Yılmaz Güney ve Costa Gavras’la çalışıp onların filmlerinde oynadıktan sonra güzel bir filme de imza atıyor Ahmet Zirek.
Zirek’in Pari(s) d’exil filminde insani bir sıcaklık fışkırıyor adeta.
Dünyanın ayrı kıtalarında kopuk kupuk yaşayan Kürt sanatçılarından birine samimi bir şahitliği anlatıyor film. Zirek’in kendi yaşamı, aslında yurdundan koparılmış binlerce insanın hikayesini anlatır film. 25 yıl önce Hakkari’den çıkmış bir daha geri dönememiş, vatandaşlıktan atılmış, Avrupa’nın ‘kültür merkezi’ Paris’e gelip bir anda kendisini milyonlarca insanın içindeki yalnızlığına götürüyor film. Oğlunu köyüne göndererek ailesine tanıştırmak isteyen bir babanın sürgün notları, zaman zaman acı dolu Kürdistan diasporasına ışık tutuyor. Gerçek bir politik mülteci ve diğer mülteciler arasındaki farkı görmek isteyenler bu filmi izlemelidir.
Avrupa’ya ekonomik nedenlerden dolayı gelenler ışıltılı hayatın içinde savrulmayı yaşarken birçok değerden ve kültürel çalışmadan uzak bir yaşam sürebiliyor, ‘mutlu’ olabiliyor. Siyasi sığınmacılar ise mutluluktan uzak ve yalnızdırlar. Politik mültecinin içine düştüğü handikapı anlatır aslında bu film. Onu para mutlu etmez. O her an ülkesindeki politik gelişmelerle yaşar. Siyasal süreç iyiyse o da iyidir. Süreç kötüyse onu yürekten hisseder ve Paris’in ışıltılı yaşamı bile onu mutlu etmeye yetmez. Zirek sanatçıdır, o ancak sanatıyla mutlu olabilir. Zira filmde onu mutluyken gördüğüm tek sahne köyüne telefon etmek için Chaplin taklidi yaptığı sahnedir. Taklit esnasında oradan geçen biri yere bir kaç kuruş demir para atar. Zirek büyük bir sevinçle parayı kaptığı gibi kart alıp telefon kulübesine koşar.
Suskunluğu tercih eden sahnelerde de Kürt diasporasının yürek sızısı, yalnızlık, çaresizlik sorgulanır.
Zirek ‘düşün ki’ kitabından da sitasyonlar yaptığı filmde yurtsuzluğu adeta şiir tadında anlatmış. Mülteci olma durumunu kitabından yaptığı pasajlarla destekleyen Zirek, içine düştüğü depresyon halini yöresel kıyafet ve kültürel imgelere sığınmakla buluyor. Yurtsuzluk özlemi içinde yer yer kullanılan toprak metaforu sanatçının içindeki Kürdistan özlemine tekabül ediyor. Sürekli geri dönüşler yapılarak anlatılan hikaye içiçe o kadar güzel örülmüş ki umut, sürgün olma psikolojisi, hayal ve gerçek hep bir arada. Hangisi nerede başlıyor nerede bitiyor kestirmek zor. Aslında bu bile sürgün bir politik mültecinin psikolojisini anlatmaya yetiyor.
“Pari(s) d’exil” filmi vesilesiyle Kürt sanatında sorgulamak istediğim Kürt tipine gelince. Özellikle Kürt sinema ve tiyatro eserlerine Kürtler hep mazlum, yenik, suskundur. Sevgili Zirek’in filminde de bu böyledir. Fakat buradaki suskunluk ve yenik olma durumu filmin hikayesiyle birebir örtüşüyor. Zaten ülkesinden 25 yıl ayrı yaşayan, diasporada da annesini kaybeden, sevdiklerinden uzak, ülke hasreti çeken birinin yaşadığı süreç bunu gerektiriyor. Umarım bu ruh hali, yeni filmlerimizde üzerinde düşünülen bir öğe olur. Acı, özlem, telli sınırlar ve yurtsuzluk sanat eserlerimize daha çok konu olacağa benziyor. Bir gün yeterince öfkeyi, hasreti, trajediyi haykıran filmler yaparsak kazanan, kendisinden emin bir Kürt tipi neden olmasın Kürt sinemasında. Bu vesileyle sevgili Zirek’i yürekten kutluyorum. Diasporada uzun metrajlı bir film yapmanın ve her türlü aşamasıyla birebir ilgilenmenin zorluklarını bilen biri olarak “Pari(s) d’exil” filminin yolu açık olsun. Emeğine, yüreğine sağlık sevgili Zirek...
Pari(s) d’exil
Geçen hafta Paris’te bir sürgün hikayesini anlatan film izledim. Tanıdık bir Kürdistan hikayesi. Yer yer hüzünlü, trajik, bazen komik, bazen suskun, özgürlüğü, aidiyeti sorgulayan bir film.