Diyelim ki birileri sabrınızı deniyor, hazmedilmesi oldukça zor tavırlar sergileyerek sizi yersiz ve zamansız bir kavganın içine çekmeye çalışıyor. Kavgaya girmenizin kaybetmeniz anlamına geldiğini biliyorsunuz. Bu yüzden söz gelimi sol yanağınıza bir tokat atıldığında, kendinizi sağ yanağınızı çevirmek zorunda hissedebilirsiniz. Bu davranışınız bir tür uzlaşmayı ifade edebilir. En kötü ihtimali defetmek için, daha az kötüsüne katlanmayı bir seçenek saymanız bir ölçüde anlamlı olabilir. Ama bazen öyle gelişmelerle karşılaşırsınız ki, olup bitenlere isyan etmek yerine uzlaşmacı davranmanız sizden çok şeyi, hatta her şeyinizi alıp götürebilir. Bunun için verilecek en çarpıcı örnek Pozantı Cezaevinde Kürt çocuklarının başına getirilenlerdir. Pozantı Cezaevinde Kürt çocuklarına uygulanan vahşete seyirci kalmak insanlıktan çıkmakla özdeştir.
Kürt çocuklarına reva görülen uygulamalar devlet politikasının bir sonucu ya da parçasıdır. Başbakan Erdoğan’ın bir ara savurduğu tehdidi ve bu tehditle kimleri hedef aldığını hatırlamaya çalışın. Erdoğan’ın adını açıkça zikrettiği kesimler kadınlar ve çocuklardı. “Kadın da olsa çocuk da olsa gereken yapılacaktır” diyordu. Yasadışı gösterilere katılanlar, ister kadın ister çocuk olsun, karşılarında güvenlik güçlerini bulacaklar diyordu. Söz konusu tehdidi sadece tutuklanma ile sınırlı görmek safdillik olur. Zaten Amed serhıldanı sırasında söylediği sözden sonra birçok Kürt çocuğunun katledildiğini biliyoruz. Gösteri hakkını kullanan kim olursa olsun, eğer kendisine karşı haklarını savunduğu bu devleti biraz olsun tanıyorsa, tutuklanma riskini de göze almış demektir. Öyleyse Erdoğan’ın tehdidini bu çerçevede ele almak en azından yetersizdir. Sorgu merkezlerini ve cezaevlerini de güvenlik çemberi içinde görmek gerekir. Dolayısıyla Başbakan kadınlar ve çocukları sadece göstericilerle karşı karşıya olan polislere değil, sorgucular ve cezaevi yöneticilerine de hedef göstermiştir. Başka bir deyişle işkence, taciz ve tecavüz de bu ‘gereken neyse’ kapsamındaki uygulamalar arasındadır.
Bu mekanizmanın bütünsellik içinde nasıl çalıştığına bakın: Başbakan emir veriyor, kadınlar ve çocukları işaret ederek “Gereken neyse yapın” diyor. Polisler bilinçli olarak çocuk ve kadın avına çıkıyor. Yakaladığı çocuklar ve kadınları yargıçların karşısına çıkarıyor. Yargıç tutuklama kararı veriyor ve kendilerini cezaevine yolluyor. Cezaevi Müdürü çocukları alıp koğuşa götürüyor ve koğuş reisine teslim ediyor. Tabii bu arada söz konusu çocukların PKK’li olduğunu söylemeyi de ihmal etmiyor. Reis kendisine teslim edilen çocukların körpecik bedenleri üzerinde insanın aklını donduran her türlü kötülüğü hayata geçirmek için ‘gerekli’ icazeti almıştır. Bundan böyle ‘gereken neyse’ onu yapacaktır. AKP’nin Kürt çocuklarını tedip politikası böyle işliyor.
Pozantı vahşetine karşı Kürt toplumunda gelişmesi beklenen tepkilerin cılız kaldığını görmek insanı derinden yaralıyor. Tamam, bu olayda Türkiye’de de kabul edilemez bir suskunluk yaşandı ve bunu anlamak bir ölçüde mümkündür. Ne de olsa Türk toplumunda kışkırtılmış bir şovenizm var ve bu şovenizm bakarkör yaklaşımını doğuruyor. Hele insanlık dışı muamele gören kişinin bir de PKK ile bağlantısından söz ediliyorsa, başına geleni hak etmiştir anlayışıyla hareket ediliyor. Ancak aynı vahşet karşısında Kürt toplumunda tanık olduğumuz tepki yetersizliği hiçbir gerekçeyle izah edilemez.
Bilinmesi gereken acımasız gerçek şudur: Kendi çocuklarına sahip çıkmayan bir toplum hiçbir değerine sahip çıkamaz. Çünkü toplumun çocuklarla ilişkisi bir varoluş ilişkisidir. Toplumun varlığını sürdürecek olan çocuklardır. Hiçbir toplum kendi varoluş hakkını bir başkasına devredemez. Bu anlamda çocuklar anne ve babalarının bile sayılamaz. Onlar deyim yerindeyse toplumun malıdır. Çocukların öncelikle kendilerinden korunmaları gereken güçler devlet ve iktidardır. Her ne amaçla olursa olsun, hangi niyetle hareket edilirse edilsin, çocuklarını devletin insafına terk etmek kendi varoluş hakkından vazgeçmek anlamına gelir. Bu devletin halk olarak soyunu sürdürmesi için Kürtlere aralık bıraktığı tek kapı cinsellik kapısıdır. Daha doğrusu, biyolojik sınırlara çekilmiş bir varoluş tarzını sürdürme gerçeğiyle karşı karşıyayız. Biyolojik tarzda soy sürdürme bütün canlıların ortak özelliğidir. Buna üreyerek soy sürdürme adı veriliyor. Devlet Kürt’ün çocuklarıyla ilişkisini bu sınırda tutmak istiyor. Daha açık bir deyişle “Doğur ama ötesine karışma” diyor. Onun gözünde Kürt kadını bir ‘kuluçka makinesi’, çocuklar da yumurtadan çıkan civcivlerdir. Makinenin yanında kalsalar bile civcivler devletin malıdır ve onun sorumluluğu altındadır. Ailenin sorumluluğu ancak bu gerçeğin bilinciyle hareket etmesi halinde bir anlam taşıyabilir. Devletin malına zarar veremez.
Her özgürlük mücadelesi her şeyden önce çocukların özgür doğma ve özgür yaşama haklarını kazanma amacını taşır. Ancak Kürt çocuklarının özgür doğma ve özgür yaşama hakları hiç olmadı. Doğan her Kürt çocuğu statüsüz bir kölelik dünyasına adeta fırlatılıp atıldı. Hiçbir anne-baba çocuğuna özgür bir yaşam sunamadı. Egemenlik tekeli olarak devlet, belli bir yaşa geldiğinde çocuklara el koydu. Onları kendi ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde kendi dili ve kültürüyle eğitti. Çoğunu tuzun suda erimesi gibi kendi içinde eritti. Kendilerini devletçi toplumun parçası yaptı. Bu temelde Kürt’ün soyunu kurutmaya çalıştı. Aileler çoğu zaman korkudan devletin ‘babalık’ iddiasına onay vermek zorunda kaldılar. Sonra bu duruma alıştılar ve normal saymaya başladılar. Kendi çocuklarını bilerek ve isteyerek devlete peşkeş çektiler. En azından görünürdeki durumun böyle olduğu ortadadır.
Bu noktada kendi çocuklarını birer kurban olarak soykırım değirmenine taşıyan ailelere şunu söylemek gerekir: Pozantı’da bir tokat gibi herkesin yüzünde şaklayan insanlık dışı vahşetten sizler de sorumlusunuz. Bu çocuklar canları öyle istediği için değil, kimliksiz ve kişiliksiz bir dünyada yaşanmaya zorlandıklarını bildikleri için sokaklara çıktılar. Özgür doğmadıkları bir dünyada özgür yaşamak için küçücük yürekleriyle mücadele alanına atıldılar. Haklarını gasp eden soykırımcı devletin güvenlik güçlerine taşlarla saldırdılar. Onlar yurtsuz köleliği taşladılar, kimliksizliği ve özgürlükten yoksunluğu taşladılar, anadilleriyle okuyup yazamamayı taşladılar. Bunları kendilerine sunan bir dünya yaratmadan kendilerini bu dünyaya getirdiğiniz için sizi taşladılar. Küçük kalan sizlerdiniz, onlar küçük yaşlarına rağmen büyüklüklerini bu eylemleriyle kanıtladılar.
Kendi çocuğunu kendi dili ve kültürüyle eğitemeyenlerin, bu anlamda kendi çocuklarına sahip çıkamayanların, bu temelde kendi varoluş haklarını koruyamayanların çoluk çocuk sahibi olmaları haramdır. Kimliksiz kölelik dünyası kötülükler dünyasıdır. Gözünü böylesi bir dünyaya açmış bir çocuğun başına her türlü musibet gelebilir ve bunun sorumlusu da devletten önce ailedir, bu ailelerin mensubu olduğu toplumdur.
Kıyameti koparmamız gereken bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Çocuklarımıza sahip çıkalım.