37. İstanbul Film Festivali’nde kazandığı En İyi Belgesel ödülünün ardından 55. Ulusal Yarışma’da SİYAD En İyi Film Ödülü’nün de sahibi olan Parçalar, Rojda Akbayır’ın ’80 darbesinden bir ay önce Dersim Hozat’tan yurtdışına iltica eden ve bir daha hiç arkasına bakmamış babasına doğru çıktığı yolculuğun filmi.
Dersimli yönetmen Rojda Akbayır, düşünüp hatırlamaya çalışmanın travmalarla baş etmek için yeterli olmadığının farkında. 1938 katliamı, 1980 darbesi, 1990’lar, köy boşaltmalar gibi Kürdistan’ın büyük toplumsal travmaları aynı zamanda onun kişisel tarihinin de travmaları.
İstanbul Film Festivali 2018 Ulusal Belgesel Yarışması’nda “En İyi Belgesel” ödülüne layık görülen Parçalar, yönetmenin kişisel tarihine ait parçalarını tamamlamak, ailesi ile yüzleşmek ve babasıyla hesaplaşmak için çıktığı bir yol ve yolculuğun hikâyesi.
Film aile, göç, yerinden olma, yüzleşme kavramlarını irdeliyor. Bu duygusal yolculukta yönetmen, sadece kendi geçmişiyle değil aynı zamanda yakın tarihimizle de yüzleşiyor.
Babasının peşinde giden kadın
Dersimli olan yönetmen Rojda Akbayır’ın büyükleri 1938 kıyımı sonrasında memleketlerinden göç etmek zorunda kalmış insanlar. 12 Eylül 1980 tarihindeki askeri darbe sonrasında da ebeveyni ve kendisi için ayrıca zorlu bir süreç başlamış. Siyasi mücadelede aktif rol aldığı için Avrupa’ya kaçmak zorunda kalmış bir baba, onun peşinden giden bir anne ve akabinde parçalanan bir aile.
Yönetmenin, kişisel tarihini didiklerken seyirciyi özel hayatına dahil etmesi cesaret gerektiren bir iş. Rojda annesine kısa bir süre sonra kavuşmuş olsa da babasıyla ilişkisi tamamıyla kopmuş olduğundan ömrü boyunca hissettiği eksikliği doldurabilmek için yola koyuluyor. Devrimci ruhun her şeyden önce insanın kendi ailesinde hissedilmesi gerektiğini savunan yönetmen babasını sorguluyor, ona söz hakkı tanıyarak hikayenin eksik parçalarını tamamlamaya girişiyor.
Travmanın ağrısı
Arşiv fotoğrafları ve görüntülerinin desteğiyle film bize maziyi yaşattığı gibi yüzleşilmesi zor meselelerin tartışıldığı röportajlarla da seyirciyi duygulandırıyor.
Yönetmen Rojda Akbayır, “Ailemin yaşadığı ama benim tanık ya da mağdur olmadığım travmaların ağrısını nasıl oluyor da taşıyabildiğimi ve bunlarla nasıl baş edeceğimi bulmaya çalışıyordum” diyor.
Rojda’nın babası 1980 askeri darbesi öncesinde yurt dışına kaçmış. Sonrasında annesi ve babası boşanmış, yıllar içerisinde aile Dersim, İzmir, Almanya ve Fransa derken parçalara ayrılmış.
Fotoğraftaki adam babamdı
Bantmag’a konuşan Rojda, belgeselinde bu parçaları sinemaya aktarma kararını şöyle anlatıyor:
‘’12 Eylül ile ilgili bir film yapmayı hep istiyordum. Ama kendi ailem üzerinden bir film yapmayı düşünmemiştim. Bir gün kuzenim beni aradı ve babamın kanser olduğunu, ameliyat olmadan önce Türkiye’ye ailesiyle birlikte geleceğini ve benimle görüşmek istediklerini söyledi. Uzun süre düşündükten sonra görüşmeye karar verdim. Böylece ailesiyle, kardeşleriyle tanıştım. Sonra babamın eşi Sandrine beni Facebook’tan ekledi. Facebook’tan onları takip etmeye başladım. Çocuklarıyla kampa giden, tatil yapan ilgili bir baba vardı orada. Bu benim için tuhaf bir duyguydu. Fotoğraflardaki adam benim babamdı ve ben sanki benim için asla gerçekleşmeyecek bir olasılığa bakıyor gibi hissediyordum. Sonra hikâyenin burada olduğunu fark ettim. Benim ailemin parçalanmışlığı ile 12 Eylül’e daha içeriden, daha kişisel bakabilirdim. Ama yapmak için cesaretim yoktu, hikâyenin çok içerisindeydim. Duygular çok yoğundu, korktum. Sonra hikâyeyi arkadaşlarım öğrendi ve beni yüreklendirdiler ve her aşamasında benimle oldular.’’
Kişisel yüzleşmeler
Rojda’nın babası Avrupa’ya kaçtıktan sonra bütün geçmişini geride bırakıp kendine yeni bir hayat kurmaya çalışmış. Rojda şöyle anlatıyor:
‘’Filmin çekimlerine başladığımız andan itibaren kendi hafızamı yoklamaya başladım. ‘Babamın yokluğunu ilk ne zaman hissettim, doğduğum topraklarda daha çocukken, politik ortamı fark ediyor muydum, 80’e dair hafızam nasıl oluştu, 90’larda ne yapıyordum, 38’i nasıl öğrendim...’ gibi soruların cevaplarını bulmaya çalıştım. Bu soruları cevaplamaya çalışırken, bazı duyguları anımsadığımı fark ettim. Babaannemi düşünürken yılanlı bir masalı hatırlıyordum, ama bizimle Zazaca konuşuyordu. Ya da babamla ilgili ilk anımı hatırlamaya çalıştığımda, annemin iki yıl sonra Almanya’dan Türkiye’ye döndüğünde hazırladığı kahvaltı sofrası bir imaj olarak aklımdaydı. Travmaların üzerinden uzun zaman geçmişse ya da travmanın doğrudan mağduru değilsem, nasıl oluyor da ağrısını bu kadar derinden hissedebilirim, anlamaya çalışıyordum.
38, 80’lar, 90’lar Türkiye’deki büyük toplumsal travmalar, aynı zamanda benim kişisel travmalarım bunlar, bu olayların bir kısmına tanık olmadım. Ama kaybın acısını doğrudan yaşamasanız da ağrısını taşıyorsunuz. Kişisel yüzleşmeler elbette ki önemli, ama bu olayların ağrısını tüm toplumun hissettiğini ve yüzleşmeden, özür dilenmeden, hesap sorulmadan yolumuza devam edemeyeceğimizi, sağlıklı olamayacağımızı biliyorum. Hafıza dediğimiz şey tüm bu meseleleri, hiç beklemediğiniz anlarda karşınıza çıkarıveriyor, bir adım atmanız için, iyileşmeniz için sizi zorluyor.
Üç kuşak sürgün
Film boyunca yönetmen kamerasıyla yolları takip ediyor. Bu tekerrür halinin kişisel olarak ne anlama geldiğini Rojda, ‘’Şu an İngiltere’ye yerleşmeye çalışıyorum. Tarihin tekerrürü kişisel hayatımda da tamamlandı böylece. Babamın babası sürgüne gönderildi, babam 80’de yurtdışına kaçtı, 90’larda köylerin boşaltılmasıyla ailem tekrar bir sürgün hali yaşadı, ben de şimdi yurtdışında yeni bir hayat kurmaya çalışıyorum. Ne diyebilirim bilmiyorum doğrusu.’’
KÜLTÜR SERVİSİ