Bazı dönemlerde sözler çok keskinleşir. Kavga keskinleşir. Tarih keskinleşir. Böylesi zamanlarda yaşamsal kavramlar çok net olur. Tersi olan kavramlar ise aynı netlikle ölüme götürür.

Direnişin zafere, teslimiyetin ihanete götürdüğü 12 Eylül zindanlarında kanıtlanmıştır. En keskin zaman ve ortamlardan biriydi. Şimdi de yaşam ve ölümün en keskin olduğu sınır çizgisinin üzerinde yaşamaktayız. Yaşamın mı yoksa ölümün mü galip geleceğini an içinde belirginleştiren bir çizgidir bu.

Yaşarken ölünen ya da ölümde yaşamın yaratıldığı andır bu an…

Tarih göstermiştir ki büyük soykırım saldırıları büyük direnişlerle karşılandığında ölüm içinden yaşam yaratılır. Direniş kararı ölümün öldürüldüğü andır! Direnişe karar vermek zafer ruhunu kuşanmak anlamına gelir. Bu bir yaşam tercihidir ve içinde karamsarlık, umutsuzluk yoktur.

Soykırım rejimi toplumu, insanlığı, özgürlüğü yok etmek isterken buna karşı direnmemek teslimiyete yol açar. Oysa direniş potansiyelini taşımak bile bir umuttur. Umudun olmadığı yerde tamamen tükenmişlik vardır. Umutsuzlukta kendi mağlubiyetini ilan etmek, düşmanına altın tepside galibiyeti sunmak vardır. Umutsuzluk sonuçta inançsızlıktır, ideallerini, hayallerini terk etmektir, meydanı düşmanına bırakmaktır.

Umutlu insan inançlı ve sorumludur; engel tanımaz, hiçbir bedelden da kaçınmaz.

İnsanın bedeni açlıkla eriyebilir ama bu adanmışlık yolculuğu hayatın zirvesine tırmanma yolculuğudur. Ellerin, ayakların olmasa da aklın, ruhun ve yüreğin her şeye yeter. Umut böylesine güçlü bir maneviyattan doğmuştur. İnsan herhangi bir nedenle gözlerini kaybedebilir ama bu sayede bilgelik yolunu herkesten daha iyi kavrayabilir. Belki bir savaşta paramparça olabilir insan ama peşine düştüğü değerler sonsuza dek yaşar.

“Umutsuz bir direniş” olarak adlandırılan bazı eylemler, dönemler vardır. Oysa direnişin kendisi umuttur. Neticede umutsuz direniş diye bir direniş yoktur. İtiraz edenler der ki: “Bazı dönemler vardır ki direnirsin ama zafer umudun olmaz. Sadece direnirsin!”

“Direnmek ama zafere ulaşmamak” üzerine tartışılabilir; böylesi zamanlar vardır. Direnişin sonu ölümle, katliamla gelir. Fakat buradaki ölüm her zaman ölüm anlamına gelmez. Nihai zaferin sonrakilere bırakılması umutsuzluk olarak okunamaz. Tüm bu yanlış bakış açıları soykırım rejiminin yarattığı psikolojiden kaynağını alır. Zafer ruhu, özgürlük ruhu her koşulda, her zaman direnişi mümkün kılar. Özgürlük ruhu yitirilirse soykırım rejimi sonuç alır. Soykırım rejimi her şeyden daha çok özgürlük ruhunu ve umudu öldürür, başka türlü istediğine ulaşamaz.

Umut, özgürlük ruhuyla bağlantılıdır. Umut nedir? Umut, özgürlük ruhunu sürekli alevlendiren bilinç kıvılcımıdır! Özgürlük ruhu ne kadar derinlerde olursa olsun, zaman onu ne kadar uzaklaştırırsa uzaklaştırsın alevlenmesi için tek bir kıvılcım yeter! Bu umuttur işte. “Ya o kıvılcım da yoksa?” diye soranlara umut aşılamak gerekmez; zerrece sorumluluk duyguları varsa kendilerine kıvılcım olmaktan kaçmamaları gerektiğini hatırlatmak yeterlidir.

Umutsuzluğun kaynağında yanlış kurgulanmış yaşamlar, yanlış kurgulanmış bilme tarzları vardır. Egemenlik sistemlerinin yarattığı zihniyetin etkileri bu şekilde ortaya çıkar. Böylece ölüm felsefesi yaşam felsefesinin yerini tutar.

Öyle bir rejim var ki insanların nasıl yaşayacağına ve nasıl öleceğine karar veriyor. Yaşama fırsatı verdiğinde bile aslında “ölümlerden ölüm beğen” diyen bir düşman gerçeğine karşı ölümü yenmeden zafer yoluna girilemez.

İnsana ölüm hakkını bile tanımayan sürekli bir işkence rejimdir soykırım rejimi. Öleceksen bile ancak onun isteğiyle ve onun belirlediği tarzda ölebileceğin bir düzen karşısında ölüm felsefesinin ne olduğunu iyi sorgulamak gerekiyor. Yaşamda sergilenen birçok davranış yaşamı değil ölümü çağrıştırmaktadır.

Özellikle zorlu dönemlerde yaşamda sıklıkla karşılaşılan moralsizlik, karamsarlık, hayata negatif bakmak gibi edimlerin esasen yaşamla alakası yoktur. Hatta bir adım ötesi tamamen ölüme teslim olmaktır. İnsan iradesine, inanç ve anlam gücüne, aklına ihanettir! İnsanı kul-köle sayan egemen zihniyete teslim olup kendine ihanet etmektir ölüm felsefesine kapılmak.

“Nasıl yaşamalı?” sorusu yerine sürekli nasıl öleceğini hesaplayıp durmanın altında ölüm felsefesi yatmaktadır.

Hiç gerekmediği yer ve zamanda kendini bir atımlık barut yapmanın nedeni ölüm felsefesidir. Düşmanını değil kendini imha etmenin adıdır ölüm felsefesi.

Güdü sınırlarında gezinen arayışların altında yatan neden ölüm psikolojisidir, hem de en hayvani düzeyde biyolojik bir olaydır.

Kendini bırakmış, sürekli huzursuz, şikayetçi, sürekli yorgun-argın, bezgin, ezik, melankolik, nihilist duruşların ölümü çağrıştırmak dışında bir anlamı yoktur.

Sorunlardan bıkıp çareyi ölümde aramak da bir yönüyle aynı şeydir. Güçlü bir irade, inanç ve bilinç olmazsa ölüm felsefesi hükmünü sürer. Umutsuzluk ve ölüm eş anlamlıdır. Belki de umutsuzluk ölümden daha kötüdür demek gerçeği daha iyi ifade edebilir.

Ölüm felsefesinden doğan umutsuzluk yaşama karşı en büyük ihanettir; insanlığın binlerce yıllık tüm değerlerinin, engin birikimlerinin ve yaşamın inkarıdır! Umutsuzluk (ölüm felsefesi) egemen sistemin yarattığı psikolojiden kaynaklı bir tür ihanet olarak görülmezse buna son verilemez.

Evet umutsuzluk ölümdür! Ölüm felsefesi ihanettir!

Kelimelerin ve tespitlerin neden bu kadar keskin olduğu açıktır. Çünkü soykırım rejimi yaşamın her alanında ölümü dayatıyor. Buna karşı şimdi tüm karamsar ve negatif düşüncelerden sıyrılıp özgür yaşam ve inşa gerçeğine göre direnme zamanıdır. Günümüzdeki direnişlerin tümüne bu şekilde anlam yüklediğimizde çok net belirtebiliriz ki ölümün kol gezdiği coğrafyada yaşam kazanacaktır.

Bir de ölümlerden rant sağlayanlar vardır. “Ölüm” üzerinden siyaset yapanlar halkların kanı üzerinde iktidar kurmuş olanlardır. Ölümü yüceltenler onlardır. Tersini iddia etmek ölümü değil yaşamı yüceltenlere karşı yürütülen kara propagandadan başka bir şey değildir. Ölüm felsefesini yaratanlar bu kara propagandacıların kendisidir.

Ölüm felsefesinden kurtulunca kesinlikle ölüm ölecek yaşam kazanacaktır! Tıpkı direniş kararını verdikleri gün ölümü öldürmüş olan Leyla Güven, Nasır Yağız, İmam Şiş ve diğer büyük direnişçiler gibi…