“Yapmamız gereken önce bir adım atmaktır, sonra öteki adımınızı atar böylece yola devam edersiniz. Büyük bir olasılıkla gitmek istediğiniz yere ulaşırsınız.” (Scott Huler)


Kuş, kendisini yalnız hissetmesin diye ayna koyarlarmış kafesin içine. Kuş her aynaya baktığında, sanki yanında başka bir kuş varmış gibi öter, mutlu olurmuş. Yalnız kaldığımızda bizler de kuşlar gibi kimseye anlatamadığımız dertlerimizi, sevinçlerimizi aynalara anlatırız. Dilsiz kalan acıların izlerini yüreğimizde taşırız. Paylaşmak güzeldir aslında. Hüznü paylaşmak, sevinci paylaşmak... Paylaştıkça büyür sevgiler... Paylaştıkça acılar mutluluğa dönüşür. Ve paylaştıkça güzelleşir insan.
Hayaller, insana hep yaşam sevinci verir. Sevinç peşinde koşan ben ise yaşadıklarımın anısı ile mutlu olmaya çalışırdım. Daha ilkokulun yokuşlu yolunu çıkarken, hayatın bana o yol gibi zor olacağını nereden bilebilirdim ki? Hele bir de diğer çocuklar gibi değilsen, ızdırap dolu hayatla daha erken yaşta tanışırsın. Tıpkı denizde yüzerken yosunların ayaklarına dolanıp, seni hep geriye çekmesi gibi sınırsızca koşmanın keyfine varamazsan. Neşene hüzün karışır. Çocuksu kahkahaların, gülüşlerin azalır. Çaresiz, üzgün ve sessizleşirsin. Gözlerin içi bile gülmez olur. Hayalin içindeki mucizeye umut bağlarsın. Umut ise bir çiftçinin elini gökyüzüne açıp beyaz bulutlardan yağmur dilemesi misali bir çaresizliğe dönüşüyordu.
Öyle ki, basit şeyleri yapamamak zoruma giderdi. Çınar ağacının altında misket oynadığım arkadaşlarımla beraber gölde yüzememem, futbol oynayamamam dert olurdu. Kırık bir bilyenin oyun dışı kalması gibi koşamamanın mutsuzluğunu yaşardım.
Memnuniyetsizliğime ve burukluğuma yol açan acının sebebi ayağımdı. Örneğin, bir ayağımı koşmak için öne doğru atardım ama diğer ayağım onu takip etmezdi. Olduğum yere çakılıp kalmam, tarifsiz bir hüzündü. Dönmeyen bir dostun yolunu gözler gibi koşan çocukların arkasından bakakalırdım. ‘Gitmeyin, durun!’ diyemezdim. Yalnızlaşır, susardım! Ama yine de zayıf ve güçsüz görünmemek için gözyaşlarımı kalbime doğru sessizce akıtırdım. Kötülüğün içinde iyiliği, hüznün içinde sevinci bulmak gibi hayallere dalardım. Kendimle alay eder gibi hiç vazgeçmediğim okul takımına kaleci olma hayalimi ise tek kanatlı bir kelebeğin uçmak isteyip de her kanat çırpışında tekrar tekrar etrafında dönmesine benzetirdim.
Köye tatlı satıcısı gelince, köyün gençleri ve öğrenciler tatlısına maç yaparlardı. Yeni gelen öğretmen takımı seçerken arkadaşlar beni işaret ederek ‘’Bu iyi bir kaleci’’ dedikleri halde, futboldan iyi anlayan öğretmen bana dönüp, ‘’Bu yarım adam mı kalecilik yapacak. Bununla mı kazanacağız? Olmaz’’ derdi. Küçümseyen bakışıyla, yüzümdeki acıların izlerini derinleştirirdi. Kabul edilmemenin duygusu kabuk bağlayan yaranın çatlaması gibiydi, acılar içinde uzaklaştım. Sağ ayağımı ise annesiyle birlikte gitmek istemeyen inatçı bir çocuğun, zorla götürülmesi gibi arkamdan sürüklerdim. Ağacın gölgesinde oturur, omzumda sıcak bir dost eli beklerdim. İşte o an durumumu, bir Karetta’nın denize doğru sürünürken tam ulaşacağı zaman ters dönüp hiçbir şey yapamamasının çaresizliğine, güçlü bir dalganın onu denize taşımasını beklemesine benzetir, ağacın altında öfkeyle kendi kendimi avuturdum.
Ancak takımın durumu benden daha kötüydü. Maçı beş gol atan kazanacaktı. Üçüncü golü yiyen kaleciyi öğretmen bir tokatla kaleden çıkardı. Öfkeli bir şekilde etrafına bakıyordu ki, ‘’Sevgi, gel buraya!’’ diye bağırdı. O an üzerime doğru yürüdüğünü gördüm. Elimdeki çubuğu istedi. Ayağa kalktım, ‘’Sen de gel’’ dedi. Kalenin ortasına bir çizgi çizdi. Sevgi’yi sol tarafa beni de sağ tarafa kaleci yaptı. Yarımın yarımını bulmuş gibi yüzü gülüyordu öğretmenin. Uzun sürmedi, bir iki top bana çarptı. Fakat Sevgi’nin tarafında bir gol yedik. Sanki üstümüzde karabulutlar dolaşıyordu. Ne şans ne de rüzgar bizden yana esmiyordu. Nasıl olsa yenileceğiz diye, kalede bir tek benim durmamı istedi. Kendi kendime, ‘’Acaba takımı kurtaracak kahraman ben mi olacağım’’ derken, karşı taraf bir penaltı kazandı. Öğretmen sahayı terk etmeye, karşı takım ise tatlıları kazanmanın sevincine hazırlanıyordu. Ben ise beş adım uzaktaki topu yıllarca görmediğim bir dosta sarılacakmışım gibi ellerim açık bekliyordum.
Top hızlı bir şekilde sağ köşeye doğru bir kuş gibi süzüldü. Topa doğru fırlarken, pat diye yere düştüm, kalkamadım! Öğretmenin elimden tutup kaldırırken, ‘’Aferin sana’’ demesi ve başımı okşaması, karabulutlardan sonra çıkan güneşin sıcaklığı gibi kalbimi ısıtmıştı.
Neyse ki, maçı beraberliğe kadar getirmiştik. Öğretmen heyecanlı bir ses tonuyla beni çağırdı. Ardından, ‘’Al şu topu penaltıyı sen kullan’’ deyince ayaklarım titredi.
Ya atamazsam?
Topun arkasına geçtim. Var gücümle topa vurur vurmaz gözlerimi kapattım. Gözlerimi açtığımda tüm takım bana doğru koşuyordu. Omuzlar üstünde sınıfa kadar taşındım. Öğretmen elinde tatlıyla sınıfa döndü. Önce beni anlımdan öptü, sonra da ödül olarak tatlıyı vermeden bir espiri yaptı; ‘’Herkesin kalecisi gol yer, bizim kaleci tatlı yer.’’
Puzzle’ın kayıp parçası bulunmuş gibi takımın kalecisi olma hissi, mutluluğun en güzeliydi.
O gün ruhum, kafeste aynasını kırıp mavi gökyüzüne uçan kuş gibi sevinçle coşmuştu. Fakat koşmaya olan özlemim, ağaç kurdu gibi hep içimi yer durur.
Yine de herşeye rağmen yarım kalan gülüşler, hayat yolumuza yoldaş olur.