
HDP de dâhil olmak üzere Türkiye ve Kürdistan’daki siyasi güçlerin çoğu 7 Haziran sonrası AKP’nin sandalye sayısının azalacağını ama 276’nın üzerinde kalacağını, haliyle zayıflamış AKP’nin tek başına hükümet kuracağını tahmin ediyordu. Bu beklentinin gerçekleşmemesi, hakiki bir siyasi kriz doğurdu. Bu kriz, AKP’nin seçim öncesinde Erdoğancılar ve değişim isteyenler ayrışmasıyla su yüzüne çıkan AKP’nin iç krizi ile 7 Haziran akşamı iç içe geçti. O gece, Türkiye siyasi tarihinin son parti-devletinin çözülme sürecini HDP, beklenenden erken başlatmış oldu. Orta vadede çözülmeyi öngören Erdoğan, Başkanlık Sistemi üzerinden 13 yılın birikimini siyasi üstyapıyı dönüştürerek uzun vadeye yaymayı planlamıştı. HDP buna engel oldu. Erdoğan’ın önümüzdeki süreçte hızlı bir şekilde kendince en doğru ve radikal kararları alması durumunda bile eski gücüne kavuşması artık oldukça zor bir olasılık.
7 Haziran gecesinden bu yana koalisyon olasılıkları AKP-MHP ve AKP-CHP ekseninde hararetle konuşuluyor. Erdoğan’ın vereceği koalisyon kararında çözüm süreci, parti-devletin ayakta kalabilme koşulları, olası erken seçim projeksiyonu, Orta Doğu konjonktürü ve sermaye gruplarının talepleri gibi faktörler etkili olacak. Yakın gelecek senaryolarına dair tüm parametreleri ve olasılıkları ortaya koysak bile siyasi realite Erdoğan’ın kendisinde şekillenecek. Ne olacağına dair haftalardır AKP dışı faktörlerin belirleyiciliği konuşulsa da, parti-devlet içi dinamiklerin esas belirleyen olması muhtemel. Yani, hakkında tam anlamıyla fikrimizin olmadığı iç ilişkiler ve çıkarlar dengesi, süreci belirleyecek. Koalisyon ihtimalleri üzerine analiz yapmak hala akan nehre taş atmak gibi. Ses getiriyor ama suyun akışına etkisi yok. Diğer yandan akan suyun hangi şiddette nerelere çarpabileceği, nasıl dağılacağı ve hatta yönünün değişme ihtimalleri üzerine konuşmanın koşulları mevcut.
7 Haziran krizinin Erdoğan’ın yönettiği parti-devlet üzerinde yarattığı ve yaratacağı bir dizi sonucu netleştirmekte fayda var. Birincisi, Erdoğan’ın; AKP teşkilatı, bürokratik kurumlar, destekçi sermaye grubu, AKP adına taşeronluk yapan İslami cemaatler ve medyadan oluşan parti-devlet üzerindeki tahakkümü artık zayıflayacak. Eşik aşıldı. AKP hala bir dava hareketi olsaydı, bu iniş süreci AKP’ye sadık parti-devlet-sermaye yapılanmasının birbirine kenetlenmesi sonucunu da doğurabilirdi. İdeolojik harcı bozulmuş, son yıllarını tam anlamıyla siyasi-ekonomik çıkar ilişkileri ve güçlü liderlik kültüyle sürdüren bu parti-devlet aygıtlarının kenetlenebilme ihtimali zayıf. En temel sebebi ise merkezi karar verici aygıt olan, kitleler nezdinde hala ciddi bir sembolik gücü olan, yapıyı ayakta tutan lider ve her zaman kazandıran Erdoğan’ın ilk kez kaybetmesidir. Siyasi, ekonomik ve toplumsal varoluşu AKP iktidarı ile göbekten bağlı olan çekirdek korunacak olsa da, Erdoğan’ın siyasi liderliği sorgulanır hale geldiğinden parti-devlet çözülmeye devam edecek. İkincisi, şimdiye kadar her orta veya büyük ölçekli krizde Erdoğan’ın ağzının içine bakarak hareket etme prensibiyle çalışmaya alışmış parti-devlet aygıtları verili hukuk sınırlarını aşabilmenin rahatlığıyla sahip oldukları çevikliği de yitirecek. Var olan Orta Doğu ve siyasi-ekonomik kırılganlık denkleminde AKP’nin manevra yapabilme, karşılaştığı meydan okumaları bastırabilme kabiliyeti azalacak. Bunun anlamı şu: AKP kiminle koalisyon kurarsa kursun, muhalefetteki partiler için ciddi anlamda etkin muhalefet yapabilme ve sonrasında iktidar olma imkanı var. Üçüncüsü, Gezi Ayaklanması’ndan bu yana parti-devleti siyasi tembelliğe alıştırmış olan Erdoğan’ın kutuplaştırma stratejisi de artık sürdürülemez. İç krizini beraberinde taşıyan AKP’nin yeniden hegemonik bir siyaset ortaya koyması yeni bir iktidar tekniği icat etmesini gerektiriyor. MHP ile yeni bir tahakküm rejimi de kursa, CHP ile hareket edip daha evcilleşmiş bir hat da izlese siyasi-ekonomik istikrar söylemi dışında AKP’nin oylarını arttırmasını sağlayabilecek yeni bir ideolojik çerçeve inşa etmesi çok zor.
Peki koalisyon ihtimalleri Kürt meselesi merkeze alınarak değerlendirildiğinde yeni AKP düzleminde nasıl bir çerçeve ortaya koyabilir?
AKP-MHP koalisyonu kurulup AKP’nin -Kobanê ayaklanmasından seçim sürecine kadar uyguladığı- “kontrollü kaos” taktiğine yönelmesi veya kırsal alanda HPG güçlerine yeniden operasyon düzenleyecek düzeyde bir savaşı göze alması, sonu öngörülemeyecek bir süreç başlatabilir. Çünkü yeniden savaşın, bırakalım 2000’li yıllarda yaşanan düzeyi, kırsal alana sıkışmış kanlı 90’ların bile tekrarı olması mümkün değil. Çatışmasızlık süreci başladığında PKK’nin repertuarında kent savaşı stratejisinin başarıyla uygulanabilme deneyimi yoktu. Rojava sonrası artık var. Sivil halkın hızla radikalleşerek kent merkezlerinde gündelik hayatı tamamen kesintiye uğratma deneyimi yoktu. Kobanê ayaklanmasıyla artık var. HDP’nin %13.1 oy alarak barış ümitlerini bu düzeyde yükseltebildiği bir süreç de evvelden hiç yaşanmamıştı. TSK’ya yeni bir siyasi öznellik biçilmeden savaş için mobilize edilemeyeceği gerçeği de ortada dururken, Erdoğan siyasi ikbali üzerine rulet oynamak istiyorsa MHP ile koalisyon kurabilir.
Ortadoğulu bir mucize olmaması durumunda, sonrasında kısa süre içinde erken seçime gidilmesi durumunda bile AKP’nin CHP ile koalisyonundan da AKP’nin karlı çıkması pek olası görünmüyor. AKP-CHP koalisyonu olursa, CHP’den HDP’ye kaçışların fazlasıyla üstüne çıkabilecek ölçüde CHP, siyasi mahareti ölçüsünde birkaç yıldır deneyip başaramadığı MHP’ye kaçışları engellerken AKP tabanından oy alma konusunda da bu kez sonuç alabilir. CHP’nin siyaseten inandırıcı olamama sorunu AKP ile yürürken parti-devletin elini sıkıca kavrayıp sıkarak işlevsizleştirmesi ve kurucu siyasi söylemini geliştirmesiyle aşılabilir. Sıklıkla farklı başlıklar halinde tartışılmakta olsa da, CHP’nin koalisyon için esas şartı, AKP’nin parti-devlet olmanın sağladığı imkanlardan vazgeçmesi ve yeniden bir siyasi parti haline gelmesidir. Erdoğan’ın tıkadığı bu AKP restorasyonu ihtimalini gerçekleştirebilecek AKP-içi bir siyasi özne yoksunluğu, bu olasılığı zayıflatıyor. Erdoğan, öncelikli olarak parti-devletin çözülme sürecini yavaşlatmak istiyorsa MHP ile koalisyon riskini göze alıp Kürt Özgürlük Hareketi ile çatışma ihtimalini minimum düzeyde tutmaya çalışarak yeni siyasi fırsatların önüne düşmesini bekleyecektir. Erdoğan ancak, parti-devletin başkomutanı olarak kalma hırsından ve parti-devlet olmaktan ileri gelen siyasi avantajlardan vazgeçip devşirme AKP’lileri tasfiye ederek ve yapıyı hantallığından kurtararak yeniden sadece bir siyasi parti olma riskini göze alabilirse CHP ile iktidar paylaşabilir. AKP bünyesinde parti-devlet olmaktan vazgeçişi ve yeniden bir siyasi iç-örgütlenmeyi sağlayabilecek siyasi özne yok. Erken seçim kurnazlıkları üzerine yatırım yapıldığı için buna gerek de duyulmuyor. Davutoğlu’nun bu kudrette olmadığını seçim süreci gösterdi. Kişi değil kadro işi olan iç restorasyon ihtiyacına dair AKP’nin bu kadar beceriksiz kalması ise ancak ve ancak tekelci Erdoğan’ın iktidar paylaşmayarak AKP bünyesinde bulunan kadroları yetkisizleştirmesi ile açıklanabilir. Abdullah Gül ve kadrolarına duyulacak ihtiyaç, kendisini ilerleyen zamanlarda dayatacak olsa da Erdoğan için bu ihtimal hala kontrolü kaybetme anlamına geldiğinden tehlikeli görülüyor. Diğer yandan, Türkiye’de, Kürdistan’da, yani Ortadoğu’da şu anda boyutlarını tam anlamıyla öngöremediğimiz bir dizi siyasi gelişme hızla kendisini dayatacakken AKP’nin hızlı karar verememesi inişini derinleştirecek. Tam da bu noktada HDP, siyasi denklemin merkezine oturuyor. Neredeyse gündem dahi edilmiyor olsa da, tüm bu siyasi karmaşa içerisinde HDP’nin göstereceği siyasi performans seçim sürecinde olduğu gibi temel belirleyenlerden biri olacak. O yüzden HDP üzerine nitelikli tartışmaların yürütülmesi yakın gelecekte nasıl bir Türkiye, Kürdistan ve Orta Doğu haritası ile karşı karşıya kalacağımıza dair fikir verecektir.
HDK/P tezi ve HDP projesi
HDP tezi kavramı, temelde iki varsayıma yaslanır. Birincisi, Kuzey Kürdistan meselesinin Türkiye’deki iktidar örgütlenmesinin adem-i merkeziyetçi bir evrimle dönüşmesi ve ulusal kimliğinin yeniden tanımlanmasıyla çözülmesinin mümkün olabileceği düşüncesidir. İkincisi, bu değişimin ancak ve ancak, etnisite-din-sınıf-cinsiyet eksenlerinde ezilen grupların örgütlü toplumsal öznelere dönüştürülmesiyle gerçekleştirilebileceği inancıdır. Bu tezler henüz olgunlaştırılmamış olsa da, seçim sürecinde Kürt Özgürlük Hareketi’nin siyasi birikimi ve Demirtaş faktörü sayesinde dirayetle savunulabildi. Lakin bu tezler henüz projelendirilmiş değil. Diğer bir deyişle, bu tezlerin hangi mekanizmalarla hayata geçirileceğine ve belirtilen hedefe nasıl ulaşılacağına dair -Öcalan’ın çizdiği çerçeve dışında- yapılmış ciddi bir siyasi-entelektüel tefekkür yok. HDK/P; etnisite, din, sınıf ve toplumsal cinsiyet eksenlerinde eklektik bir çoğulculuk tarifi yapmış olsa da, bu farklılıkların siyasi dili ve pratiğinin birbirlerine çarpmadan, dönüştürücü bir güç yaratabileceğinin somut tarifini henüz yapmış değil. HDK/P’nin projelendirilmemesi durumunda, seçim süreci boyunca olumlu etkiler yapan HDK/P bünyesindeki çokluk, beklenenin aksi sonuçlar da doğurabilir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin temel öznesi olduğu HDP projesi, hareketin faklı fragmanlarının seçim sürecinde olduğu gibi birbirlerini beslemesiyle pratiğe geçirilebilir. Tam da bu noktada yapılması mümkün olan iki önemli başlık var. Birincisi, Yeni Yaşam’ın nasıl örgütleneceği, ikincisi de Rojava’daki devrim ateşinin Türkiye ve Kürdistan sahalarında dönüştürücü bir etki yapmasının sağlanmasıdır.
Kırsal alanda çatışmanın yeniden başlamadığı bir senaryoda, HDP’nin seçim sürecinde yarattığı siyasi enerjiyi hızlı bir şekilde yeni bir siyasi ilişki biçime tercüme etmesi atabileceği ilk adımlardan biri. Seçimle birlikte desteğini aldığı kolektif yapıları HDK içine çekebilmesi, kendisine ilk kez oy veren insanlara ulaşabilmek için yeni yollar denemesi gerekiyor. Bu ihtiyacın uygulanması Kürt illerinde ve Türkiye sahasında kuşkusuz farklı yaklaşımları zorunlu kılacaktır. Kürt illerinde DBP’nin kontrolünde olan belediyelerle, Türkiye cenahında ise kolektif yapılanmalarla [1] ezilenlerin gündelik yaşamını dönüştüren [2] eylem/performans siyasetinin ötesine geçebilen [3] sokak-mahalle-meclis bağlantısını koordineli şekilde yürütebilecek bir yeniden yapılanma modeline nail olmalı. Yani esas görev aslında HDK’ye ve DBP’ye düşüyor. Bunların gerçekleştirilmemesi durumunda, DTP ve BDP’nin evvelden sıkıştığı meclis ve sokak denkleminin ötesine geçilebilmesi zor görünüyor. HDP’nin iç tansiyonlarını başarılı şekilde idare ederek muhalefette kalması, seçim süreci boyunca HDP’nin sesini HDP’nin ulaşamadığı; önceden AKP’ye oy vermiş Kürtlere ve CHP’ye oy vermiş Türklere değebilmesinde önemli bir rol oynayacak. 7 Haziran, halkların AKP karşısında genele hitap eden sol söylem soslu ortalama sağcılığı değil, inançlı ve kararlı bir siyasi özneyi görmek istediklerini ortaya koydu. HDP projesi ile Rojava’yı birbirine bağlayan en önemli hatlardan birisi de aslında bu.
Her ne kadar Yeni Yaşam olgusu devrim içinde devrim perspektifiyle Rojava kantonlarında hayata geçirilmekte olsa da, siyasi ve entelektüel anlamda bu deneyimlerin Kuzey Kürdistan ve Türkiye sahalarına yaptığı etkiler oldukça sınırlı. Eksiklikleri ve ilham veren tüm yanlarıyla Rojava’da anbean gösterilen “Kapitalist modernite dışında başka bir yaşam rejimi mümkün” tezinin siyasi ve entelektüel olarak çalışılması, ikili iktidarın sürdüğü Kuzey Kürdistan’a ve AKP’nin hala çok etkin olduğu Türkiye metropollerine nasıl bir açı kırılmasıyla taşırılabileceği, çok az gündemleştiriliyor. Hemen her hafta Rojava’da savaşıp şehit düşen onlarca gencin bedenleriyle gelen acının yanı sıra Rojava’dan sınırı geçip gelmesi gereken, siyasetin yaşam kurucu deneyimleridir. Zaten halihazırda tüm makro siyasi gelişmeler Türkiye, Kuzey Kürdistan ve Rojava’yı birbirleriyle ilişkili biçimde şekillenen bir çatışma kompleksi olarak kodluyor. Kuzey’de ve Türkiye’de makro siyasetin bu ritminin dahi 7 Haziran sonrası gerisine düşen bir siyasi öznellik Yeni Yaşam’ın inşası konusunda ihtiyaç duyulan inisiyatifi yaratamayabilir. Sürekli Türkiye’nin makro siyasi gündemi içinde boğulmak, Rojava’yı sadece askeri gelişmelerin yaşandığı bir saha olarak kodlamak, Türkiye’de ve Kuzey’de yeni bir siyasi-toplumsal öznenin doğuşunun önündeki temel perspektif sorunu olarak görülüyor. Dünyadaki tüm sistem-karşıtı gruplar ve hatta sistem-içi siyasetlerin kayda değer bir bölümü yeni siyasi öznelliklerin nasıl inşa edileceğine dair fikir ve deneyim görmek için Rojava’ya bakarken Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ın burnunun ucunu görmesi için Kobanê kuşatmasına benzer bir olağanüstü halin vuku bulmasına ihtiyacı yok.
HARUN ERCAN