esiri olursun, ama onu bir iğne ile patlatmayı hayal edersen yenersin” dedim.
Kaşlarını çattı. Sinirli bir ses tonuyla; “Oğlum, iğneyi kendisine batırmayan,
devlete nasıl batıracak ki?” dedi.
İçindeki suçluluğun sesini dinler gibi çaresiz bakıyordu. Neyiz biz, kimiz?
Cevapları keşfetmeye giden yolda yürümekte halen korkuyordu. Acılar hafızada
tazeyse hep acı verir yara. Acı çekmeyene acı anlatılır mı?
Kısa bir sessizlikten sonra, dudaklarından zorla, biraz da mahcup tonda dökülen
kelimelerle; “Biz size birşeyler veremedik ama inşallah sizler birşeyler
kazanırsınız.” Söz yerini bulmuş gibi sessizleşiyor ve sağırlaşıyordu zaman...
Tam o sırada sessizce yanından ayrıldım.
Köyde her ağacın gölgesi bir aşkı sohbet, bir platform olurdu.
Yaşamanın direnmekle kazanılmadığı yerde vicdanlar mezarlaşır. Bedenin hiçbir
anlamı kalmaz ve özgürlük gönüllü tutsak olur.
Artık bu topraklarda yabancılaşmış bir yaşamı sürdürmek istemeyenler de vardı.
Tarihe sabit bir pusulada bakmayan torunlar, dedelerine “Boyun eğmeyin”
diyordu.
Hakikatle saklambaç oynanmazdı. Ne kadar kaçarsan kaç, hep aynı bedendesin. En
zor olan da, kendi kendinle oynadığın saklambaç oyununda kendi gerçek yüzünü
bulabilmekti. Kaçamazsın, bir an gelir, kendi kendinle yüzleşirsin. Özgürlük
ise peşinde gitmeyenlerden kendini gizler.
Köyde herkes yaşam için en önemli olanı unutmuştu: Özgürlüğü… Dedeler ise
torunlarında öğreniyordu özgürlük ruhunu.
***
Eve doğru yürürken, sanki tasvir edilen cennet bahçesinden geçiyordum.
Bahçelerde nar, incir, kayısı, dut ve kiraz ağaçlarının arasında, rüzgarın
kırdığı bir dalın çaputla sarıldığı gözüme ilişti. Burada halen doğal toplumda
kalma kadın izleri yaşama damga vuruyordu. Yanan ateşe su dökülmezdi mesela.
Saçlarını tarayan kadınlar, tarak uçlarında biriken saçlarını atmaz, duvar
deliklerine iliştirirlerdi. Ağaçlara sadece dilek için bez bağlamaz, aynı
zamanda kırılan dallar da bezle sarılırdı. Ağacın canı acımasın diye kırıp
koparmazlardı. Köyde hiç çöp yoktu, herşey yakılırdı. Ateşin temizleme gücü
vardı. Ağaç üstündeki kuş yuvaları ellenmezdi. Ellenmesi, yuvamızın
yıkılacağına alametti. Kuşlar yabancı bir el kokusunu hissettiklerinde, o ağacı
terk edip başka ağaca yuva yaparlarmış.
Toprağa hiç kızmazlardı mesela. İyi ürün alınamayınca ‘toprak sevmedi’
derlerdi. Doğa ile barışık yaşardık. Doğa bizim yaşam aynamızdı. Doğanın
dengesini korumak için çaba sarfederdik ama doğal yaşam dilimiz olan Kürtçeyi
unuttuğumuzun, Türkçeyle yaşamımızın bozulduğunun farkına varmıyorduk. Köyü köy
yapan ağaçlar ve evler değildi; içinde yaşayan insanların kendi öz
yaşamlarıydı.
Hani bir söz vardır; “İnsanın doğduğu toprakların altında ölüleri yoksa , o
toprak insana ait değildir” diye. Filistinli kadınlar göç ettiklerinde
kapıların anahtarlarını çocukların boynuna bir kolye gibi asarlarmış; bir gün
topraklarına dönmeyi unutmasınlar diye.
Benim bir anahtarım yoktu ama evin bahçesine diktiğim bir çam ağacı vardı. Bir
dost bir post, bir de gölge yeter misali. Çam ağacı her mevsim yeşil kalır.
Anneme, “Bu ağaca iyi bak. Büyüsün ki kozalaklarıyla kışın sobayı yakarsın. Bu
ağacın gölgesine oturduğunda tüm yorgunluğun ve hasretin hafiflesin. Beni
özlediğinde ağacın altında otur ki, dizinin üstüne gölge düştüğünde, dizinin
üstüne başımı dayamışım gibi hissedesin. O gölgede emeğim ve ruhum var. Bu
ağacın gölgesi sana emanet. Gözyaşı, çığlıkla değil, sevinçle, sevgiyle bekle!”
dedim.
Değerlerimizi tekrar kazanmak ve tarihi yeniden yazanların yanında yer almak
için gitmek lazımdı. Kimliğimizden utanmamız gerekmediğini anımsattıkları
için... Hatırlattıkları ve yaşattıkları için...
Zaman, elveda deme zamanıydı.
Yol, aşkın kavuşma haliyse, özgürlüğün sesi ışık olur karanlık yola.
***
15 yıl sonra annemin anlatımına göre, Memo dayım Alzheimer hastalığına yakalanmış,
aşkını ve tüm kilamlarını unutmuş. Köyün çeşmesi kurumuş. Ulu çınarın sadık
dostu dedem ölmüş. Diktiğim ağacı, annem acımadan kesmiş. Kendimi yalnız
hissettim. Artık, yaslanacak bir ağacı olmayan ben, sessizce kendi gölgeme
sarılıyorum. Gölge huzur verici gücünden mahrum.
Yalnızlıkta yüreğime düşerdi
Bir ağacın gölgesi
Asa olurdu hayallerime...
Gözlerim özlemini ararsa
Sen yüreğimde yol ol
Acıyan kalbim olsun...
Not: Son çeşme kurumadan, son ağacın gölgesi yok olmadan ve son ışık
sönmeden köye dönmek ve ağaç dikmek lazım ki, bir çınarın köklerinin toprağa
derinden sarılması gibi ülkeye ve güneşe kavuşalım.