Uzun dönemdir insanlığı ciddi anlamda mağdur eden ve dünyayı gün geçtikçe daha yaşanmaz kılan iki ciddi tehlike ile karşı karşıyayız: Popülizm ve milliyetçilik. Uzmanların sıklıkla dile getirerek, dikkat edilmesi gerektiği konular arasında değerlendirdiği; popülizm ve milliyetçilik ne yazık ki başta Avrupa ve ABD olmak üzere artık dünyanın en büyük sorunu haline dönüşme yolunda. Öyle ki; dünyanın en demokratik yerleri diye adlandırılan veya tanımlanan ülkelerinde bile artık bu iki politikanın kendisine yer bulduğuna tanıklık edecek bir duruma geldik. Peki, sıklıkla dile getirip tartıştığımız bu iki kavram tam olarak ne anlam ifade ediyor ya da bu iki kavramın günümüz dünyasındaki gerçek temsilcileri kimler? Popülizm, tarihçesi 16. yüzyıla kadar gitmiş olsa da, etkililerini 17. yüzyıl başlarından itibaren hissettirmeye başlayan bir söylem olarak kendisini gösteriyor. Popülizm genel olarak, toplumsal bir programa veya sistematik bir ideolojiye sahip olmasa da, halkın duygularına hitap ederek bunun üzerinden politik bir kazanım sağlanması için uygulan bir doktrin tanımlaması olarak karşımıza çıkıyor. Bu popülist söylemlerle elde edilmiş çoğunluğun (halk çoğunluğunun) veya kazanılmış iktidarın kendisinden olmayan üzerinde kesintisiz bir egemenlik kurması da, popülizmin en tehlikeli yanı olarak tanımlanıyor. İçinden geçilen dönemin ruhuna uygun (politik çıkar amaçlı) ama ahlaki olmayan söylemlerle (dinin, milliyetçiliğin, yabancı düşmanlığının vb. kullanılması) kazanılmış veya harekete geçirilmiş salt çoğunluğun, geriye kalan azınlık üzerindeki egemenliğinin belki de tam da kendisidir; popülizm. Batıda bu politikayı kullananların en güzel örneğini ABD Başkanı Donald Trump oluştururken, son dönemde Fransa’da yabancı düşmanlığı söylemleri ile büyük bir başarı elde eden Le Pen, Almanya’daki ırkçı parti AfD ve birçok ülkede yükselişe gecen parti ve liderleri de popülist yapılara başka örnekler olarak gösterebiliriz. Doğudaki Popülist liderlerin başını Rusya Devlet Başkanı Putin’in yanı sıra Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan çekiyor. Erdoğan popülizmini diğer popülist liderlerden ve politikalardan ayıran önemli noktaların olduğu kuşkusuz bir gerçek. Batıdaki popülist söylemler veya bu politikalar sonucu elde edilmiş kazanımların ülkede oturmuş bir demokrasi kültürü üzerinden şekillenmesi, daha sonrasında azınlıkta kalan kesimler üzerinde ortaya çıkacak mağduriyetin çok büyük olmamasında önemli bir rol teşkil ediyor. Ama Türkiye gibi demokrasiden yoksun olduğu gibi özellikle Cumhuriyet ile birlikte ırkçılık ve milliyetçilik üzerine kurulu bir sistem yapısında, popülist politikaların yaratacağı yıkım hayal edilmeyecek kadar büyük olur. Kaldı ki; günümüz Türkiye’sinde muhalefetin yani Erdoğan’dan yana taraf olmayanların durumu gözler önünde. Birde sağ popülizm ile milliyetçilik arasında kurulan güçlü bağın varlığına bakmakta yarar var. Popülizm ile milliyetçilik ne kadar birbirinden bağımsız iki kavram olarak değerlendirilse de, kaldı ki öyle, gerçek olan, son dönemdeki popülist politikaların milliyetçilikle güçlü bir bağ kurarak kendisini daha çok var ettiğidir. Örneğin; dünyanın birçok yerinden yaşanan savaş ve bu savaşların bir yansıması veya sonucu olarak karşımıza çıkan ‘mülteci krizi’, Avrupa’daki popülist liderlerin hiç olmadığı kadar elini güçlendirmiş durumda. Yabancı düşmanlığı veya İslam karşıtlığı üzerinden kurulan popülist söylemler, Avrupa ve ABD’deki milliyetçi ruhu da bir o kadar büyütmüş durumda. Avrupa’da popülist politikalarla özellikle yabancı düşmanlığı üzerinden geliştirilen milliyetçilik, birçok ülkeyi evrensel değerlerden uzaklaştırarak içe kapalı bir yapıya büründürüyor. Gün ve gün temel insan hakları gibi evrensel değerlerden uzaklaşan birçok Avrupa ülkesi artık popülist politikaların kurbanı olmuş durumda. Yazının başında da söylediğim gibi ne yazık ki; popülist ve milliyetçilik üzerine kurulu politikalar, artık dünyanın en demokratik diye adlandıracağımız ülkelerinde bile kendisini ciddi bir şekilde hissettiriyor. Bu ülkelerden birisi de temel insan haklarına saygı ve demokratik yapısıyla yakından tanınan İsviçre. Ülkedeki gelişen yabancı düşmanlığı üzerinden, popülist politikalara sarılarak kendini var eden ülkenin önde gelen sağ partilerinden UDC (SVP) öncülüğünde temel insan haklarını yok sayan ırkçı bir inisiyatif, ülke genelinde 25 Kasım’da referanduma götürülüyor. İsviçre’nin uyması zorunlu olduğu evrensel yasaların altından imzasını çekmesi gerektiğini isteyen bu inisiyatif, İsviçre’nin sadece kendi yasalarını esas alması ve uluslararası alanda kabul görmüş temel insan hakları sözleşmelerini çok dikkate almaması gerektiğini savunuyor. “Kendi kaderini kendin belirle” sloganıyla ile referanduma götürülecek inisiyatife farklı kesimlerden büyük ve ciddi tepkiler olsa da, popülist ve milliyetçi söylemleri kullanan UDC, inisiyatifi 25 Kasım’daki referandumdan geçirerek anayasal temelde yasallaştırmayı planlıyor. Dünya genelinde rövanşta olan popülist söylem ve politikaların İsviçre’de de ne kadar etkili olacağını önümüzdeki günlerde hep birlikte göreceğiz… * Kaynak: The Ekonomist: “The New Nationalism” Jan-Werner Müller: “Popülizm Nedir?”