Hamuş demişler alemin alimleri ve ikrar ile çile çekmişler ömürler, asırlar boyu. Oysa susmakmış Hamuş olmak, aşkın tarifesi böyle imiş. Kimseye ifşa etme diyerek vuslatı beklemişler tüm kavuşmaların heyecanı ile ve aramışlar aşkı evrenin bilinmez bir mekanında ve zamansız anlarında. Zaman ve mekan kavramlarını hiçe sayarak anda buluşmak istemişler. Ve büyük bir arayış içerisine girmişler. Kavuşma telaşı ile aramışlar ve ser verip, bir ömürden geçmişler tövbe ile oturdukları hak sofralarında. Kimi sessizlik isterken aşkın sesi olmuş asırlar boyu, kimi ise aşkın şairi ve aşkın kendisi olup çıkmış Leyla’nın Mecnunu gibi.

Evet, Hamuş kelimesine en yoğun rastladığım bugünlerde terim olarak anlamının sadece ‘Susmak’ olduğu bu kelime ile hakikate yürüyenlerin izlerinin silinmek istendiği bir dönemde, vuslatı değil kıyameti bekliyoruz. Evet Hamuş, her ne kadar kelime anlamı susmak olsa da asıl anlamı dilin suskunluğuna inat yüreğin büyük çığlığıdır. Bir yanardağ gibi patlaması ve dile gelmesidir. Ondan sonrasında da ne gerek var kelimelerin derinliğine, dilin muammasına. Yanmak, pişmek gerek sadece. Erimek gerek ateşin hakikatindeki kelebekler misali. Ateş ile bir olmak, hakikatin kendisi olmak gerek. En-el hak deyip hakkın kendisi olduğunu Bağdat’tan tüm dünyaya duyurmak gerek. Yoksa Konya’dan Şam’a Hakikat ekspresine binerek Şems’e Mevlana’dan aşk dolu mektuplar taşımak değil, Şam’dan Konya’ya Şems yüreğinde bir Mevlana götürmek demek.

Evet, anlatılan mı yoksa yaşanılan mı diyerek aşkın hakikatine sarılmak gerek.

Hakkı kendinde aramak gerek, asıl aradığın yerin kendi yüreğinin derinlikleri olduğunu bilmek gerek. Yoksa aşkın peşinde yıllara varan aşk serüvenleri, devr-i alemlerine ne hacet gerek. Var olan, kilit vurulan kalp pınarlarını hakikate doğru akıtmak gerek. Çağlayanlar gibi... boğulmak gerek aşkın denizinde. Hem de korkmadan, okyanuslara yürümek gerek.

Alemin dervişleri, sufileri aşkın ne olduğunu aramışlar ve bir yudum menzili kadar yaklaşmak için ömürler harcamışlar. Ancak şuan bu kadar bilginin varlığında Neronlara ne hikmet denilecek, Ebu Süfyanları aratmayacak bir cehalet dönemininin içerisinden geçiyoruz. Gerçek, gün yüzü kadar ortada iken karanlığın efsunî yüzüne saklıyoruz oysa tüm duygularımızı ve düşüncelerimizi. Karanlık gecelere üryan ediyoruz hakikatimizi...

Oysa her nereye baksan gördüğümüz gerçektir aradığımız hakikat. Evet, bu kadar bir gerçekliğin aşikar bir şekilde ortada durması var iken yani bir gülden dikeni var olduğundan dolayı kaçtığımız bir dönemi yaşıyoruz. Bu kadar bireyciliğin, bu kadar riyakarlığın olduğu bir dönemde hak-hakikat olmayı bir kenara bırakalım, kendimiz olmaktan vaz geçiyoruz. Oysa tüm hakikatin, evrenin şifresi, kodlaması bu Eşref-i Mahlukat’ta (şerefli varlık) saklı, yani insanın kendisinde mevcuttur. Önder Apo’nun dediği gibi ‘İnsan mikro evrendir’ yani evrenin, hakikatin atom zerresi gibidir ve etkisi de bir atom derecesindedir. Yani bu kadar evrene, canlılığa atom derecesinden zarar veren bir insanoğlu döneminden geçtiğimiz bu günlerde asıl zarar verdiğimizin kendimizden başkası olmadığını bilmiyor muyuz? Çünkü mikro ve makro evrende her şey birbirine bağlıdır. Biri zarar görürse geniş fotoğrafta diğeri de zarar görür. Onun için birbiri içinde eriyen ve bir biri içinde kendileri olan bu gerçeklik, kendi hakikatimizden başkası değildir.

Asıl hakikat, suyun ta kendisidir. Hem suskun hem de çağlayanlar barındırır içerisinde. Ve hem kendisi olur hem de içinde ki olur. Atomlarında var olan Hidrojen ve Oksijen gibi. Biri yakarken, diğeri yanar. Ama ortaya su gibi söndüren bir madde ortaya çıkar. Bunun için su kendi hakikatinde hem yanmakta, hem de yakmaktadır. İşte insan hakikati de su gibidir. Hem yanmakta hem de yakmaktadır. Ancak hakikate vardığında su olmaktadır. İşte insanoğlu bu hakikate karşı bir savaş içerisine girmiş durumdadır. Etrafına zarar verdiği oranda kendine de zarar verdiğini hem de bu kadar bildiği halde...Su gibi suskun olmak gerek, hem de çağlayanları içimizde barındırarak.

Bunun için zamana ve mekana bakmadan anda oluşmak, var olmak gerek. Yoksa akan zamandan ve kaybedilen mekandan geriye kalanları aramakla geçer bir ömür. Bir zelzele ardından yaşanan trajediden beter olur ömrümüz. Bunun için halvetlere ne gerek var diyerek harekete geçmek gerek. Kaybedilen zamanlardan ve mekanlardan bizden alınan hakikatimizin peşine düşmek ve bunun savaşçılığını yapma zamanıdır. Bizden çalınan özgürlüğümüzü, hakikatimizi, aşkımızı alma dönemidir. Önder Apo’nun ‘Hakikat Aşk’tır, Aşk Özgür Yaşamdır’ ilkesi ile dağlardan şehirlere akan hakikat suyundan yıkanma günüdür. Gün; hakikat ateşini çalanlara, aşk ile aramıza kara çalılar ekenlerden hesap sorma günüdür. Gün özgürlük ateşini yakma günüdür. Dağlarda yakılan ateşe odun olma günüdür. Ve bu özgürlük, aşkın ateşini büyütme günüdür.