Yağmur hafif çiseliyordu, sanki uğurlayacağı üç fidanına ağlıyordu bulutlar. Biri Leyla, biri Fidan, biri Sakine’ydi.

Biri gençliğin ve enerjinin sembolü, biri Paris diplomasisinin, Fransa Cumhurbaşkanının beğenisini kazanmış kadife gülüşlerin sembolü, biri de Diyarbakır zındanlarında tutsaklara kendi pislikliklerini yediren zihniyetin suratına tükürecek kadar yüceleşen bir tanrıça. Üç fidan yani, üç kadın, üç koca yürek. Anlaşmışlardı sanki, zulme karşı üç kuşak Kürt Özgürlük Hareketi’nde buluşmuştu. Üç jenerasyonu temsil eden tanrıçaların hunharca katledilmesi tesadüf olabilir miydi acaba.   Gare de l’est, sabah saatlerinden itibaren dolmaya başladı. Binleri bulan topluluk, kısa zamanda onbinleri aştı, yürüyüş başladığında bir ucu bir kaç kilometre uzaklıkta olan bir kuyruğa dönüşmüştü. O gün onur günüydü belli ki. Her kesimden, her düşünceden, PKK’lisi ve olmayanı, Fransız, Ermeni, Filistin, Türkiye solundan, Alevi dernekleri federasyonundan ve daha onlarca kurum yağmura inat yürüyordu.
Paris üç fidanına yürüdü o gün. Paris, ‘üç aldınız biz yüz bin olduk’ dedi o gün. Oysa yağmur anons edilmişti ama o sadece hafifçe çiseliyordu üç fidanına yürüyen yoldaşların üstüne. Çünkü biri Sakine’ydi, PKK’nin önder kadrosuydu o, direnişiyle Diyarbakır zindanlarını dar etmişti Esat Oktay Yıldıran’a. Biri Rojbîn’di, o Paris’e hep kadife gülüşlerini sunmuştu, Paris sokaklarını karış karış gezmiş, diplomasi tafiğinin en stresli anlarında bile kadife gülüşlerini eksik etmemişti Paris sokaklarına. Avrupa Parlamentosu, Brüksel diplomasisi ondan sorulurdu. Bir kaç hafta önce Batı Kürdistan ile ilgili Fransa parlamentosunda düzenlenen konferans yine onun eseriydi. Bu da en son görüştüğümüz tarih oldu. Öncesinde, Diyarbakır Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş Paris’e geldiğinde Champs-Élysées’de (Şanzelize) Rojbîn’le yine bir aradaydık. Yüreğin kurusun Erdoğan! Nasıl oldu da bu yüreğe terörist diyebildin.
Biri de, Ronahî’ydi. Körpe yüreği yurtseverliğe gönül vermiş, gençliğinin en güzel yıllarını halkına adamakla taçlandırmış koca bir yürek. İsmine inat fırtınalı bir hayatı olan Sakine’yi Paris’te bir kaç kez görmüş ama pek sohbet etme şansım olmamıştı. PKK’nin hayatta kalan son 5 kurucu üyesinden biriydi. O bir efsaneydi, ama sadece kurucu üye olmaktan kaynaklı değil, Diyarbakır zindan direnişlerinde hiçbir zaman iradesini teslim etmeyerek tanrıçalaşan duruşu, parti içinde kendisine has üslubuyla kadın hareketine öncülüğü ve Alevi felsefesine olan bağlılığıyla efsaneleşmişti. Işıklı şehir, isyankar şehir Paris hiç bu kadar derin bir yasa bürünmemişti. Gökkubbe ağlıyordu usulca üç tanrıçasına. „Paris sokakları nice halkların haykırışına sahne olmuş, ama hiçbir halkın haykırışı bu kadar kazınmamıştı sokaklara“ diyordu Fransa İçişleri Bakanı Manuel Valls.
Din, dil, ırk, ideoloji farkı gözetmeksizin her kesimden insan üç fidanına yürüdü, bu son olsun diyorlardı. ‘Kürtlerin kadersizliği’ diyordu Cengiz Çandar buna. Evet kadersizlikti. Paris’te yapılan yürüyüşte bizi metro raylarının altından yürüttüler, lobimiz güçlü olsaydı bu bize reva mıydı? İlk gün dünya basınında yer alan haber ikinci gün, Fransa’nın birçok yayın organında dördüncü sıraya bile girmedi. 3 yahudi çocuğu Toulouse’da öldüren Mohammed Merah olayı haftalarca manşetlerden inmedi. Üç Kürt kadın için iki gün bile fazla geldi manşetler. İşte burda lobinin gücü ortaya çıkıyor. Yahudi lobisi baskı yapınca olay bir haftada çözüldü, Merah etkisiz hale getirildi. 9 Ocak’ta katledilen üç kır çiçeği olayının izleyeceği aydınlanma süreci, Fransa’nın Kürtlere yeni süreçte biçtiği rolün göstergesi olacaktır.