Artık o eşsiz güzelliğini hiçbir kelimeye ihtiyaç duymadan anlatacak resmin de yok elimde. Olsaydı belki de resmini koyardım karşıma ve derdim ki: 8 aylık hamileyken ve 2 yaşında bir çocuğu varken bir kadın ancak bu kadar güzel olabilir. Ve yine derdim ki; Gelawêj de yaşasaydı annesinin yaşındayken, en az onun kadar güzel olurdu. Ama maalesef resmin yok artık elimde. Bedenini tonluk kazanlar cansız kıldıktan beş yıl sonra resmini alabilmiştim ailenden. Fotoğrafı dijital ortama geçirdim. Bilgisayar çöktü ve resmin artık yok! Ailenle bağım da yok. Ama senin öykün öyle canlı ki hala bende…

Şimdi, yıllar sonra anlatıyorum. Tek isteğim sizlerden birini, en az birini, seni Gelawêj, istatistiklerin yuttuğu soğuk bir rakam olmaktan kurtarmak. Bir kısacık öyküye kavuşturmak. Sen bu öyküden çok fazlasısın, biliyorum. Sen bir ömürsün. Bin öykü edersin. Bilirim. Ama bir öyküde de dile gelebilsen, soğuk bir istatistik rakamından kurtulma şansına sahipsin. Neden sen? Tesadüf…

Aynen, şehit düştüğün ayda, hüzünlü güzel annen yanımıza geldi. Ondan yayılan sıcak küllerinde yandım. Seninle tanıştım. Sana borçlandım. Anlatmalıyım seni Gelawêj. İznini almadan... Sen bir ömürsün; kısa da sürsen, gönlünce yaşamamış da olsan... Trajik de bitsen, kocaman, uzun bir ömürsün. Sen tonluk kazanlarla söndürülmek istenmiş bir Gelawêj'sin. Ama sen Gelawej'sin. Anlatmasam sönersin.

9 yıl önce ilk kez önce bu coğrafyada yanmıştı yüreğim, öykünün küllerinden. Küllerin sıcaktı, sımsıcak. Annenin hüzünlü, yaşına göre inanılmaz güzelliğinden yayılıyor, gözlerimi yakıyordu. Baştan ayağa bu hüzünlü güzelliği sarmalamış simsiyah elbiselerden yükselen bir ağıttan yükseliyordu, kulağımı yakıyordu. Bana bir dokunuyor, canımı yakıyor, varlığını hissettiriyor, geri çekiliyordu. Okuyamadığımı, tüm bu hüzün dolu bileşime saklı öyküyü duyamadığımı gören sen; sıcak küllerini yeniden savuruyordun üzerime. Sonunda dayanamadım sordum annene. Sandım ki canımı yakan bu sıcak küllerinin acısından kurtulacağım Gelawêj. Oysa sen bir ömür boyu yüreğimi yakacak bir öykü oldun yüreğime; isminle ve şehit düştüğün Kendaqolê ile… 

Berdelmişsin kardeşinin eşiyle. Yıllar geçti, ama hatırlıyorum. Kardeşin sana benziyordu. Yakışıklıydı. Eşi de narin bir dal gibiydi. Esmer güzeliydi. Ama, eşinin fiziki güzelliği seninkine denk değildi. Güzellik-çirkinlik inşa edilmiş gerçekliklerdir biliyorum, ama toplum bu konuda acımasız; bunu da biliyorum. Yoksa türkü yakılır mıydı hiç "bir güzeli bir çirkine vermişler/ güzel ağlar çirkin güler bir zaman" diye? İşte senin öykünü bu yakılan türkü anlatıyor biraz bana. Ama seni anlatan parçalar çoktu. Sizin bu dörtlü berdel öykünüzde kardeşin ve eşi olayın mutlu yüzüydü. Yaşamları boyunca sizin trajedinizin gölgesini taşıyacak olsalar da. Katliamı, bu coğrafyanın alnına bir kader gibi yazmak isteyenler var oldukça; mutlulukları trajedi olasılığına ne kadar baskın çıkar, bilinmese de. Kardeşinin eşi senin trajedini hala en canlı yaşayan kişiymiş gibi geldi bana. Belki de suçluluk duyuyordu. Bunu anlattıklarından ve anlatamadıklarından anladım. Berdel olduğunuz andan itibaren sanırım sen de o da ortak bir gerçeği sessizce taşımışsınız Gelawêj: Senin bu olayda üç kişiye kurban seçildiğin gerçeğini. Yoksa, sen o güzellikle, o gizemli enerjinle öyle bir erkekle denk olamazsın gibi geliyor bana. 

Nereden mi biliyorum? Biraz fotoğraflardan, biraz o esmer narin kadının, seninle berdel olanın anlattıklarından. Fotoğrafların da, kendini suçlu hissedenlerin de dili uzundur bilirsin. Ben sadece dinledim Gelawêj. Eşinin seni kıskandığını, sana uyguladığı şiddeti, senin onu sevmediğini, mutlu olmadığını... Fotoğraflara baktığımda içimden "görünen köy kılavuz istemez" dedim. Bunu sadece biraz önceki güzellik-çirkinlik sözümden dolayı demiyorum Gelawêj. Fotoğrafların dili uzun dedim ya. Ve nedense insanlık tarihinin en vahşi katliamlarından biri tonluk kazanlar olup Türkiye uçaklarından başınıza yağdığı o günde yaşadıklarına dair de konuşuyordu o fotoğraflar. Acı şeyler söylüyorlardı. Mutsuzlukların mutsuzlukları çağırdığını, senin yaşama dair büyük istek duysaydın kendini, karnındaki çocuğunu ve 2 yaşındaki oğlunu daha farklı koruyacağını fısıldıyordu kulağıma. Ben susturdum fotoğrafları. Çünkü, sen anneydin. Bunun enerjisi farklı, malum. Ve, o narin esmer kadın da söyledi: Dedim ki ‘‘Gelawêj, gel çıkalım araziye, uçakların sesi geliyor. O bana dedi "Sen git, ben çocuğun sütünü hazırlayıp geleceğim". Sonra nasıl oldu, arazide nereye gitti, bilmiyorum. Biz araziye dağıldık. Uçaklar geldi, korkunçtu…’’ Sonra mı? Sonra sen, hayır siz üç kişilik bir ömür olarak tek bir canda öldünüz, öldürüldünüz Gelawêj!  Tonluk kazanlarla. Menfezlerde. 

Mutluluk bir ömür terk etti seni. Yaşamı nasıl görürdün acaba bir Herki kadını olarak? Ya da bir Herki çocuğu olarak büyüdüğün yıllarda bir koçer kızı olarak yaşam senin gözünde neydi güzel kadın? Kim bilir atalarının kaç kuşaktır geldiği Kendaqolê’de bıraktığın son nefesini teslim alan yayla rüzgarlarına, melodisi olduğunu hayal ettiğim sesinle hangi hayallerini emanet etmiştin? Hangi sırlarını fısıldamıştın rüzgarlara? Serin Kendaqolê akşamlarında buluşup aşkını anlattığın bir Herkili delikanlı var mıydı? Ölümün ardından ağlayan bir sevdalı yürek var mıydı bu serin iklimlerde yüreğine yangın düşürdüğün? Gelawêj, çocuğuna bakarken gözlerinde canlanan hangi çocukluk anılarındı, ah neler düşünürdün öyle anlarda? Sevmediğin bir insandan, şiddet gördüğün bir erkekten olan çocuğun ve bir ay sonra olacak çocuğun için neler hissederdin? Ölüm onları da almak için geldiğinde ne dedin ona bir anne olarak? Herkili kadınları tanıdım senin peşine düşerken, izini sürerken. Bilirim, son nefesinde de yiğit ve güzeldin.  

Bu ismi seninle duymadım, ama seninle bağlandım, seninle sevdim. Duyduğum ilk kadın öyküsü değildin ama küllerinden yandığım ilk öyküydün. Resmin yok elimde ama konuşan fotoğrafların var artık kafamda. Yaşanmış trajik-mutlu tüm kadın öykülerini rakamların soğukluğundan kurtarma andım olasın istedim Gelawêj.