
Kürt Kadın Hareketi ile ilgili yeterince anlaşılmamış bir konu da; geliştirdiği kopuş teorisidir. Kürt Kadın Hareketi, son 30 yılda kendi mücadele örgütlerini ve araçlarını yaratan bir gerçeğe sahip. Aralıksız ve süreklileşen bu mücadele gerçeği içinde sistemi, aileyi, erkeği sorgulamakla birlikte köklü bir kopuşu yaşamıştır. Bu, mücadelemizin özgürlük düzeyinin derinleşmesini ifade etmektedir.
Kopuş derken toplumun dışında, kimsenin ulaşamayacağı adacıklarda yaşamaktan, kendimizi soyutlamaktan bahsetmediğimiz açıktır. Toplumsal sorumluluktan, mücadeleden kaçan böyle marjinal yaklaşımları benimsemediğimiz, eleştirdiğimiz bilinmelidir. Kaldı ki mevcut mücadele içindeki duruşumuz ve pozisyonumuzun da böyle olmadığı ortadadır.
Erkek egemen sisteme karşı donanımlı olmak açısından; erkekle özgür, eşit birliktelikler için kopuşun önemi ve gerekliliğini kendi deneyiminde yaşayan bir hareketiz. Burada kopuştan amaçlanan; erkekten ve sisteminden ideolojik ve zihinsel kopuşun sağlanmasıdır. Kadının kendisi olabilmesi için erkek sistemi tarafından verili olan her şeyden; zihniyetten, duygulardan, güdülerden köklü bir kopuşu yaşamasıdır. Çünkü beşbin yıldır kadın, erkek zihniyetine, erkek aklına, erkek karakterine göre şekillendirilmiştir. Kendisine ait olmayan bu şekillendirmeden kadının kopması kendi doğasına dönüş için zorunludur ve kadın kendi doğasına döndükçe kimlik ve kişilik kazanacaktır.
Deneyimimiz teoriyi doğruladı
Kendi mücadele pratiğimizde de açığa çıkardığımız önemli birikimler kopuş yaklaşımımızı çok daha fazla doğrular niteliktedir. Aileden, sistemden, erkekten kopmadan ne kendimiz olma temelindeki iradeleşme ne de kadın cinsi olarak ortak bilinçte ve özgün örgütlenmede buluşma gerçekleşebilirdi. Çünkü cins bilincinin, cins birliğinin ve cins iradeleşmesinin dayandığı ilke; kopuş teorisidir. Yani cinsiyetçi toplumdan ve onun zihniyetinden boşanmayan, bu anlamda erkek ve onun sisteminden ideolojik olarak kopmayan bir kadın, gerçek anlamda kadın özgürlük mücadelesi veremez. Aynı şey demokrasi arayışı içinde olan tüm toplumlar ve hareketler için de geçerlidir. Devletten, iktidardan, uygarlıktan ve onun bütün zihniyet kurumlaşmalarından kopmadan, devlet dışı örgütlenme sistemi ve zihniyeti olarak demokrasi geliştirilemez. Kadının aileden, erkekten ve onun sisteminden kopması, kölelikten, geleneksellikten kopması anlamındadır.
Kopuşa dayanmayan mücadele alternatif barındırmaz
Kölelikten köklü bir kopuş yaşamadan özgürlük yoluna girilemeyeceğine göre özgürlük mücadelesi veren her kadının öncelikle kopuşu ne kadar gerçekleştirdiğini sorgulaması zorunludur. Hem geleneksel aileyle, cinsiyetçi toplumla, egemen erkekle ve sistemiyle hem de kadın özgürlük hareketiyle birlikte olmanın mümkün olamayacağını kendi mücadele deneyimimizde de gördük. Çünkü ruhta, duyguda, düşüncede, güdüde, arayışta kopuş sağlanmadıkça, gelişecek olan; eninde sonunda erkeğe ve onun sistemi olarak aileye dönüştür. Kadının en çok düşürüldüğü kurum olarak aileyi çözümlemek, aynı şekilde patriarkal sistemi ve erkeği çözümlemek, bu temelde onlardan kopuşu ideolojik bir doğrultuya oturtmak mücadele stratejimiz gereğidir. Özcesi; kopuşa dayanmayan bir kadın özgürlüğü mücadelesi olamaz. Kopuş teorisine dayandırılmayan bir mücadele, içinde alternatif barındıramayacağı için yine mevcutla çok derinden çelişkili olamayacağı için liberal ve etkisiz olacaktır.
Fiziki kopuş kastedilmiyor
Burada kast edilen fiziki kopuş değildir. Kaldı ki erkek egemen sistemin ideolojik hegemonyası ve kadına içerilmiş kölelik dikkate alınarak, fiziki kopuşların olması da anlaşılırdır. Kadının cins bilincinin gelişimi temelinde erkek egemen sisteme karşı sorgulayıcı donanımlı ve örgütlü iradesini açığa çıkarmak açısından kadının erkekten, sistemden fiziki olarak kopacağı yaşam alanlarının olması önemli olmaktadır.
Kadın hareketi olarak da böyle bir deneyimi yaşayıp önemli sonuçlara ulaştığımızı belirtebiliriz. Yaşamın birçok alanında erkekten kopup örgütlenmeseydik; donanımlı ve iradi bir duruşla erkek yoldaşlarımızla dahi yürüyemezdik. ‘İyiye, güçlüye, özgür olana’ ulaşmak için benzeşerek erkekleşecektik. Nitekim böyle tuzaklara çokça düşüldüğü de bilinmektedir. Mücadelenin tüm alanlarında zorlanarak, düşe kalka iradi duruş açığa çıktıkça, kendimize ve cinsimize güvenimiz geliştikçe erkekle birlikte olmanın, mücadele etmenin gücünü kendimizde oluşturduk. Erkek egemen zihniyete karşı daha güçlü ve donanımlı mücadele edebildik. Kadının bu duruşu erkeği de zorladı, değişime uğrattı. Erkekliğini, egemenliğini konuşturacak alan bulamadı.
Kadın öncülüğünde erkeği değiştirme-dönüştürme projesi temelinde toplumsal özgürlük mücadelesi veren bir hareketiz. Bu anlamda cinse dayalı dar bir kopuşu ifade etmediğimiz mücadele gerçekliğimizden de anlaşılmalıdır. Bugün tüm mücadele alanlarında erkek yoldaşlarımızla birlikte mücadele yürüttüğümüz bilinmektedir. Ancak erkeğe benzeşerek, yedeklenerek değil; kendi kadın bakışımızla, farklılığımızla, iradesel duruşumuz ve özgücümüzle yürüdüğümüz açıktır.
Sistem dışı birliktelik
Sistemiçileşme eleştirimiz de kopuş yaklaşımımızda ifadesini bulmaktadır. Dünyayı erkek sistemine bırakarak, kendimize dar adacıklar oluşturmayı kastetmediğimiz anlaşılmıştır. Kadınlar, halklar olarak yaşam alanlarımızı genişletmek açısından sistemle, içinde mücadele etmek önemlidir. ‘İçinde birlikte’ ama sistemi yaşamayan, kopuşu sağlamış bir ‘birliktelik’ mücadele gücünü ve perspektifini yaratır.
Sistem karşıtı olduklarını iddia eden güçlerin -niyetleri böyle olsa da- neden kendi sistemlerini oluşturamadıkları, kapitalist sisteme eklemlenmekten kurtulmadıkları sorgulanmalıdır. Feminizm de sistemi bütünlüklü ele alıp sorgulamamış, sistemin bir mezhebi durumuna düşmüş, soldan eklemlenerek, sistemi yaşatan bir pozisyondan kendisini kurtaramamıştır. Bu gerçeklik görülmek ve aşılmak durumundadır.
Patriarkal düzene karşı olup da erkek egemen zihniyetin zirveleşme ve kurumlaşmasını ifade eden kapitalizmi sorgulamamak anlaşılır bir durum değildir. Yine kapitalist sistemi bazı boyutlarıyla sorgularken, onun yaşam anlayışından, tarzından kopmamak; bilgi yapılarından, kurumlarından bağımsız düşünememek, sistemin nefes boruları olmayı ifade etmektedir. Farklılıkları gören, kapsayan postmodern düşünce biçimi tüm kazanımlarına rağmen, bu farklılıkların birliğini sağlayan, bütünleyen egemen sisteme karşı bir mücadele gücüne, kendi sistem perspektifine kavuşmaması mevcut sisteme teslim olma sonucunu doğurmuyor mu?
Marjinallik meşrulaştırılmamalı
Özcesi feminist hareketlerin de sistemi parçalı ele alışı, bütünlüklü sorgulamayışı, buna göre tavır ve pozisyon geliştirmemeleri kendilerini sisteme eklemlenmekten kurtaramamıştır. Bu durum da; sistemiçileşmeyi ifade etmektedir. Jineoloji ile bu sistem içileşmeden çıkışın sağlanacağına inanıyoruz. Feminist hareket içinde de bunun arayışları ve eleştirileri vardır ancak daha da güçlenerek, harekette radikal bir dönüşümü yaratmak durumundadır. Çünkü başta Ortadoğu olmak üzere dünyada kadınların yaşadığı günlük katliamlar ancak böylesi bir arayışla önlenebilir. Feminizm artık marjinalliği meşrulaştırmaktan vazgeçecek iradeyi göstermelidir. Kadınları öldüren sistemlerin sınırları içindeki bir kadın muhalefeti, hiçbir soruna çözüm yaratamaz. Feminizmin yarattığı özgürlük ideali sadece belli bir elit kesimin tekeline bırakılmayacak kadar değerlidir. Son sömürgenin başkaldırısı olan feminizm, jineoloji ile kadınların özgürlüğünü gerçekleştirecek yeni bir formasyona kavuşacaktır.
PÎROZ NÛDA