TEV-DEM Yürütme Kurulu Üyesi Aldar Xelîl, Erdoğan yönetimindeki Türk devletinin işgali aşarak jenosid, etnik temizlik, tehcir ve demografik değişimle tümden yok etmeye çalıştığını söyledi. Xelîl, şunları ifade etti: ”Erdoğan, Saddam’ı aşmış durumda.”
Özerk Yönetim’in statüsünün, her şeyden önce Suriye’deki tarafların kabul etmesi ve siyasi çözümün gelişmesine bağlı olduğunu kaydeden Xelîl, ”Rejim ile Özerk Yönetim anlaşırsa Rusya ve ABD de kabul edecek” dedi.
DENGİR GÜNEŞ / HESEKÊ
TEV-DEM Yürütme Kurulu Üyesi Aldar Xelîl, Türk devletinin saldırılarını önlemek için ellerinden geleni yaptıklarını; askeri, diplomatik, siyasi ve halk boyutu olarak da hazırlandıklarını söyleyerek, ”Askeri olarak bir devletin askeri donanımına sahip değiliz ama kadın, erkek gençlerimiz silahlarını kuşanarak büyük bir fedakarlıkla direnişe geçti. Bu konuda hiçbir eksiklik yaşanmadı” dedi.
TEV-DEM Yürütme Kurulu Üyesi Aldar Xelîl, sorularımızı yanıtladı. Söyleşimizin ilk bölümünü paylaşıyoruz:
Türk tarafı, ABD ile mutabakat sağladı, siz de buna uygun davranırken tehditler devam etti ve nihayet Erdoğan-Trump görüşmesi sonrası ABD güçleri çekildi, saldırı başladı. Sanki birden olmuş gibi yansıtıldı, ancak çok öyle olmadığı görüldü. Saldırı anına kadar ABD’den size yansıyan neydi?
Saldırılardan önceki süreç şöyle gelişti: Bizimle çalışan Amerika Temsilcisi James Jaffrey, Türk devletinin bizim tehdidimizin olmayacağı güvenli bölge oluşturmak istediğini söyledi. Tehdit olmadığımızı belirttik ama Türkiye’nin bizi tehdit olarak gördüğünü ifade etti. Türkiye ile çatışmadan yana olmadık ve bunu önlemek için elimizden gelen tüm çabayı sergiledik. Yine Amerika ile yapılan görüşmeler ardından ağır silahlarımızın sınırdan çekilmesi, sınırdaki mevzilerin yıkılması istendi. Ardından Amerikan ve Türk devriyelerinin yapılacağı ve bunun gerçekleşmesi halinde güvenli bölge sağlanacağı, saldırıların olmayacağı belirtildi. Devriyelerin gelmesi ve güçlerimizi çekmemiz ağır bir durum olsa da bir savaşın olmaması için bu şartları kabul ettik. Bu temelde anlaşma yürüdü ama aniden savaşın başlamasından bir gün önce Türk devletinin hazırlık yaptığı ve saldıracağı aktarıldı. Oysa dedikleri her şeyi yerine getirmiştik. Ama öyle görünüyor ki onlar bizim kabul edeceğimizi beklemiyordu. Hayır demimizi bekliyor ve bunu bir saldırı gerekçesi olarak kullanmak istiyorlardı. Amerika ve Türk devleti NATO üyesi iki ülke ve ittifak halindeler. Amerika elbette Türk devletini kendisinden uzaklaştırmak istemez ve onu tercih eder. Türk devleti uzaklaşırsa Rusya ile ilişkilerini güçlendireceğini biliyor. Amerika elinden geldiğince Türkiye’yi ikna etmeye çalışıyor. Türkiye’nin zulüm yaptığının farkında. Türkiye’nin Rusya’ya yakınlaşmasını engellemek için sessiz kalmayı tercih ediyor. Bize, “Birlikte çalıştık ama sizin için Türk devletiyle çatışamam” diyor.
Kuzey-Doğu Suriye yönetimi ve güçleri, ‘Sınır Güvenliği Mekanizması’ devam ederken de Türk devletinin saldırıdan vazgeçmediğinin farkında olduklarını ve her türlü saldırıya da hazırlandıklarını söylüyordu. Sonuçta saldırı, hiç kimse için sürpriz olmadı. Sizce daha fazla ne yapılabilirdi?
Bu saldırıların olmaması için Özerk Yönetim olarak elimizden geleni yaptık. James Jaffrey’in ‘güvenli bölge’ için belirttiklerini kabul ettik. Diyalog ve çözüm mesajlarımızı ilettik ama onlar ne olursa olsun saldıracağız, diyordu. Hatta saldırıların önüne geçmek için rejim güçlerinin sınıra gelmesini istedik. Ruslar ve rejimle diyaloglarımız oluyordu. Rusya aracılığıyla rejime mesajlarımızı ilettik. Rejimin sınırı tutmasını, bunun onun sorumluluğu olduğunu belirttik. Fakat ne rejim ne de Ruslar o dönemde buna ciddi yaklaştı. Saldırılar başladığında yine onlardan bunu istedik ama evet deyip yerleşinceye kadar birkaç gün geçti. Bu süreçte Türk devletinin saldırılarıları şiddetlendi. Öyle görünüyor ki Ruslar bilinçli olarak geciktirdi. Rusların Erdoğan’a ilk günlerde sorun çıkarmayacaklarına dair söz verdiği anlaşıldı. Bunun için kendisine bir süre de belirlendiği ortaya çıktı. Bu saldırıların durdurulması için rejim, Rusya, Amerika ve Türkiye’ye mesajlarımız oldu ama kararlarını vermişlerdi. En dikkat çekici yön de bu saldırılar için 9 Ekim kararını almış olmalarıydı. 9 Ekim 1998’de Öcalan Suriye’den ayrıldı ve uluslararası komplo başladı. Erdoğan’ı destekleyen güçlerin aldığı karar sadece saldırı öncesine ilişkin değildi. Bir konseptti ve daha önceki uluslararası komplonun bir devamı olarak başlatıldı.
Bizim hazırlıklarımıza gelince; bu askeri, diplomatik, siyasi ve halk boyutu olarak ele alınabilir. Askeri olarak bir devletin askeri donanımına sahip değiliz ama kadın, erkek gençlerimiz silahlarını kuşanarak büyük bir fedakarlıkla direnişe geçti. Bu konuda hiçbir eksiklik yaşanmadı. Onlarcası şehit düşse de asla geri adım atmadılar ve şehit düştüler. Yine sığınak, tünel vb. konularda alt yapı ve askeri hazırlıklarda bir sorun yoktu. Kullanılan teknik çok yoğundu. Bu direniş ve hazırlık olmasaydı aslında bir devlet ordusu sınırın sıfır noktasında olan böyle bir şehri bir günde de alabilirdi. Sınırlar bitişik iki adımlık mesafede diğer sınıra girilebiliniyor. Tüm mahalleler sınır üzerinde ama bir ay geçmesine rağmen halen bu direniş sürüyor. Siyasi ve diplomatik alanda da hazırlıklar yapılmıştı, Erdoğan’ın saldırı gerçekleştireceği belirtilerek kamuoyunda duyarlılık geliştirilmeye çalışılmıştı.
Halkımız 2011’den bugüne böyle bir gün için örgütlendirilmişti. Bu örgütlü gücümüz olmasa ne DAIŞ bitirilebilir, ne yönetim oluşturulabilirdi. Fedakar bir halkımız var, şu ana kadar 11 bin şehit verdik. Her anını gece gündüz eylemler içinde geçiriyor. Bu örgütsel düzeyimizi de gösterdi ama elbette eksiğimiz de var. Savaş uçaklarına karşı halkın tedbiri yoktu, sığınaklar yetersizdi. Onda birinin evlerde sığınağı yoktu. Bu da saldırı olunca evlerini boşaltmalarına neden oldu ve bu durum savaşan gücümüzü de etkiledi.
Şimdi sahada herkes devriye atıyor. Dünyanın iki büyük gücü ve bölgenin sömürgeci iki büyük devleti, müttefikleriyle birlikte var. Türkiye hariç muhtemelen hepsiyle direkt diyalog halindesiniz. Sözden şunun rica ediyoruz: Rusya ile ne düzeyde bir diyalog içindesiniz. Rusya’nın Kuzey-Doğu Suriye ile ilgili vizyonu, gelecek planlaması nedir, size nasıl yansıyor?
Rusya ve diğerleriyle ilişkilerimiz en üst düzeyde var. Rusya şunları yapmaya çalışıyor;
- Rusya rejimi ayakta tutmaya çalışıyor.
- Rejim ile Erdoğan arasında diyalog geliştirmeye çalışıyor.
- Erdoğan ile ilişkilerini geliştirerek Amerika’dan koparmaya çalışıyor.
- Amerika’yı bölgeden çıkarmaya çalışıyor.
- Yönetimimizin eskisi gibi kalmasını istemiyor, rejimin de razı olacağı bir model geliştirmek istiyor.
Bu nedenle Erdoğan’a Efrîn’i Erdoğan’a verdiler, silah verdiler ve farklı imkanlar tanıdılar. Erdoğan’a destek vererek buradaki yönetimi ve Amerikalıları zorlamaya çalıştılar.
İşgal saldırısının gelişmesi ve Amerikalıların gitmesini kendisi için bir fırsata dönüştürmek, boşalttığı yeri tutmak istedi.
Qamişlo ve doğusu, Hesekê ve doğusundan Dêrazor’a kadar Amerikalıların yerleşmesi planlandı. Batıda da Ruslar konumlanacak ve böylece bölgeyi paylaşacaklardı. Önce Amerikalılar Türkler ile ortak devriye yapıyordu, şimdi Rusya ile yapıyorlar. Bu haliyle Rusya rejimi sınırda yerleştirdikten sonra, ‘sizinle rejimi bir araya getirecek, Kürtler ve yönetimin geleceği konusunda ittifak yapmanızı sağlayacağız’ diyor. Rusya bu sorumluluğu üstleniyor.
ABD hala sahada ve diyalog halindesiniz. Türkiye’nin saldırısını durdurmadı, zorluk çıkarmadı, üstelik mevcut işgali kabullendi. Seth J. Frantzman gibi analistler, ABD ile ilişki biçiminizi, siyasal projeksiyonu ve statüyü dahil etmediğiniz ve salt askeri alanla sınırlandırdığınızı söyleyip eleştiriyor. Hatta Kürt danyasından da ‘ABD’ye fazla güvenme rehaveti’nden dolayı eleştirenler var. Okuyucalarımıza ABD ile yaşananları ve bugünkü durumu paylaşabilir misiniz?
Amerika ile ilişkilerimiz Kobanê döneminde başladı. Bu ne stratejik ne de siyasi bir ilişki. Ayrıca bir anlaşmaya dayalı bir ilişki de değil. Savaştaydık, DAİŞ bize saldırıyordu ve herkesten bize yardım etmelerini istedik. Ruslardan, rejimden ve herkesten yardım istedik, çünkü çemberdeydik. Sadece Amerikalılar destek verdi. Yardımlaşmamız bizim DAIŞ’le savaşmamız üzerineydi. Bunu biz de söyledik onlar da. Kobanê savaşında olumlu sonuçlar alınca diğer bölgelerin özgürleştirilmesine başladık. Girê Spî’den Reqa’ya, Çiyayê Kizwana’ya ve Dêrazor’a kadar bu süreçte gerçekleştirilen tüm hamleler sadece DAIŞ’e karşı savaşmak üzerineydi. Biz bu ilişkiler içinde onların siyasetçileriyle de diyalog geliştirmeye çalıştık. Onların bizimle siyaset yürüteceklerine dair hiçbir sözleri olmadığı gibi bizim de bu konuda bir beklentimiz yoktu. DAIŞ bitince gideceklerini belirtiyorlardı. Hiçbir zaman bizi koruyacaklarını, bize bir Kürdistan kuracaklarını düşünmedik.
Şu gerçek de var: Amerikalılar burda olması ve onlarla ilişkilerimiz nedeniyle diğer ülkelerden de çok sayıda temsilci bu bölgeye geldi. Bu biçimde birçok kesimle ilişkilerimiz oldu ve iyi bir diplomasi ağı geliştirmemizi sağladı. Bu ilişkiler olmasa görüşlerimizi ilgili yerlere iletmek için oldukça zorlanacaktık. Amerikalılar, Türk devleti ile bir savaş çıkarsa NATO üyesi olduğu için bizim yanımızda yer almayacaklarını belirtiyordu. Bu nedenle bu duruma şaşırmadık. Amerikalıların nasıl olduğunu biliyorduk. İlişki tarzımız buydu ama Amerikalıların kültürü de biliniyor. Hüsnü Mübarek’in bir sözü var; Amerikalılarla kendisini örtmeye çalışan kendisinin çıplak olduğunu bilmeli, diyordu. DAİŞ’e karşı bir savaş süreciydi ve bu çerçevede ilişki geliştirdik. Bu ilişkilenme olmasa Reqa, Dêrazor gibi alanlar kurtarılamazdı. Fakat siyasi alanda ne onlar söz verdi ne de biz bunu istedik
Trump, şimdi yeniden dönmek için karar aldı. Kurulan yeni dengeler içinde yer alması gerektiğini düşünüyor. Ayrıca Trump yönetimine yönelik tepkilerin törpülenmesi isteniyor. Geri dönüş gerekçesi olarak, “DAIŞ’in yeniden canlanmasından çekiniyorum, petrolü korumam gerekiyor” diyor. Amerika’nın burada bulunmasının temel sebebi hiçbir zaman petrol olmadı.
Amerika neden siyasal çözüm konusunda rol almaktan kaçındı? Bu konuda bir talebiniz ya da bu durumu düzeltmeye yönelik eleştirileriniz oldu mu? Siyasal çözümün bir aşaması olarak Özerk Yönetim’in tanınmasında en belirleyici taraf olarak kimi görüyorsunuz?
Burada bir siyasi çözüm olmalı. Siyasi çözüm için rol sahibi olmaları gerektiğini belirtiyoruz. Bu konuda eleştirilerimizi tekrarladık fakat şu ana kadar hiçbir rolleri olmadı. Örneğin Suriye’deki sorunlarının çözümü için Cenevre görüşmeleri var ve daha önce de uluslararası alanda yürütülen bazı çalışmalar oldu. Suriye Anayasa Komitesi içinde, siyasi çözüm sürecinde yer almak istedik. Amerika yardımcı olabilirdi ama bu konuda rol oynamadı. Suriye’nin geleceği konusunda şu ana kadar görüş belirtmiş rol oynamış değiller.
Özerk Yönetim’in kabul edilmesi, statüsü vb. konular ise sadece bir devletin kabul etmesiyle ilgili bir durum değil. Bu her şeyden önce Suriye’deki tarafların kabul etmesi ve siyasi çözümün gelişmesine bağlı bir durum. Bunun çözümünde kilit nokta ne Amerika, ne de Rusya’dır, sadece Suriye rejimidir. Suriye rejiminin tutumu belirleyici olacak. Zaten ‘Suriye muhalefeti’, Türk devletiyle birleşti ve bunu kabul etmiyor. Geriye biz ve rejim kalıyoruz. Öncelikle rejimin, Suriye’nin bunu kabul etmesi gerekir. Rejim ile Özerk Yönetim anlaşırsa Rusya ve Amerika da kabul etmek zorunda kalacak. Rejimin kabul etmediği hiçbir seçenek gerçekte karşılık bulmuyor. Ne yazık ki şu da daha net ortaya çıkıyor; Aslında bu topraklarda çözümün gelişmesi istenmiyor. Çelişkilerin derinleşmesi ve istikrarsızlığın uzun süre devam etmesi isteniyor.
Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetimi, MSD, TEV-DEM ve QSD, tamamı demokratik bir Suriye’nin birliğinden bütünlüğünden yana olduklarını başından beri vurguluyor, her defasından Suriye yönetimiyle diyalog ve çözüme hazır olduklarını belirtiyor. Sizce bunu önleyen rejimin karakteri mi, müttefik olduğu Rusya ve İran mı veya daha fazlası mı?
Çok faktör var. Rejimi ele alırsak; prestijini kaybetti, askeri, ekonomik ve siyasi olarak bir yıkım yaşadı; diplomatik ağırlığını yitirdi ve şu an elinde bulunan alanlar da aslında ona ait değil. Ayrıca Rusya henüz erken olduğunu düşünüyor. Çözümün erken gelişmesinden yana değil. Muhalefet de rejimi aratacak nitelikte. Örneğin; rejim, Kürtlerin hakkını tanımıyordu belki ama şu anki muhalefetin yaptığı gibi açıkça Kürtlerin kafası kesilmeli, demiyordu.
Çözüm için bir zeminin hazırlanması gerekiyor ve o şu an BM’nin bir kararı olsaydı belki uygulanabilirdi ama o da yok. 22/54 sayılı bir karar var ama onu da şu an Türkiye kullanıyor. Yani bu kararın içeriği çözüm için diyalog ve görüşme olmasını, ulusal bir ordu ve geçici bir hükümet kurulmasını öngörüyor seçimler gerçekleşinceye kadar. Yani rejim ve muhalefet arasında çözüm adımlarının atılması ve anayasa hazırlanmasını öngörüyor. BM, aslında çözüm için bu kararı kullanabilir ve rol oynayabilirdi. Şu an bizim yerimize Türkiye kendi çıkarları için o argümanı kullanıyor. Oysa biz bu karara göre rejim ile anlaşma sağlayabilirdik. Türkiye bu karardan faydalanmamıza izin vermiyor. Rejim, Rusya ve diğer güçler de çözüm için hazır değil. Biz de şu ana kadar savaş içindeydik. Henüz DAİŞ’i bitirmemişken Efrîn’de olduğu gibi Türk devletiyle savaşmak zorunda bırakıldık. Onlar da bunun için çalışma yürütmemize izin vermediler.
Suriye rejimi ile bir askeri ‘anlaşma’ sağladınız, ancak sınırlı sayıda ve bazı yerlere askerleri geldi. Cumhurbaşkanı Esad, son açıklamasında ilk kez 2011 öncesinin dayatılamayacağını belirterek, sahadaki somut gerçeklere işaret etti. Siz de açıklamayı olumlu buldunuz. Suriye ile diyalog hangi mertebeye vardı, neler bekliyorsunuz?
Bundan kısa bir süreye kadar Suriye rejimi bizi ihanetle suçlayarak, Suriye topraklarını parçalamak istediğimizi söylüyor ve bizi düşman olarak tanımlıyordu. Esad’ın son konuşmasında çözüm ve atılması gereken adımlara ilişkin bir tutum yoktu. Bununla birlikte içeriğinde eleştirdiğimiz yönler de vardı ve bunu açıklamalarla kamuoyuyla paylaştık. Bu konuşmada olumlu olan yön, daha önceki düşmanca dilin giderilmiş olmasıydı. Diyalogun geliştirilmesi için umut veren bir dil kullandı ama bu diyalog nasıl olacak, hangi esaslar üzerinde gelişecek, ret ve kabul ölçüleri ne olacak, bu konuda bir çerçeve belirtilmedi. En azından diyalog ve çözüm için adım atılabileceğini belirtti. Bu yönünü olumlu bulduk.
Henüz çözüm süreci başlamış değil, sadece askeri alanda bir ittifak sağlanmış durumda. Askerlerin dış saldırılara karşı sınırda konumlanmaları dışında herhangi bir konuda anlaşma sağlamış değiliz. Yönetim ve kurumlarımız var; müzakere ve görüşmelerde anlaşma sağlanıncaya kadar sistemimizde bir değişiklik olmayacak.
Türk devleti, neden işgalde bu kadar ısrarlı, onu motive eden, bu kadar iştahlı olmasını sağlayan nasıl bir zihniyet ve gelecek tasavvurudur?
Türk devleti, kuruluşundan bugüne işgal ve talan üzerinden kendisini var etti. Erdoğan’ın mantığı da işgale, bu mirasa dayanıyor. Açıkça ‘Kuzey Suriye ve Kuzey Irak Misak-ı Milli’ye göre bizimdir ve işgal etmeli, ele geçirmeliyim’ diyor.
Erdoğan’ın işgal tarzıyla geçmişteki işgal tarzı arasında çok önemli farklar var. Geçmişteki işgal biçiminde genel olarak o ulusun işgal ettiği ülkeye askerlerini yerleştirmesi, oradaki halktan kendi güdümünde bir yönetim oluşturması ve o ülkeyi kendisine bağlamasıyla gerçekleşiyordu. Erdoğan ise gittiği yerdeki orduyu, yönetimi yok ediyor ama bununla da yetinmiyor, işgal ettiği yerin halkını da tümden yok ediyor. İmha edemediği halkı da topraklarından sürerek, kendisine bağlı DAİŞ, El Nusra çetelerini o topraklara yerleştiriyor. Yani işgal ile birlikte jenosid, etnik temizlik ve demografik değişimi uyguluyor, tümden yok ediyor. Büyük çaplı bir tehcir devreye konuluyor. Erdoğan’ın bugün dünyanın gözü önünde uyguladığı işgalin en tehlikeli hali ve insanlığa karşı işlenen bir suçtur.
Türk devleti, Cerablus’tan Efrîn’e kadar Rojavayê Kurdistan/Kuzey-Doğu Suriye’yi işgal etmiş durumda. Şimdi buna Serêkaniyê ve Girê Spî de eklendi. İşgal ettiği alanlarda sadece bir askeri güç veya bünyesindeki çetelerle bulunmuyor; posta teşkilatından itfaiyeye, eğitim-öğretimden bankalara kadar bütün varlığıyla orada. Siz buradaki Türk devlet varlığını nasıl tanımlıyorsunuz, sizce ne yapmaya çalışıyor?
İşgal ettiği bölgelerdeki bu uygulamalarla kalıcılaşmak, kendisini meşru göstermek için zemin hazırlamaya çalışıyor. Bu aynı zamanda soykırım planını hızlı biçimde kamufle etme çabasıdır
Suriye’de çözüm oluncaya kadar çıkmayacağını belirtiyorlar. Zaten çözümün gelişmemesi için ellerinden geleni yapacaklardır. Kıbrıs gibi tarihteki örneklere baktığımızda da Türk devletinin işgal ettiği bir alandan kolay çıkmadığını görüyoruz. O geçici kalmak için değil, gitmemek üzere gelmiş bulunuyor ama bunun sonucunu bizim verdiğimiz mücadele belirleyecek. Buna karşı haklı mücadelemiz elbette devam edecek. Ne olursa olsun Efrîn, Cerablus, Bab, Serêkaniyê, Girê Spî ve işgal edilen her yer özgürleştirilmeli. Bu haliyle kabul etmemiz mümkün değil. Asla bu alanların özgürleştirilmesinden geri adım atmayacağız.
Türk devletinin bu kadar rahat saldırabilme pozisyonunda olmasını sağlayanın, biraz da Bakurê Kurdistan ve Türkiye’deki Kürt Özgürlük Hareketi’nin hareket kabiliyetinin kısıtlanması ve demokratik muhalefetin bastırılması olduğu tezi, ne derece doğrudur?
Bunun çok ciddi etkileri oldu. Kobanê sürecinde Kürt Hareketi üzerinde bu kadar ciddi baskı yoktu. Gençler Kobanê’de savaşmak için sınırlara vurdu. Halk aylarca sınırda kalarak destek eylemleri gerçekleştirdi. Kuzey’de gerçekleşen eylemler Kobanê’nin dünyada tanınmasını sağladı. O eylemler olmasaydı kimse Kobanê’nin çığlığını duymayacaktı. 2015’ten itibaren Türk devletinin uyguladığı baskılarla Kürt mücadelesinin tüm öncüleri cezaevine gönderildi. Bu baskı konsepti nedeniyle şimdi on binlerce kişi tutuklu. Her gün HDP belediyelerine kayyum atanıyor, halk iradesi tanınmıyor, halk baskılarla sindirilmeye çalışılıyor. Bunun etkileri oldu. Türk devletinin uyguladığı baskı öyle bir hal aldı ki bırakalım dışarıda eylem yapmayı, şu an bir twit yazdığı için bile insanlar tutuklanıyor, yılları bulan cezalar veriliyor. Şunu çekinmeden belirtebiliriz artık; Erdoğan Saddam’ı aşmış durumda. Daha önce Ortadoğu’da baskı, zulüm ve diktatörlük Saddam ile anılıyordu ama şu an bu adı Erdoğan devralmış durumda. Hem de Saddam’ı aşarak. Bu durum, Kuzey’deki eylemleri bloke etti. Zaten Türkiye’de demokratik bir muhalefet de yok. Şu an Türkiye’de bu işgale karşı koyacak demokratik, aktif, örgütlü bir muhalefet yok ve bu durum Erdoğan’ın daha çok saldırganlaşmasına, işgal saldırılarını yoğunlaştırmasına neden oldu. Türkiye içinde bir muhalefet Erdoğan’ı frenlerdi, bu saldırılara yeltenmesini engellerdi ama bu yok.
Devam edecek…