Genel Yayın yönetmeni bu açıklamasıyla aynı zamanda ABD çevrelerinin “algısını” da dışa vurmuştu.
AKP yönetici grubu açısından dış dengeler artık onun aleyhinde. Ve bu durum Türkiye’de başlı başına bir “kriz” etkenidir.
Herhangi bir beklenmeyen gelişme, diyelim ki bir “kaset”, ya da bir “bavul” aynı anda borsayı çökertir, sıcak para kaçabilir, bütün ekonomik göstergeler bir anda tepe taklak olabilir, asıl o zaman “faiz lobisi” denilen heyula harekete geçebilir, polis güçlerinin içindeki “uzantıların” bir provokasyonu, sokağı ateşe verebilir. Ve bu defa hükümet, sokağı bastırmak için elindeki “polise” bile güven duymayabilir.
Türkiye’nin siyasi zemininde yeni ve tuhaf ittifaklar da kurulabilir; Cemaatin “manevi” “vurucu gücüyle”, bir anda ülkücünün şeditliği, ulusalcının “mahareti”, “işçi ya da komünist” tabelalı solcunun “aktifliği” bir anda birleşebilir, bunlara “emekli Ergenekon artıklarının” “lojistik” desteğini de ekleyebilirsiniz…
Artık bu tür bir gelişmenin olması için gerekli “sosyolojik” şartlar oluşmuştur. Mesele örgütlü bir “dış“ güçle, “iç gücün” karar vermesine kalmıştır.
Böyle bir durumda, HDP’de birleşen Türkiye solu, onlarla hızla işbirliğine yönelen demokrat geniş aydın çevreler ve BDP ve elbette KCK, ben sanıyorum ki, bu “krizin” “gönüllü parçası“ olmaz, “üçüncü yoldan” yürüyerek, Kürdistan’ın tüm parçalarındaki kazanımları savunma konumuna çekilir. Krizden demokratik bir çıkış bulunursa ne ala. PKK önderinin gösterdiği yolda çözüm süreci derinleşir. Bulunmazsa, bilinmeli ki, çözümle ilgili bütün “alternatifler” Kürt halkı açısından masada olacaktır. BDP Eşbaşkanı Demirtaş, bunları geçenlerde saydı. “Demokratik Özerklik” hedefine yürüyen Kürtlerin masasında “ayrı devletten, Federasyona, özerklikten, eyalete ve güçlendirilmiş yerel yönetim modellerine” kadar her türlü araç gereç, yöntem ve savaşım biçimi hazır bekliyor.
Demek ki, Kürt halkının ve onunla kader birliği yapan sol-demokrat güçlerin “krizden” korkması için hiçbir neden yoktur. Korkması ve ayağını denk alması gereken AKP’dir. Başbakan ve çevresidir.
Yani “sandık” her şey değildir… AKP içinde bulunduğu durumu büyük bir dikkatle analiz etmelidir.
Yukarıda anlatılan kritik koşullarda, AKP Hükümeti, Kuzey Kürdistan’ı “vaatlerle” oyalama ve Rojava devrimini ise Cenevre’den dışlayarak bastırma politikasında ısrar ederse, içine sürüklenmekte olan krizi kendi eliyle cehenneme çevirir.
Sanırım AKP, şu ana kadar ABD’nin gösterdiği yönde “aşırı hızın” başına neler açtığını anlamış olmalıdır. Şimdi Rojava’da bir kere daha ABD, İngiltere, Fransa, İran ve KDP ile birlikte Rojava devrimini bastırma yolundan yürüyor. Yine yanlış yoldadır. Bu başına daha büyük dert açar. Güneyde KDP dışında tüm partiler, Doğu’da ha keza ve Kuzey’de yüzde doksanlık çoğunluk Rojava’nın yanında. AKP bu “Kürt çemberinı” bir “barış çemberine” de çevirebilir, bir “savaş çemberine” de dönüştürebilir. Ve “savaş çemberine” dönüşen bu coğrafyada, Türk sermayesinin ağzını sulandıran petrolün güvenliğini hiçbir güç sağlayamaz…
Rojava devrimine düşmanlık, yalnız barışı değil, AKP Hükümetinin “petro-ekonomik” hayallerini de havaya uçurur.
Üçüncü ve son defa “Allah selamet versin” diyelim!
‘Petro ekonomi’ ve Rojava çıkmazı
Cemaat’in “diplomatik resmi organı” Today’s Zaman Genel Yayın Yönetmeni, daha önce yazısından yaptığım alıntının da gösterdiği gibi, Cemaat’in AKP ile ilgili “algısını” ilk defa açığa vurmuştu. AKP yönetici çekirdeğinin, 2011 seçim “zaferinden” sonra “aslına” döndüğünü, bu grubun “milli görüşçü”, “siyasal İslamcı“ bir ideolojik çizgiye sahip olduğunu, eğer yerel seçimlerde yeniden güç kazanırsa, “Türkiye’nin yaşanamaz hale geleceğini” açıklamıştı.