Tam 32 gündür yaşananlar karşısında söylenmesi, yazılıp çizilmesi gerekenler, bir sayfaya sığmayacak kadar uzun. Yüzyıldır bütün vakurluğuna, Türkiye’deki halklarla birlikte adil bir yaşam talebine rağmen payına hep katliam, asimilasyon, inkar düşen bir halkın evladı olarak, sokaklara dökülen milyonlarla alakalı bu ülkenin hiçbir zaman "cumhur"başkanı olamamış; hep "cumhur-başbakan" olma pratiği sergileyen zatın sorumsuzca açıklamaları "siyasi-vicdani" akıl sınırlarını çoktan aştığını belirteyim öncelikle. Bu halkın kadınları DAİŞ çetelerince tecavüze uğrarken, çocuklarının cesetleri hala Şengal dağlarında taş altında iken, yaşlıların kafaları çocukların gözleri önünde gövdesinden ayrılırken, bu ülkeyi yönetenler, "Kobanê’yle Diyarbakır’ın, Ağrı’nın, Muş’un ne ilgisi var?" demek cehaletini ve cüretini gösterebiliyor.

32 gündür Kobanê’de yaşananlar AKP’nin Kürt sorununa yaklaşımını açıkça deşifre etti. Kuzey Kürdistan ve dünyanın birçok yerinde milyonlarca insan ayaktaydı. Bu bir vicdan ayaklanmasıydı; bu bir çığlıktı; bu bir öfke patlamasıydı; bu bir isyandı. Kuzey Kürdistan’ın tüm kent ve ilçelerinde yaşananları "vandalizm"le açıklayıp; bu halkın neden bu şekilde sokaklara döküldüğünü anlamamak, en basit tanımıyla klasik sömürgeci aşağılama yaklaşımıdır. Ha apoletli devlet, ha polis devleti vahşeti.
Öncelikle AKP şunu kendisine sormalıdır: "Bu halk 2 yıllık "çözüm sürecine" rağmen neden AKP’yi IŞİD’le aynı görmektedir?" İşte bu soruyu vicdanlı ve ahlaklı bir şekilde kendisine sorabilen ve yanıtını da doğru şekilde görmek isteyen bir AKP, yaşanan 35 ölümdeki sorumluluğun direkt kendisinde ait olduğunu anlardı. Eğer gerçekten çözüm sürecinin kalıcı barışla sonuçlanmasını istiyorsa da bunun için Kobanê’ye insani ve savunma yardımı için koridor açılmasını sağlar; yardımların kahramanca tarihi bir direniş sergileyen YPG’ye ulaşmasını engellemez; sınır boyunca evlatlarının nöbetini tutan halkın üzerine biber gazlarıyla saldırmaz; dahası ciddi bir insanlık suçu işleyerek 8 gün bir spor salonunda tuttuğu hamile kadın, çocuk, bebek demeden tekrar savaş bölgesine sınırdışı etmezdi. Yaralı DAİŞ çete mensuplarını hastanelerde tedavi etmez; batağa sağlanmış Ortadoğu ve Suriye politikalarının sonucu olarak "sırf Esad gitsin diye" DAİŞ’i desteklemezdi. Bugüne kadar DAİŞ’i Kürtlere yaptığı insanlık dışı vahşeti enden bir kelimeyle dahi olsa kınamadı? Neden sınır hattını hep gergin tuttu? Bu halkın öz evlatları her gün toprağa düşerken, hangi aymazlıkla kalkıp Kobanê için "düşüyor, düşmek üzere" açıklamasını yapıyor?
İşte tüm bunların sonucunda "artık Kürtlerin kaybedecek hiçbirşeyi yok" duygusuyla, yüzbinlerce insan sokağa döküldü. Bu toplumsal itirazı kalkıp bir "HDP açıklamasına" indirgemek, yaşananları amacından saptırmak için kullanılan bir argümana dönüşmüştür. Her toplumsal kalkışmada olduğu gibi yine devletin polisi provokasyon yaratmış; sonuçta bir Hizbullah-Kürt özgürlük hareketi anlaşmazlığı ve karşılıklı saldırısı varmış gibi göstermeye çalışmıştır. 35 ölünün onlarcası polis kurşunuyla ya da gaz fişeğiyle yaşandığı halde tek bir polis hakkında bir soruşturma başlatılmıyor. Katili de bulmuşlar kendilerince; öyle ya katil HDP! Böylesi bir yaklaşımı, vicdani olan hiç ama hiç kimse kabul etmez. AKP’nin tüm üst düzey yöneticilerinden birbiri ardında gelen provokatif, aşağılayıcı, yaşananları saptıran açıklamaların vicdanla ve çözüm süreciyle hiçbir alakası yoktur. AKP, kendisini sıyırıp, HDP tabanıyla Hizbullah tabanını birbirleriyle çatışsınlar diye sahaya sürmek istiyor. Bu çok tehlikeli bir yaklaşımdır. Kürtler buna düşmemelidir.
AKP, tüm Kürtlerin yüreğinin Şengal’de, Kobanê’de, Pirsus’da attığını bilmeli, sürecin barışçıl yöntemlerle çözümü için sorumlu devlet anlayışına bürünmelidir. Karşı taraf olan Kürt halkının evlatları cephede ayaklarındaki terlikle, üzerlerindeki yırtık pantolonlarla bu insanlık dışı vahşi sürüye karşı direnmeye her koşulda devam edecektir.
5 Ekim'de Kobanê’de tüm insanlık adına cephede düşen Hacer Tamur’un ardından babasının belirttiği gibi: "…kızım bir özgürlük çiçeği oldu.." Arin, Hacer ve burada adını sayamadığım tüm özgürlük çiçeklerinin aydınlattığı yolla bu halkın özgürlüğe kavuşacağı günler yakındır…