Bir yaz gecesi, evin arkasından gelen sese doğru yürüdüm. Biri, kısık bir sesle; 'ışığı kapatın' dedi. Ay ışığında yüzlerini zor seçebildim. İki kişiydiler. Biri bizim yörenin şivesiyle konuşuyordu. Telaşla "bize bir araba lazım, nasıl bulabiliriz" diye sordular. Biz de arabası olan birinin evini işaret ettik; gittiler. Eşim Mamo o akşam uyuyamadı. Sabah kalkar kalkmaz ilk işi, evin arkasındaki tahta merdiveni sökmek oldu.

Daha birkaç gün geçmemişti ki, evin arkasında yine sesler gelmeye başladı. Ayağa fırladık. İki kişi tam karşımızda duruyordu. Birini sesinden tanıyınca rahat bir nefes aldım. Hemen ışığı kapattım. Birinin bir elinde boş bir çuval, diğerinde avuç dolusu dut vardı. İkram etti, alıp yedim. Çuvalı uzattı ve "Biz dört kişiyiz ve açız. Bize bir tencere, bir de yiyecek bir şeyler koyarsanız iyi olur" dedi. Hemen evde ne varsa çuvala doldurdum. Bir tane nar vardı. "Yanınızda kadın var mı? diye sordum. "Yok" deyince narı vermekten vazgeçtim.
Çuvalı ve tencereyi verdim.
Tam giderlerken uzun ve zayıf olanına sordum:
"Yazık değil mi size? Akşam vakti ne geziyorsunuz bu dağlarda? Aileniz ya da eviniz yok mu? Annenizi özlemiyor musunuz?"
Gülerek; "Ana, dağlara özgürlük için çıktık. Özgürlüğümüzü kazanmadan da inmeyiz. Özgür olmadan anneye kavuşmak köleliktir. Anneler özgür değilse doğan çocuklar da özgür olamazlar" deyince, ben de mahçup bir şekilde; "Eh ne diyeyim, Xızır yardımcınız olsun!"
Vedalaşırken sarıldım. Gurbetteki oğlum Ali'ye sarılır gibi sarıldım. Gurbete gitmek, tek başına göçe çıkmış kuşun konacağı yeri bilmemesine benzerdi. Gurbette yetim kalan Ali'mi düşündükçe ciğerim yanıyordu.
Birden aklıma geldi; çuvala tuz koymayı unutmuştum! Aceleyle tuzu bir beze sardığım gibi arkalarından koştum. Ama nafile! O yemeği tuzsuz nasıl yiyeceklerdi? Kendimi kötü hissediyordum! Ya bana, "bizden tuzunu esirgeyen kadın" derlerse? Döndüklerinde kolayca bulsunlar diye, tuzu dut ağacına astım. Gece yatarken hep söylediği şeyleri düşündüm. Sözcükleri emanet gibi hafızamda sakladım. Ve söz direniş oldu, ulaşılması gereken hayallerin sırrı gibi...  
Aynı gece bir panzer evin önündeki yoldan geçti, dut ağacın altında durdu. Korktum, sanki yüreğimden bir parça kopmuş gibi korktum. Acaba gördüler mi onları? Acaba yerlerine ulaştılar mı?
Aşağıdan bir ses "evde kimse yok mu?" diye bağırıyordu. Aşağı indim. Askerin biri Mamo'ya sinirli ses tonuyla sorular soruyordu. Asker, "Biliyoruz, rüzgar esiyor. Ağaç sallanıyor, acaba yapraklar kimin başına düşecek" diye tehdit ediyordu. Gözlerini kan bürümüş bir şekilde birşeyler söylememizi istiyordu. Hiç konuşmaksızın yukarı çıktım.
Eskiden eve gelen istenmedik misafirlerin ayakkabıları tuz koyardık, çabuk çıkıp gitsinler diye. Ben de çaresizlikten, avuç dolusu tuzu yolun üstüne serptim. Ancak sabaha karşı geldikleri gibi geri döndüler.
Mamo çok korkmuştu. Öfkeyle baltayı kaptığı gibi hızlı adımlarla dut ağacına doğru gitti. Arkasından koşup elini yakaladım. "Yapma" dediysem de dinlemedi, kesti. Vicdanı sağırlaşmıştı sanki! Ağacın acıyan sesini bir tek ben duydum. Çığlığımı duymadı bile! Gücüm yetmedi, engel olamadım işte! Dalda asılı duran tuz torbasını merdivenin başına bıraktım. Geldiklerinde oradan alsınlar diye.  
Biraz korktum. Korkum askerlerden dolayı değildi. Eğer tekrar gelirlerse Mamo bu sefer evin girişindeki beton merdiveni de sökerdi. Ona kızıyordum: "Köydekiler uzak duruyor diye sen de uzak durmak istiyorsun. Ben onlara acıdığım için yardım etmiyorum. Bir halkın özgürlüğü için çıkmışlar dağlara, madalya kazanmak için değil. Bir menfaat gütmeden… Yok eğer kalbin özgürlüğe koşan gençlerin sıcaklığını hissetmiyorsa o kalp beni sevmesin. Çünkü sevgisizliğin sonu inkardır, düşmanlıktır. Bugün susanın yarın bağırmasının hiçbir faydası olmaz" deyince gözleri bir suçlu gibi yere takıldı. Kendisiyle yeniden tanışır gibi. Yerden hafifçe kalktı, elindeki taşı gökyüzüne fırlattı.
Henüz tan ağarmadan birden silah sesleri duyuldu. O sabah üç yaprak düştü. Her şey sustu o anda. Bir tek ağaçta öten bülbülün acılı sesi, bir de gittikçe gözyaşlarına karışan ağıt sesleri yükseldi.  

Oy oğul
Sesini, yüzünü sakla
Silinmesin gülüşün
Kokun toprağa düşsün
Rüzgar sevdanı taşısın
Haritadaki sınırsız ülkeme...
Annelere hasreti
Bana düşlerinizi bıraktınız
Gitmeyin, bırakmayın beni
Ananızın ciğeri yanar loy!
Bir tek size layık
Gökkuşağının sarı, kırmızı, yeşilleri...
Güle güle tuzsuz çocuklar...

Tekrar gelip yeni izler bıraksalar!..
Gittiklerinden beri, yemeğe her tuz attığımda aklıma gelir. Ellerim titrer; dizimi ve döşümü döverim. Bazen elimdeki tuzu öpüp rüzgara savurmak gelir içimden, kederim hafiflesin diye. Ama ne kadar geçse de zaman, tuz yüreğimin acısı, dut ise kalbimdeki sevginin mayası olarak kaldı. Gururla taşıyorum bıraktıkları izleri...
Dağ kokulu çocuklara tekrar sarılmak ve o mutluluğu yaşamak için duvarda asılı olan heybede tuz, dut ve bir nar saklarım. Gidenler tekrar dönsün diye...