Türkiye’de en fazla tartışılan konu paralel devlettir. Bir zamanlar derin devletten söz edilirdi. Bir görünür devlet, bir de devlet içinde örgütlenmiş ve en temel konularda ağırlığını koyan derin devlet olduğu söylenirdi. Türkiye tarihinde bu çok tartışılmıştır. Özellikle Türkiye’nin NATO’ya girmesinden sonra bu derin devletin dış boyutunun da olduğu vurgulanmaktaydı. Özellikle İtalya’da böyle bir örgütlenmenin olduğu soruşturma ve yargılamalar sonucu ortaya çıkmıştır.

Türkiye’de 1920’li yıllardaki karakol cemiyetinden bu yana bir derin devlet olduğu söylenmiştir. 1990’lı yıllarda Kürt halkının Özgürlük Mücadelesine karşı esas savaşın devlet içindeki derin güçler tarafından yürütüldüğü de bilinmektedir. Daha sonra bu örgütlenmenin Ergenekon olarak somutlaştığı ortaya konulmuştur. 2007 yılındaki soruşturma ve yargılamalar böyle bir oluşumun varlığı üzerinde kurulmuştu. Kuşkusuz AKP ve Fethullahçıların rövanşist yaklaşımları bu davaların içine karıştırılsa da böyle bir oluşum olduğu netleşmiştir. Kamuoyu böyle bir örgütlenmenin olduğuna inanmıştır.
Ancak bu örgütlenmenin esas kirli işlerini yürüttüğü Kürdistan’a bu soruşturma ve yargılamalar uzanmamıştır. Sadece Türkiye’deki faaliyetleri sorgulanmıştır. Bunlar da daha çok İslami kesimler ve AKP Hükümetine yönelik faaliyetlerdir. Kontrgerilla faaliyetleri de yürüten bu derin devlet Kürt Özgürlük Hareketi’ni ve sol güçleri tasfiye etmek için birçok komplo ve cinayet işlendiği halde bu faaliyetler dokunulmazlık zırhıyla kaplanmıştır. AKP Hükümeti zamanında da İslami çevreler ve hükümete karışmamak kaydıyla bu tür faaliyetlere izin verilmiştir.
Türkiye’de derin devlet denen güçlerin en fazla örgütlendiği yerler başta ordu ve polis olmak üzere yargı ve istihbarat alanıdır. Buralarda özel örgütlenmelere gidilmiştir. Yargı özellikle devlet için tehlikeli görülen Kürtler, solcular ve İslamcılara karşı kullanılmıştır. Bu çevrelerin her türlü eylemi ve faaliyeti suç kapsamında görülmüş ve kovuşturulmuştur. Aleviler ise esas olarak mahalle baskısı denilen toplumsal baskı altında tutulmuş, gerektiğinde yargı ve polis zoru da devreye sokularak devlet politikası doğrultusunda inanç soykırımına uğratılmaya çalışılmıştır. Türkiye’de mahkemelerin muhalifler üzerinde Demokles’in kılıcı gibi nasıl sallandırıldığı bilinmektedir. İstihbarat örgütlerinin operasyonel birimleri ise birçok komplo ve suikastin örgütlendirilmesinde yer almıştır. Türkiye’de açığa çıkarılmayan birçok cinayet ve katliam bu birimlerin eseridir. Bunlar, Türkiye’de birçok yazılmış, çizilmiş, ciltler dolusu kitaplara konu olmuştur. Bu nedenle devlet içinde derin güçlerin kontrgerilla faaliyetleri yürüten birimler olduğu konusunda kimsenin kuşkusu kalmamıştır. 1990’lı yıllarda Kürtlere uygulananlar bunun en somut ve çarpıcı kanıtlarıdır.
Cumhuriyetle birlikte kurulan derin yapıyla 1980 12 Eylül’ünden kurulan derin yapı arasında farklılaşma başlamıştır. Özellikle de reel sosyalizmin dağılmasından sonra hedefler konusunda da değişiklikler yaşanmıştır. Özellikle AKP iktidarıyla birlikte devlet içinde tümden yeniden şekillendirilen bir durum ortaya çıkmıştır.
12 Eylül’le birlikte Türk devleti karakterinde değişiklik yapılmaya başlanmıştır. Derin devletin içine İslami bir kanat alınmaya başlanmıştır. Bu da Fethullahçılardır. Fethullah Gülen’in 1960’lı yıllardaki Komünizmle Mücadele Dernekleri döneminde CIA ve MİT’le girdiği ilişkiler 1980 sonrası devletin içine özellikle yargı ve polis kurumları içine taşınmıştır. Türkiye’nin İslami toplum yapısı nedeniyle bu toplumu daha iyi kontrol etmek için böyle bir yapılanmaya ihtiyaç duyulmuştur. Hatta ABD ve NATO’nun Türkiye’deki böyle bir karakterdeki ajan örgütlenmesini tüm Ortadoğu’yu kontrol etmede kullanmak istedikleri bugün Fethullahçılara verilen rolden anlaşılmaktadır.
Kuşkusuz bu değişim veya mutasyon hemen olmamıştır. Adım adım, sindirile sindirile devletin çeşitli kademelerine yerleştirilmiştir. Zaten Fethullahçılar başından beri her yerde Mason locaları gibi çalışmaktaydılar. Devlet içine yerleşmeleri ve yerleştirilmeleri de böyle olmuştur.
1990’lı yıllarda Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürütülen kirli savaşta eski derin güçler yeni derin güçlerle ortak çalışmışlardı. Ancak klasik iktidar blokları ve eski derin güçler 1990’lı yıllarda esas güç olarak öndeydiler. Sistemi esas olarak kendilerinin koruduklarını düşündükleri için dokunulmazlık kazanmışlardı. Fethullahçılar da her yerde bunlara hizmet ediyorlardı.
AKP Hükümetinin iktidara gelmesiyle durum değişti. AKP ABD’nin ve Batının da desteğini alarak eski iktidar bloklarını ve onların derin devletini dağıtmaya yöneldi. Bunda en büyük müttefiki de devlet içine belli düzeyde sızmış Fethullahçılar oldu. AKP iktidarını güçlendirmek için dış güçlerin ve Fethullahçıların desteğini alırken, Fethullahçılar da AKP Hükümetinin desteği doğrultusunda AKP ile kurdukları ittifaka dayanarak devletin temel kurumlarına daha fazla yerleşmeye başladılar. Özellikle polis ve yargıya daha yoğun girdiler. Öyle ki, İstanbul başta olmak üzere birçok yerde polis ve polis istihbaratlarını bizzat Fethullahçılar ele geçirip yönetmeye başladılar. Yargıda da aynı biçimde etkilerini arttırdılar. Ergenekon ve KCK gibi davaların tümünde bu kesim aktif rol oynadı. Kuşkusuz tüm bunları AKP’nin siyasi kararı ve onayıyla yaptılar. Yine propaganda da esas rolü oynayarak siyasi ortamı etkilemede belirleyici hale geldiler.
AKP, devleti kendi ideolojisi ve siyasi projesi temelinde şekillendirmek isterken, Fethullahçılar ise devletin temel kurumlarında hakim olma çalışmalarını bu ortamda çok etkili biçimde sürdürdüler. 12 Eylül 2011 anayasa referandumu AKP’nin devleti, Fethullahçıların ise devletin temel kurumlarını ele geçirmesinin temel dönüm noktası oldu. 12 Eylül referandumu esas olarak bu amaçlar için yapılmıştı. Kesinlikle demokrasi ve özgürlükleri genişletmeyle ilgisi yoktu. Yeni hegemonik güçlerin kim olacağının netleştirme hamlesiydi. Bu referandum döneminin en büyük propaganda gücünün Fethullahçılar olduğu açıktır. “Yetmez ama evet” söylemi altında çok geniş çevreleri de bu referanduma seferber eden yine onlardı.
Referandumla birlikte Fethullahçıların devletin temel kurumlarını ele geçirmesinin önü sonuna kadar açıldı. Özellikle devletin sahibi ve yönlendiricisi olmada belirleyici olan yargı tamamen bu güçlerin eline geçti. Zaten polisler önemli oranda kontrolleri altına girmişti. Böylece istedikleri güce ve çevreye operasyon yapma ve önlerindeki engelleri temizleme gücüne ulaştılar. AKP ile çelişkileri de bundan sonra başladı. 12 Eylül referandumundan bir süre geçtikten sonra AKP ile aralarında sorunlar ve karşı karşıya gelmeler birçok alanda ortaya çıktı. AKP Fethullahçıların kendilerini etkili kılma ve AKP’yi kuşatma politikasını gördüler. Bunu frenlemeye başladılar. Nitekim 2011 genel seçimlerinde Fethullahçılara fazla yer vermeme politikası yürüttüler. Kendilerine daha fazla bağlı olanları tercih ettiler.
Oslo tutanaklarının açıklanması ve MİT müsteşarına yönelik operasyonu da Fethullahçılar yaptılar. Bu olay AKP ile Fethullahçılar arasındaki savaşın şiddetlenmesine yol açtı. Fethullahçılar MİT’i ele geçirmeden devlet içindeki yerleşmelerinin tamamlanmayacağını gördüler. MİT’i de ele geçirip devleti tümden yönlendirmenin imkanına kavuşmak istediler. MİT’i ele geçirmedikleri takdirde devlet içine yerleşmeleri zayıf kalacaktı. Bu nedenle MİT müsteşarını devirme hamlesi yaptılar. Ancak AKP Fethullahçıların devleti tümden ele geçirmek istediğini görünce bu hamleye direndi. Yine emniyete bazı atamalar yaparak Fethullahçıların etkisini kırmaya çalıştı. Bu çatışma bile görünürdeki devlet ile paralel devletin varlığını gün yüzüne çıkarmıştı.
Kuşkusuz Fethullahçılar bu düzeyde paralel devlet olma imkanına AKP iktidarı döneminde kavuştular. Eskiden de devlete yerleşmeleri vardı, ama bu kadar değildi. AKP kendi iktidarı döneminde Ergenekon’a yönelirken Fethullahçılar en büyük destekçisiydi. Hatta en önde sipere sürdüğü güçtü. Özellikle Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı sürdürdüğü savaş da en fazla Fethullahçılara bırakılmıştır. Bu nedenle Kürdistan’daki vali, emniyet müdürü ve istihbaratın çoğunluğu bunlara bırakılmıştır. Yargı da Kürdistan’da Fethullahçıların kontrolü altındadır.
AKP ile Fethullahçılar kirli işleri birlikte yapmışlardır. Ama bu ilişki süresince Fethullahçılar kendilerini ayrı bir güç olarak örgütlemişlerdir. Bu konuda ABD’nin desteğini almışlardır. İsrail’le ilişki içinde olmuşlardır. Yahudi lobileri dışında Rum ve Ermeni lobilerini de yanlarına almışlardır. Bu nedenle Fethullahçıların paralel devleti birçok yönüyle de bu güçlerin istediği doğrultuda hareket etmiştir. ABD ve lobiler gibi esas destekçilerinin politikalarını izleyeceği açıktır. Çünkü bu güçlere dayanarak paralel devlet gücü haline gelmiştir.
Fethullahçılar AKP’nin Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürüttüğü savaşın en önünde olmuştur. Kürt Halk Önderinin sorunları Türkiye sınırları içinde siyasal yollarla çözme çabalarını da en fazla da Fethullahçıların içinde yer aldığı paralel devlet sabote etmek istemiştir. Özellikle Kürt Halk Önderinin Türkiye siyasetinde etkili olmasını istememişlerdir. Bu nedenle Kürt Halk Önderinin çabalarını boşa çıkarmak için her yol ve yönteme başvurmuşlardır. Çünkü bu paralel devletin arkasındaki güçler Kürt sorununun çözümünü istemiyorlar. Onların istediği, çözümsüzlüğün sürmesi, Türkiye ve Kürtlerin sürekli savaş içinde olmasıdır. ABD kendi politikalarını bölgede en iyi böyle yürütmektedir. İsrail bölge politikalarını ve Türkiye üzerindeki etkisini en iyi böyle bir çatışma ortamında yürütmektedir. Rum ve Ermeni lobileri Türkiye’den böyle bir ortamda taviz koparma imkanı bulmaktadırlar. Bu nedenle Fethullahçılar ve paralel devlet bir yönüyle de ABD, İsrail, Rum ve Ermeni lobilerinin Türkiye’deki taşeronu gibi çalışmaktadırlar. Aslında bu paralel devlet yeni değildir.
Türkiye cumhuriyeti tarihi boyunca da devlet içinde Türkiye ile Kürtlerin sürekli çatışma içinde olmasına neden olan güçler vardır. Türkiye Kürt sorununu neden çözmüyor denilirken bu gerçekliğin de görülmesi gerekmektedir. Türkiye de bağımsız ve iradeli bir siyasi güç olmadığı için Kürt sorunu çözülmüyor. AKP’nin Kürt sorununu çözememesinin nedeni de budur. Bu da Türkiye’yi dış güçlere bağlama ve Kürtleri de kullanma durumunda tutan siyasi kısır döngünün devam etmesini sağlamaktadır.