Türk cezaevlerindeki açlık grevinin kritik bir döneminde akademisyenlerin katıldığı imza kampanyasına öncülük eden isimlerden biri olan Dr. Zafer Yörük, Türkiye’nin kuruluş felsefesini „düşünce ve düşünceyi ifade özgürlüğü hakkının ihlali üzerinden“ kurduğunu söyledi. Yörük, „Cezalandırılmakta olan gazetecilerin çoğunluğu Kürt hareketini ya da radikal sol hareketleri destekleyen kimlikleri nedeniyle oradalar“ dedi. İngiltere’de Londra Üniversitesi’nde ve Hewler’deki Kürdistan Üniversitesi’nde siyaset bilimi dersleri veren ve halen İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde çalışmakta olan Zafer Yörük ile öncülük ettiği imza kampanyası, Türkiye’de tutuklu gazeteciler ve BDP’li vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılması üzerine konuştuk.

Açlık grevlerine ilişkin bir çok akademisyenin de dahil olduğu bir kampanyaya öncülük ettiniz. Gelen destekten memnun kaldınız mı?

Oldukça tanımlı, belli bir çevrenin (Kürt meselesi üzerine araştırma yapan uluslararası akademisyenler) desteğini hedefleyen bir kampanyadan beklentimiz en çok birkaç yüz imza ile sınırlıydı. Bu nedenle, iki gelişme beni oldukça şaşırttı:
*Oldukça kısa bir süre içinde beş binden fazla kişi bu kampanyaya katıldığını beyan etti.
*Katılımcılar arasında sosyal bilimler alanında Judith Butler ve Noam Chomsky gibi dünya çapında isimler mevcuttu.
Bu başarının en önemli nedeninin, 80 civarındaki çağrıcılar grubunun militanca çabaları olduğunu teslim etmek gerekir. İkinci temel neden, açlık grevi ile yükseltilen taleplerin, her türlü insani ölçüt açısından meşruluğu olmalı. Kürt hareketinin dünya genelinde ulaştığı tanınmışlık ve empati düzeyi de kuşkusuz bu kampanyanın kazandığı destek ile ortaya çıkmış bulunuyor. Son olarak, teknik ama oldukça önemli bir mesele olarak kampanya metninin açık bir dille yazılmış olması; politik jargon ve kalıplardan uzak oluşu yanında apolitik hukuki-teknik ayrıntılarla boğulmuş olmaması bu faktörler arasında sayılabilir.

Son dönemlere siyasi gelişmelere yönelik Türkiyeli akademisyenlerin daha duyarlı olduklarını görüyorum. Buna katılıyor musunuz, nedir sizce bu değişimin sebepleri?
Kanımca kayda değer bir ‘eksen kayması’ndan söz etmek için vakit oldukça erken ama on yıllık süre dilimleriyle geriye, 1980’li yıllara kadar dönerek aşama aşama baktığımızda, ırkçılık ve şovenizmden demokratik mentalitelere doğru bir ilerleme grafiğinden söz etmek mümkün. Bu da Türkiye’de toplum olarak bu uzun süreçte kaydedilmiş bir ilerlemeye işaret ediyor. Tabii ki üniversite çevrelerinden ya da genel olarak entelijansiyadan beklentilerimizin bundan çok daha fazla olması gerekir. Çünkü akademia, tanımı gereği bir ilerilik, öncülük, en azından bir marjinallik iddiasını taşıdığı ölçüde değerlidir. Oysa Türkiye’de akademisyenliğin – bakkallık, astsubaylık ya da mühendislik gibi - bir meslek grubuna indirgenmiş olduğunu gözlemliyorum ve oradaki değişimler, toplumun barometresi olmaktan öte bir anlam taşımıyor. Yakında bir siyasetçimizin televizyona çıkıp, ‘Akademisyenler de bu milletin bir evladı’ demesi şaşırtıcı olmayacak. Evet öyle, ama maalesef öyle. Toplumun parçası, göstergesi ya da buradaki değişimlerin barometresi olmak bir toplumun entelijansiyası ve akademiası için marifet değil konsensüse teslimiyetin ve bu nedenle de değersizliğin, sıradanlığın göstergesidir. Bugün nihayet gözlemeye başladığımız genel olarak siyasete, özel olarak da Kürt sorununa yönelik akademik/entelektüel duyarlılığın çok geç ve sıradan göstergeler olduğunu düşünüyorum. Cumhurbaşkanının Kürt sorununu en önemli sorun ilan ettiği bir ülkede bu cümleyi tekrarlamayı nihayet başaran bazı YÖK profesörlerini takdir etmek, 16 Ağustos 1984 gününden itibaren, akademisyen kimliğinin sorumluluğunu gösterebilmiş ve bedelini hala ödemekte olan İsmail Beşikçi gibi sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen bilim insanına haksızlık olur kanısındayım. 

Gazetecileri Koruma Komitesi’nin son yayınladığı rapora göre Türkiye gazetecileri tutuklama konusunda başı çekiyor. Fikir ve basın özgürlüğü bağlamında bu durumu yorumlar mısınız?
Bu soruyu yanıtlamaya, on üç yıl Türkiye cezaevlerinde yatmış şair/muharrir Nazım Hikmet’in 1959 yılında ‘gazeteci’ Ahmet Emin Yalman hakkında yazdığı dizeleri alıntılayarak başlamaktan kendimi alamıyorum:

„Hapse atacaklarmış Ahmet Emin Yalman’ı
Amerikana yaranmaktaki rekabet yüzünden.
Hapisteki hırsızlara acıyorum ben,
ahlâkları bozulacak
Emin Beyle aynı damda yaşayarak…“

Ben bugün Türkiye’nin tutuklu gazeteci sayısıyla dünya sıralamasında zirvede olmasını şaşırtıcı bulmuyorum. Çünkü bu yöntemle fiilen cezalandırılmakta olan gazetecilerin çoğunluğu Kürt hareketini ya da radikal sol hareketleri destekleyen kimlikleri nedeniyle oradalar. Ve bu, Türkiye için hiç de yeni bir durum değil. Son birkaç yıldır Türkiye ve dünya kamuoyunda bu durumun görünür hale gelmesinde, mukaddesatçı hükumetle ideolojik görüş ayrılığına düşmüş Kemalist elit mensubu birkaç gazetecinin Oda TV ve Ergenekon davalarından yargılanıyor olması etkili olmuştur (Nazım’ın dizeleri de buraya oturuyor). Oysa modern zamanların birçok üçüncü dünya rejimi gibi, Türkiye de kuruluş felsefesi itibarıyla düşünce ve düşünceyi ifade özgürlüğü hakkının ihlali üzerinden varlığını gerçekleştirmiş ve sürdürmektedir. Türkiye’de 1909’dan bu yana 112 gazeteci öldürülmüştür. Bu cinayetlerin çoğunluğu ‘faili meçhul’ kalmaları nedeniyle devletin resmi olmayan güçleri tarafından işlenmiş suçlar hanesine yazılıdır. 1990’lı yıllarda Kürt gazetecilere yönelik, öldürme, hapsetme bombalama biçiminde devletin bizzat yürüttüğü sistematik bir kıyım yaşanmıştır. Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze kadar hapsedilmiş binlerce gazetecinin çoğunluğu toplumsal muhalefet saflarında olmaları nedeniyle bu muameleye maruz kalmışlardır. Muhalif gazetecilik, ‘terör örgütüne yardım ve yataklık’ tanımı üzerinden bugün de sistematik olarak cezalandırılmaktadır. Umarım bu görünürlük ve duyarlılık hali devam eder ve Kemalist elitler yarın dışarı bırakıldığında ‘gerçek’ gazeteciler, tarih boyunca olduğu üzere cezaevlerinde unutulmaz.

BDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması bir süre önce gündeme getirildi. BDP’lilerin de umarsız bir tavrı var. Bu konuda ne söyleyebilirsiniz?

Bu hamleyi Başbakan ve MHP’den başka bir kesimin destekleyici biçimde dillendirmiyor oluşu, Başbakan’ın açlık grevleri sonucunda içine düşmüş olması muhtemel ruh halinin agresif bir semptomu olduğu izlenimi yaratıyor. Bundan daha güçlü bir ihtimal ise, zinayı suç sayma, kürtajı yasaklama, idam cezasını geri getirme gibi yine Başbakan’ın usta olduğu gündem saptırıcı hamlelerden biri olmasıdır. Ama sanırım gerçeklik bu iki ihtimali de içermektedir. Daha derin bir analiz, iktidar partisinin Kürt açılımı perspektifini ‘Kuzey Suriye’ olgusuyla birlikte mercek altına almak suretiyle yapılabilir. Özetle Türkiye devleti ve hükumeti, PKK’nin siyasal ya da düşünsel egemenliğinin dışta bırakılması koşuluyla Kürt halkının taleplerini ele almaya hazır olduğu iddiasını ortaya atıyor. Böyle olursa, içinden konuştukları Türk-İslam sentezi çerçevesinde bu meselenin çözümlenmemesi ve bu çözümden siyasal/ideolojik rant elde etmemeleri için hiçbir neden olmadığı fikrindeler. Ama 30 yıla yakın bir mücadele pratiği içinde oluşmuş bir siyasal/ideolojik hegemonyayı yok saymak ve BDP’li milletvekillerini polise teslim etmek suretiyle bu olguyu tasfiye edeceğini zannetmek, bunların yerine hükümeti seven ‘Kürt aydınlarından’ bir heyet oluşturup müzakerelere başlamak vb. hayalcilik olduğu ortadadır. Ben böyle bir silahlı/cebri hamle yerine BDP’yi Kürt seçmenin gözünden düşürme ve Kürt halkına alternatif bir önderlik yaratma amaçlı sistematik, uzun vadeli bir stratejinin zaten devrede olduğunu düşünüyorum. Bu, yalnızca Türkiye’nin Kürt illerini değil Kürdistan’ın bütün parçalarını ve bütün siyasal oluşum ve önderlikleri hesaba katan bir stratejidir. Tabii ki bu tespitleri, Kürt siyaseti içinde var olan farklı siyasal eğilimlerden birini tercih ettiğim için değil, temel bir siyaset-bilim prensibinden hareketle yapıyorum: Bir insan topluluğunun haklarını ancak bu hak taleplerini uyandırmış ve bunlar için mücadele etmiş siyasal kesimler sonuna kadar savunabilir. ABD, Vietnam’dan çekilme anlaşmasını on yıl terörist ilan ettiği Vietnam Komünist Partisi ile yaptı, Güney Vietnam kukla devleti ile değil. Apartheid rejimi kendini feshederek özgür seçimlere gitme kararını 27 yıl bir adada hapsettiği Mandela’nın Afrika Ulusal Kongresi ile birlikte aldı. İrlanda, İspanya, El Salvador vb. örnekler çoğaltılabilir. Bunları çıkardığımızda ortada Nazilerin ‘sıfır çözüm’ politikasından ya da Türkiye devletinin ‘koruculuk’ sisteminden başka bir şey kalmıyor. Bu hatırlatmanın öncelikli muhatabı iktidar partisidir. Umarım Türkiyeli her gerçek demokrat yurttaş gibi onların kadroları arasında da Özgür Politika okurları mevcuttur.


ÖZLEM GALİP/LONDRA




Kürt sorunu çıkarlara kurban

İsrail'de Tel Aviv Üniversitesi Ortadoğu Tarihi Bölümü, Moşe Dayan Ortadoğu ve Afrika Çalışmaları Merkezi’nde baş uzman olarak görev yapan Prof. Ofra Bengio, uluslararası toplumun çıkarları uğruna Kürt sorununun çözümünde rol oynamadığını söyledi.
Prof. Ofra Bengio ile Türkiye-İsrail ilişkileri, İsrail’in bölge politikası ve Kürtler üzerine konuştuk.

Filistinliler ve İsrail devleti arasındaki çatışmanın zorunlu kıldığı ittifaklar açısından Türkiye ve Kürtler nerede duruyor?
Hem Kürt sorunu hem de Filistin sorunu, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra son yüzyılda başlayan iki etnik grup arasında ulusal bir çatışmadır. İki durumda ki çatışmanın sınır ötesi etkilerinin yanı sıra bölgesel etkileri de bulunmaktadır. Türkiye’deki Kürt meselesinde her iki taraf da çoğunlukla Müslümanken; İsrail ve Filistin arasındaki çatışmalarda bir tarafın Müslüman ve diğer tarafın Yahudi olmasından ötürü ekstra bir çatışma faktörü ortaya çıkıyor. Filistinliler ve Kürtler arasındaki diğer fark ise; Filistinliler, İsrail devletini tanımazken Kürtlerin Türk devletine karşı böyle bir tavrı yok. Tam tersine Türk devletinin yıllardır Kürtlerin etnik kimliklerini tanımayan; kültürlerini, dillerini ve kimliklerini gayri meşrulaştırmaya yönelik politikaları oldu. Arap ve Müslüman ülkelerin desteğiyle İsrail ve Filistin çatışması dünya siyasetinin merkezinde yer alırken, Türk ve Kürt çatışması dünyada çok az ses getirdi. Kürt meselesinin dünyada yeterince ses getirmemesinin sebeplerinden biri diğer dünya ülkelerinin Türkiye ile olan çıkarları ve Kürt meselesine yönelerek Ankara ile bozuşmak istememeleridir.

Yeni dönem Türkiye ve İsrail ilişkileri, söylem bazında süren yüksek tansiyona rağmen eskinin devam mı, farkı anlatır mısınız?
1990'larda yükselişe geçen Türkiye ve İsrail ilişkileri, şimdilerde siyasi, diplomatik ve askeri düzeyde ciddi bir gerileme yaşıyor. Sadece ekonomik ilişkilerini korumayı başarabilmişlerdir. En kötü hasar, insanlara karşı yani halklarla olan ilişkilerinde yaşandı. Başbakan Erdoğan, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve bazı medya organları tarafından İsrail'e hemen hemen her gün azar atılması sadece krizi derinleştirmeye neden olmuştur. Bu durum, Mayıs 2010 yılındaki Mavi Marmara olayı ve 2008 yılı sonunda İsrail'in Gazze'ye düzenlediği operasyondan sonra özellikle daha belirgin hale gelmiştir. Son yıllarda İsrail, Ankara’ya karşı bazı taktiksel hatalar yaptıysa da, AKP de Arap ve Müslüman desteği almak için İsrail’e karşı U dönüşü yapıp Ortadoğu'da liderliğe oynadı. Ancak bölgedeki ani ve büyük değişimler geri tepti ve Ankara'nın ilişkileri sadece Kudüs ile değil Şam, Bağdat ve Tahran ile de bozuldu.

Ortadoğu’ya yansıyan isyanların ortaya çıkardığı yeni rejim seçenekleri, İsrail'in geleneksel politikasını nasıl etkiler?

Demokratik yetki devirlerinin iyileştirilmesine rağmen, bölgedeki ani ve büyük değişiklikler, bölgenin tamamının ekonomik refah ve istikrarlılığına yönelik olumsuz etkileri var. Yeni rejimlerin istikrar kazanana yani bu ara dönem bitene dek bu olumsuz etkiler devam edecektir. İsrail için en büyük tehlike İslamcılıktan geliyor. Buna örnek Gazze’de yaşananlardır. İsrail’in 2005 yılında Gazze Şeridi’ni terk etmesine rağmen, radikal İslamcı hareket HAMAS, bölgeyi ele geçirip İsrail'i sivillere yönelik roket ve füze saldırıları ile bir hedef haline getirdi. Başka bir örnek ise, İsrail'le araları daha kötü olan ve HAMAS'tan daha çok önceden ne yapacağı kestirilemez olan Müslüman Kardeşler himayesindeki Mısır'dır. Genel anlamda, devlet kaynaklı konvansiyonel savaş tehlikesi büyük bir ölçüde azalırken, HAMAS ve Hizbullah gibi devlet dışı aktörlerden gelen konvansiyonel olmayan savaş tehlikesi artmıştır. Şimdilik İsrail bekle ve gör politikası geliştirmiş olup değiştiremeyeceği ya da durdurmayacağı meselelere dahil olmamaya çalışıyor.

Yahudilerin trajedisi ve sonrasındaki konumlanışına bakınca trajedileri sona ermeyen Kürtlere neler söylemek istersiniz?
Özellikle tarih boyunca yaşadıkları travmalar bakımından Yahudilerin ve Kürtlerin pek çok ortak noktaları vardır. Her iki millet için de özellikle 20. yüzyıl çok ağır geçmiştir. Naziler, Yahudileri tüm dünyadan yok etme amaçlı milletin üçte biri olan 6 milyon Yahudiyi öldürünce; Yahudiler 2. Dünya Savaşı'nda topyekün imha ile karşı karşıya kaldı. Kürtler de 1. Dünya Savaşı sonrasında dört ülkeye bölündüler ve yeni kurulmuş ulus-devletler, Kürtlere yönelik kültürel, dilsel, manevi ve etnik bir imhayı hedef aldılar. Kürtler bu devletler içinde Araplaşmayı, Türkleşmeyi ve Farslaşmayı kabul ettikleri sürece sadık vatandaşlar olarak anıldılar; ancak kendi kimliklerini veyahut bireysel ve kolektif haklarını talep ettiklerinde ise dünyaları cehenneme döndü. Baas rejimindeki Irak’ta 1988 yılında Enfal Katliamı'nda 180 bin Kürt öldürüldü. Zorunlu göçler, köylerin boşaltılıp yağmalanması ve daha nice zulümler diğer devletlerde de baş gösterdi. Bütün trajedilere rağmen Yahudiler, kısa bir süre içerisinde çabucak kendilerine geldiler ve 2. Dünya Savaş’ından sonra 1948’de Yahudi devletlini kurdular. Enfal Katliamı'ndan bir kaç sene sonra Irak Kürdistan’daki Kürtler arasında defacto Kürt devleti diye tabir edebileceğimiz bir oluşuma imza attılar. Bu oluşum diğer bölgelerdeki Kürtler için örnek olmalıdır.

Türk devleti ve medyasının yüksek sesle ifade ettiği "İsrail PKK'yi destekliyor" iddiası, sizin için ne kadar ciddi?

1980’lerin ortasında PKK ile Türkiye arasında başlayan silahlı savaştan sonra her iki taraf bir diğerini desteklediği iddialarıyla İsrail’i suçladılar. İsrail’in Türk ordusuna karşı PKK’yi destelediğine dair komplolar son zamanlarda çok artmaya başladı. Bu iddiaların hiçbiri doğru değil. İsrail elinden geldiğince tarafsız durmaya çalışıyor. Bu durum, Türk-İsrail ilişkilerinde gerçekten de önemli bir asimetrinin olduğunu gösteriyor. Ankara amacı İsrail devletini yıkmak olduğunu açıklayan Gazze’deki HAMAS  hükümetinin ana destekleyicisi haline gelirken, İsrail, Türkiye’nin terörist bir örgüt olarak gördüğü ancak aslında Türk devletini yıkmak gibi bir amacı olmayan PKK ile herhangi bir ilişkiden kaçındı. Geçmişte İsrail, Türkiye’yi stratejik ortak olarak gördü bu yüzden de Ankara ile bozuşmamak adına Kürt meselesine hiç değinmedi. Bu bağlamda bir soru ile bitirmek istiyorum düşüncelerimi: İsrail’e karşı bir tehlike arz etmiş olmasına rağmen Türkiye’nin HAMAS’ı desteklemesi gibi İsrail’in de Kürtlerin Türkiye’yi tehdit etmeyen gayet barışçıl kültürel ve hümanist taleplerine el atarak bu asimetriyi düzeltme zamanı gelmedi mi?

Ofra Bengio kimdir?

3 Mayıs 1952 yılında Halep-Suriye’de doğdu. Daha sonra ailesiyle birlikte Türkiye üzerinden İsrail’e geçti. Doktorasını 1994 yılında Tel Aviv Üniversitesi’nde yapan Prof. Bengio, halen Tel Aviv Üniversitesi Ortadoğu Tarihi Bölümü, Moşe Dayan Ortadoğu ve Afrika Çalışmaları Merkezi’nde baş uzman olarak görev almaktadır. Uzmanlık alanları çağdaş Ortadoğu tarihi, modern Irak siyaseti ve Arap dili olan Bengio’nun başlıca yayınları ve katkıda bulunduğu eserler şunlardır: Irak’ta Kürk Ayaklanması (1989, İbranice), Saddam Körfez Krizini Konuşuyor: Bir Belge Derlemesi (1991), Türkiye-İsrail İlişkileri: Ortadoğu’nun Dışlananlarının Değişken İlişkileri (2004), Ortadoğu’da Kadınlar: Gelenek ve Değişimin Arasında (1999, İbranice).