9 Ocak Paris Katliamı'nın yıl dönümüne iki gün kala yani 7 Ocak'ta Paris'te Charlie - Hebdo dergisine saldırı oldu. 12 kişinin yaşamını yitirdiği bu vahşi saldırıyı kendisine insanım diyen hiç kimsenin kabul edebileceği düşünülemez. Ve biliyorum ki Paris'te 9 Ocak 2013'te katledilen üç devrimci kadın da, 7 Ocak'ta yapılan katliamı kınardı. Çünkü bu devrimci kadınlar, kadın özgürlüğüne dayalı, özgür, demokratik bir toplum yaratma amacı ile yola çıkmışlardı. Onların hayalinde ki demokratik toplum farklılıkların, ortaklaştığı bir toplumdu.  
Ataerkil zihniyetin üretimleri olan DAİŞ gibi oluşumların hiç bir inançla hareket etmedikleri, tam aksine insanların inançlarına, inandıkları mekanlara saldırdıklarını Ortadoğu'da gördük. Yine katletmekten başka hiç bir hedefleri olmadıklarını da zaman içerisinde daha fazla anlaşıldı. Ancak bu saldırılar şöyle bir sonucu ortaya çıkarıyor: karşıtlıkların bilinen etki-tepki ikileminin yarattığı toplum içerisinde ki ayrışma, bu tür saldırılar ile birlikte derinleşmektedir.
Oysaki birlikte yaşayan topluluklar da kimin neye inandığı hiç bir zaman öncelikli bir sorun olmamıştır. Topluluklarda esas belirleyici olan insanların ilişkilerinde; iyi- kötü, ahlaklı-ahlaksız, saygılı-saygısız, mertlik-namertlik vb gibi toplumsal değer yargıları daha belirleyicidir. Hangi halktan oldukları da bu değer yargıları içinde ele alınmaktadır. "Bizim bir komşumuz, arkadaşımız vs. iyi insanlardı veya..." gibi lafları herkes duymuştur.
 İnsanların birbirini kabul noktası insani değerlerle bağlantılı olmuştur tarih boyunca. Ancak ekonomik, siyasal ve iktidar gibi çıkarlar için dışarıdan pompalanan ve kışkırtılan düşüncelerle inançlar, halklar biribirine düşman haline getirilmektedir.
Ortadoğu'da derinleşen mezhep savaşları, Avrupa'da din savaşlarına dönüşür mü? Ya da bu saldırı yine çıkar sahiplerinin organizesi olarak gelişti ve sonrası için hazırlanmış senaryolar mı devreye konulacak? Ya da bizler, yani toplumun büyük çoğunluğu kıssasa kıssas anlayışına seyirci mi kalacağız? Soruları çoğaltabiliriz, ama esas olan bu sorular karşısında nerede durduğumuzdur.
Bu sorulara en doğru cevabı verenlerden biri Lübnanlı yönetmen Nadine Labaki; 2011 yapımı 'Peki şimdi nereye?' adlı filmi ile veriyor aslında.
Film küçük bir köyde geçiyor ve küçücük bir din kavgasının, büyük bir savaşa dönüşme riskine karşı kadınların barış mücadelesini anlatıyor. Bazı yerlerinde cinsiyetçi yanları eleştiri konusu olsa da genel anlamda kadınların acılarını yüreğine basarak barışı nasıl korumaya çalıştıklarını, insanlar için öncelikli olanın ortak yaşamı olduğunu çok somut göstermekte.
Nadine Labaki'nin filminde korumaya çalıştığı barış, bedeli çok ağır olsa da toplumların ihtiyacı olan en önemli şeylerden biri. Toplumların inanç, kimlik, dil gibi farklıklarına açık, hoş görülü, saygılı, çoğulcu ve demokratik bir zihniyet ve toplum, DAİŞ veya aynı zihniyeti taşıyanlar oluşumları engelleye bilir. Yine çıkar çevrelerinin, toplumların farklılıklarını katliam gerekçesi yapması, ekonomik, siyasal çıkarları için kullanmasının önüne geçebilir.
O halde herkesin şunu sorması gerekiyor? Bu katliamlar karşısında halkların, inançların ortak yaşamı için ne yapılmalı?