Selahattin Demirtaş ve Cevat Şakir Kabaağaçlı’ya atıfla yazıyorum, yönetme gücüne dayalı egemen sıralı sistemler böyledir, önüne iki çizgi koyarlar, bütün bir hayatı o iki çizgi arasında yaşamanı isterler.
Doğmadan başlatırlar bunu.
Ve sen doğduğunda hayat çizgin hazırdır.
Sonra ilkokulda önüne bir defter koyarlar, çizgilidir, yaşatmak istedikleri hayatın ironik simgesidir bu, öğrenmen ve yazman gereken her şeyi o defterdeki iki çizgi arasına, dışarıya taşırmadan yazmanı isterler.
İlk dayağı bu yüzden yersin zaten, bu bir sistemli disiplin sürecidir, sen sürecin ilk halkasındasındır ve insanın özünde olan özgürlük doğallığını sistemli törpüleme böyle başlar. Bu başlangıcı tercihlere bağlamak zordur, çizgisiz defter kullanmak istesen yasak, yazdığını çizgi dışına taşırsan dayak; geriye tek seçenek kalır; iki çizgi arası.
Bu sıralı sistem disiplin süreci bireyden topluma doğru basamaklar halinde yürütülür. Her birey ve toplum her basamakta mutlak tercihlerle karşılaşır.
Zordur…
Kimi bireyler ve toplumlar "iki çizgi nizamı"nı bir "kabul kültürü" halinde yaşam biçimine dönüştürürler, iki çizgi arası yaşamı "kader" sayarlar ve bu giderek bir dini inanca dayalı "yazgı" algılamasına dönüşür; yani Tanrı "vaad edilmiş yaşamlar"ını alınlarına yazmıştır, karşı gelinmez.
Bir başka tercih vardır, daha da zordur; çizgi dışına taşmak, hatta defteri yırtmak.
Son yüzyılların Kürtleri böyle yapmıştır; sömürgeci sistemlerin önlerine koyduğu çizgili defterleri defalarca yırtmış, iki çizgi arasında kölesel yaşam dayatmasını reddedip özellikle üzerinde "Var olmak istiyorsan iki çizgim arasında var olursun" yazan son defteri sayfa-sayfa yırtıp, kağıdın azizliğinden ve ağacın yaşamsallığından özür dileyerek dağlarda yakmışlardır.
Bu, çağdaş bir özgürlük devrimi sürecini başlatmıştır.
Ve bu sürecin başlatıcı ve yürütücü dinamikleri olmasa, mutlak ihtimalle şu anda zaten var olan diktatoryanın iki çizgisi arasına sıkışmış "kim olduğunu bilmeyenler" olarak yaşıyor, her satırda iki çizgi arası daha da daralıyor olacaktı.
Nitekim öyle yapıyorlar, bizi iki çizgi arasında boğmaya çalışıyorlar, yetmiyor, "Kimyasal Ali"ye özeniyorlar, yetmiyor, toplama kamplarına dolduruyorlar, yetmiyor, Dersim, Zilan, Roboskî, Halepçe göklerinde hala barut kokusu var.
Ama devrim sürüyor, bulaşıcı bir cesaret gibi devrim her şeye rağmen özgürlük bilincini yitirmiyor ve nasıl bir tutkudur ki Kürt halkında, devrim kendini kendinde var ediyor.
Bu devrim nedeniyledir ki, benim kuşağımdaki "özgürler"in çizgili defteri olmadı hiç, başkasının çizdiği çizgide yürümedik, iki çizgi arasına sıkışan tek bir cümlemiz olmadı ve "kim" olma mücadelemizi iki çizgi arasına sıkıştırmadık, çünkü özgürlüğümüze dokunuyor.
Çünkü tayin edilmiş iki çizgi arasında yaşamak, uçmaya hazır boranın kanadını kırmaktır ki, o iki çizgi arasında yaşamaktansa, uçmayı bilmeyen yavru boran gibi yuvadan düşmeyi tercih ederiz. Ettik de, ettik ve kanatlanıp uçmayı bildik.
Şimdi Cevat Şakir Kabaağaçlı’yı daha iyi anlıyorum, seçkin Osmanlı ailelerinden bir paşa çocuğu olmasına rağmen -bu büyük yazar- yaşamında da, edebiyatında da, daktilosuz yazılarında da çizgili kağıt-defter kullanmadı, kendini ve hayatını iki çizgi arasına sıkıştırmadı, "özgürlüğüme dokunuyor" diyordu.
Bir deniz işçisiydi aynı zamanda, hapis ve sürgün yılları dışındaki zamanlarını Bodrum’da balıkçılık yaparak geçiriyordu. Bu yüzden mahlası "Halikarnas Balıkçısı"ydı.
Kabaağaçlı’nın "Çiçeklerin Düğünü"nden daha çok sevdiğim bu iki karakteristik özelliği bana hep özgürlüğü hatırlatır, muzzam bir metafordur, Demirtaş’ın çizgisiz kağıda yazdığı "Bulaşıcı Cesaret" şiirini görünce bir "dağ işçisi" ile bir "deniz işçisi"nin özgürlük anlayışındaki muhteşemliği gördüm, zira özgürlük özgürlüktür, dağlı da olsanız, denizli de olsanız fark etmez, özgürlük gerçektir.
İroniyi derinleştirmeden bitiriyorum; Türkiye legal siyasetinin yaratıcılıktan, üretkenlikten yoksun, meydanlarda hünkürerek asan, kesen, öldüren tek kalıp lider tipolojisi ezberini bozan Selahattin Demirtaş’ın söylediği "cesaret bulaşıcıdır" sözü gibi özgürlük de bulaşıcıdır, bu yüzden kimse bize çizgi çizmeye kalkışmasın, özgürlüğümüze dokunuyor.