
PYD Avrupa Temsilcisi Zuhat Kobanê, Rojava’nın uluslararası alanda elde ettiği başarılarla Sykes-Picot ve Lozan’dan bu yana değişmeyen “yüzyılın denklemini” bozduğunu ve ekledi: “Bazıları şöyle düşünüyor: Acaba bir karar aldığımız zaman bir devletin onayı var mı, yok mu? Biz öyle düşünmüyoruz. Halkımızı örgütlediğimiz kadar gerçektir kararımız. Orada var olan bütün halkları ne kadar örgütlemişsek, onlar ne kadar irade sahibi olmuşsa, o kadar kendi kararlarımızı kendimiz alıyoruz.”
Türkiye’nin izlediği Rojava politikası dolayısıyla “kendini rezil ettiğini” ve “felakete sürüklendiğini belirten Kobanê, Minbic Operasyonu öncesi durumu şöyle özetledi: “Türkiye kendisini dayattı, biz de dayattık, biz kazandık. Türkiye dedi, ‘Kırmızı çizgilerimiz var’, teker teker kırmızı çizgileri Fırat nehrine attık. Artık o kırmızı çizgiler Fırat suyuyla birlikte gitti. Türkiye hep tercihini DAİŞ’ten yana koydu; bu yüzden de batağa doğru gidiyor.”
Demokratik Birlik Partisi (PYD) Avrupa Temsilcisi Zuhat Kobanê’yle son gelişmeleri ve pozisyonlarını konuştuk.
Öncelikle, Moskova’daki Rojava Temsilciliği ardından Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Prag’da da bir YPG/YPJ Bürosu açıldı. Bu ne anlama geliyor?
Rojava’nın gelişiminde ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin tarihinde aslında kaydedilen önemli bir gelişmedir. YPG ve YPJ’nin askeri bürosu Avrupa’da ilk defa açılıyor. Bu, önümüzdeki süreç için askeri ilişkilerin resmiyet düzeyine kavuşması anlamına geliyor. Prag’da kabul edilmiş bir askeri büro, YPG’nin dünyada kabul edilmesi demektir.
Yani sadece Çek Cumhuriyeti olarak düşünmemek mi lazım?
Hayır, bu bir mesajdır. Çek Cumhuriyeti’nin kabul etmesi de, Avrupa’nın gözden geçirmesiyle olmuştur. YPG, Avrupa’da kabul edilmiş bir güce dönüşmüş durumdadır. Artık böyle bir güç olarak ilişki kuruyor.
Peki ama Almanya’nın Rojava ve Suriye politikası, Türkiye’yle ilişkileri bağlamında da çok tartışılıyor bugünlerde. Şimdi biz Prag’daki temsilciliği mesela Almanya’nın da yaklaşımı sonucu olarak mı görmeliyiz?
Tabii ne kadar Avrupa Birliği tavrı olsa da ülkelerin kendi özgün tavırları da var. Ama şunu söyleyeyim: Biz şimdi Almanya’da da, Berlin’de bir büro açma hazırlığındayız.
Moskova’dakine benzer bir büro mu?
Evet, ona benzer. Henüz hazırlık aşamasındayız, önümüzdeki süreçte onu da açacağız. Zaten Paris’te de açıyoruz. Fakat bizim açımızdan aslında Kürt sorunu öyle bir düzeye geldi ki, eski dönemi aştık, yeni döneme girdik. Kürtler artık Avrupa’da kendi temsilciliklerini açıyor ve kendilerini kendileri tarif ediyor.
Daha önce nasıldı?
Daha önceden Avrupa devletleri ve diğerleri, bizi düşmanımızın aracılığıyla tanıyorlardı. Bu bir problemdir. Mesela Almanya, bizi Türkler aracılığıyla tanıyordu. Türkler ne kadar antipropaganda yaparsa, Almanya onu biliyordu. Temsilcilikler ise bu fotoğrafı değiştiriyor. Kürtler nasıl bir halktır, nasıl bir direniş gösteriyor, bunu anlatıyor.
Aslında bu durum, Kürtlerin yakında Ortadoğu’da ne kadar büyük bir aktör olacağını da gösteriyor. Daha şimdiden Rojava’nın geldiği düzey de öyle basit bir düzey değil. Prag’da askeri büro açtık; birçok devlette Rojava Temsilcilikleri açacağız. İşte söylediğim gibi Berlin’de, Paris’te, bunun yanı sıra Stockholm’de, Kopenhag’da açacağız. Hatta konuştuk, Washington’da da, Londra’da da açacağız. Nisan ayında bunların çoğunu açma planımız var. Bundan sonra Kürtlerin temsilcilikleri olacak her yerde. Belki ilk anda resmi statüleri tam olmayabilir; ama bu gelişme, önümüzdeki süreçte Rojava Federasyonu, özerklik gibi talepleri kulaklara yerleştirir, Kürtlerin sorunları dinlenmiş olur. Şimdiye kadar kimsenin kulağına bile gelmemiş, Kürtlerin federasyon isteği. Ama 1-2 yıl içinde kimseye yabancı gelmeyecek. Çünkü Kürtlerin artık kendi temsilcilikleri var ve bunu anlatacak. Önümüzdeki siyasal süreç de bundan etkilenecek. Şimdi herkes reaksiyon gösteriyor, yavaş yavaş bunu aşmaya çalışıyoruz.
Yani bunlar, bir temsilcilikten de ziyade, diplomatik misyon gibi tarif ediliyor, görülüyor. Biraz açar mısınız? Mesela Prag’daki temsilcilik ne yapacak? Moskova’daki şimdiye kadar ne yaptı?
Bütün askeri muhataplar, YPG’yi aradıklarında artık Prag’daki temsilcilik üzerinden ilişki kuracak. Diyelim ki bazı askeri güçler YPG’yle ilişki kurmak, bilgi almak ve bazı ittifaklar geliştirmek istiyor, gideceği bir adres olacak. Askeri heyetlerin Rojava’ya gidişini, Prag’daki büro organize edecek. Diğer taraftan, YPG’nin kurmak istediği ilişkiler, bazı devletlerle yapmak istediği görüşmeler, bu büro tarafından organize edilecek.
Bu temsilcilik, önemli bir adrestir artık. Rojava’nın Avrupa’daki askeri ilişkileri artık daha kolay gerçekleşebilecek. Bu önemlidir. Ve bu, normalde devletlerin dünyada yaptığı bir iştir. Devleti olmayan bir halkın dünya tarihinde böyle bir bürosu olmamıştır. Kürtlere ise 21. yüzyılda kaydettiği gelişmeler, gösterdiği direniş, bunları kazandırdı; Kürtler, devletsiz biçimde bu düzeye geldi. Bu, bizce önemli bir gelişme.
Rojava Temsilcilikleri ya da Demokratik Özerklik Büroları ise bir partiyi, mesela PYD’yi kesinlikle temsil etmiyor. Biz diplomasiyi bir partiyle sınırlandırmıyoruz. Orada bir hükümet var. Bu hükümetin temsilciliği var, içinde çok parti, sivil organizasyon var. Hükümette sivil ve bağımsız şahsiyetler de var. Bu bürolar, Rojava’da var olan iradeyi Avrupa’da temsil ediyor. Orada Süryaniler, Araplar, Türkmenler, Ermeniler var, hepsini temsil ediyorlar.
Şimdi mesela Almanya’da birçok kurum soruyor, “Acaba nasıl Rojava’yla ilişki kurabilirim?” İşte bu bürolardan Rojava’yla ilişki kurabilecekler. Belki bazı hükümetler, yalnızca bir partiyle ilişkilenmek istemeyebilir, doğrudur da; biz de istiyoruz ki hükümetler, hükümetlerle ilişkilensin. Bu temsilciliklerimiz de Rojava hükümetlerini temsil ediyor. Belki şimdi temsilciliklerimiz bu düzeyde değildir; ama yavaş yavaş bu resmiyeti kazanacaklar.
Ama anlattığınız bu düzeye rağmen mesela Cenevre’ye davet edilmediniz, böyle tıkanma dönemleri yaşanıyor. Bunlar neden yaşanıyor?
Yani bizim uğraştığımız sorun, çok büyük bir sorun, öyle kolay bir iş değil. Dikkat edin, yüzyılın sorunlarıyla uğraşıyoruz. Sykes-Picot’tan şimdiye kadar 100 yıl geçti; biz bugün o stratejiyi değiştiriyoruz. Elbette kolay bir iş değil. Bu stratejiyi çizen uluslararası devletler ve rol oynayan bölgesel devletler var; ayrıca işbirlikçi Kürtler var. Bu üç çemberi açıp kendine yeni bir misyon biçmek, öyle rahat bir iş değil.
Mevcut durumda şöyle bir değişim sağladık: Eskiden Kürt senaryosu diye bir şey dünyada yoktu. Uluslararası senaryolar, Kürtleri yok sayıyordu. Diyelim ki Amerikalılar, Suriye’de İslamcılarla bir senaryo kuruyordu; Rusya ise rejimle… Ta 2014’teki 2. Cenevre’ye kadar dikkat edin… Bizim için herkes, “PYD isterse gitsin rejimle birlikte katılsın” diyordu. Ama bir yıl içinde muazzam değişimler oldu. Şimdi, “Eğer PYD katılmazsa hiçbir işe yaramaz” diyorlar. Üstelik hepsi de, bir konuşmalarında “PYD”, diğerinde “Kürtler” diye bahsediyor bizden. Bu demek oluyor ki, PYD artık onların gözünde de Kürtleri temsil ediyor. Bu artık kabullenmedir. Bir düzeye geldiler.
Şimdi 3. Cenevre için de ara sıra heyetlerle görüşüyoruz, “İlk etapta masayı bir kuralım, sonra sizi çağırırız” diyorlar. “Şimdi Cenevre filan zaten ortada yok” diyorlar. Bizim katılmamamızın ardında, biliniyor zaten, Türkiye’nin, Suudi Arabistan’ın müthiş bir direnişi var. Türkiye, bir devlettir, bütün ağırlığını koymuş durumda. Objektif olalım: Amerika’nın birdenbire bunları aşıp direkt Kürtleri dahil etmesi, öyle hemen olmayacak. Ama mevcut durumda biraz denge oluşturmuş durumdayız. Dikkat ederseniz Erdoğan’ın “Kürtleri mi, yoksa bizi mi tercih ediyorsunuz” sorusuna ABD’nin cevabı, “Siz de, Kürtler de dostsunuz” olmuştur. Bu demektir ki, biz de bir güç olarak kabul ediliyoruz, eşitiz. Bu önemli bir şeydir. Eskiden hiç bu dengelerde adımız yoktu. Kimse bizi hesaba katmıyordu.
Bu nedenle bence Cenevre’de de biz ciddi bir mesafe kaydetmiş durumdayız. Hatta önümüzdeki oturumlarda katılırız. Türkiye ısrar ediyor fakat biliyorsunuz işte Türkiye’nin kırmızı çizgileri birer birer bitiyor.
Türkiye’nin bu pazarlıkta kullandığı kozlar ne? Hep yalnız mülteci kriziyle okunuyor ama bununla okumak yeterli mi?
Hayır. Türkiye, Ortadoğu’da büyük bir devlettir. Rojava-Türkiye sınırı da 900 kilometredir. Bütün bu Selefi güçler, Türkiye’nin içinde… Türkiye, bu işi bozabilir... Onlar da bunu dengelemeye çalışıyorlar.
Geçtiğimiz günlerde Rojava-Kuzey Suriye Federasyonu Kurucu Meclisi’ni ilan ettiniz. ABD ve Rusya’dan açıklamalar geldi. En son Esad ise kabul etmeyeceklerini söyledi. Peki siz federasyon güçler tarafından kabul edilmezse ne yapacaksınız?
Bazıları şöyle düşünüyor: Acaba bir karar aldığımız zaman bir devletin onayı var mı, yok mu? Biz öyle düşünmüyoruz. Halkımızı örgütlediğimiz kadar gerçektir kararımız. Orada var olan bütün halkları ne kadar örgütlemişsek, onlar ne kadar irade sahibi olmuşsa, o kadar kendi kararlarımızı kendimiz alıyoruz.
Bu da aslında bizim kararımızdı. Hiç kimseyi beklemedik. Mevcut durum, tarihi bir durumdur. Bu durumda bir hamle yaptık. Reaksiyonlar doğaldır. Arap şovenizmi ya da diğer devletler şimdiye kadar hiç aklından bile Kürtlerin federasyon istemini geçirememişti ki. Düşünün işte: Rejimle muhalifler şimdiye kadar hiçbir konuda ittifak yapmadı ama yalnızca federalizme karşı tamamen aynı şeyleri söylüyorlar.
Biz Meclis kurulduğu zaman da bunu biliyorduk zaten. Kolay kolay hazmetmeyecekler ama alıştıracağız. Nasıl ki şimdi demokratik özerklik doğal hale geldi, reaksiyonlar azaldı, federalizm de bir müddet sonra öyle olacaktır. Hem şunu da unutmayalım: Bazıları eleştiriyor, tepki gösteriyor ama başkaları da çözüm olarak görüyor. Büyük gazeteler, önemli aydınlar, yazarlar…
ABD’nin bu konudaki pozisyonu net mi?
ABD, dengelemeye çalışıyor. Dikkat edin, ABD Dışişleri Bakanlığı çok net bir şey söylemedi; Savunma Bakanlığı ise “Bu Suriye’nin iç sorunudur, bizim Kürtlerle ilişkilerimiz devam edecek” dedi. Bu ne anlama geliyor? Bu ilişkiyi askeri anlamda sürdürdüğünüz zaman o statü kalacak, kimse o statüye saldırmayacak demektir. Sen YPG’ye müttefikim diyorsun, birlikte hareket ediyorsun; bunun kaldığı durumda, demek ki o statü sürdürülecek demektir. İşte diyorlar, “İlişkilerimiz devam edecek.”
Ama ABD Dışişleri Bakanı, desteklemediklerini söyledi...
Dışişleri Bakanlığı’nın görevi odur. John Kerry’nin görevi, devletlerle iyi ilişkiler geliştirmektir, elbette öyle diyecek. Bu bizce bir dengeleme.
Peki Rusya’nın tavrı?
Rusya’nın başka bir tavrı var. “Federalizm olabilir” diyorlar. Belki bazıları, “Erken davrandınız” dedi; ama onlara da, “Tamam, peki sizin bir zamanınız var mı, o zamana erteleyelim” dedik. O zaman bir şey demiyorlar. O halde biz haklıyız. Biz burayı boş bırakamayız.
Bizce Suriye’nin geleceği de bir federasyon olacak. Bu Rojava’dan başlayacak. Rojava-Kuzey Suriye Federasyonu’ndan Suriye Federasyonu’na doğru gideceğiz.
Aslında kimse zaten bir proje önermiyor, bir tek biz öneriyoruz. Bizce onlar da bir gün gelecek, “Gerçek çözüm budur” diyecekler, göreceksiniz.
Rejimin mesela, hiç projesi yok mu gerçekten?
Rejim de yavaş yavaş değişiyor. Dikkat edin, Beşar Esad, “Federalizme karşı değilim ama Suriye çok küçüktür, buraya uymaz” diyor.
Peki onun kafasındaki proje nedir?
İşte onlar da diyor ki Kürt bölgesine daha fazla yetki verilebilir. Bu da bir değişim göstergesidir. Bizim yaptığımız şey, zihniyeti adım adım değiştirmek. Öyle, hemen direkt, birdenbire kabul etsinler; biz de bunu istemiyoruz. Fakat yavaş yavaş rejim de diyor işte, “Federasyon iyi de Suriye’ye uymaz. Olabilir ama coğrafi açıdan…” Giderek dönüşüyor. Biz de Suriye’nin kulağını federasyona alıştırmaya çalışıyoruz. Başka devletler de “Bir çözüm olabilir” demişler, öyle duyumlarımız var.
Bu konuda tavrı çok önemli olan ama diğerleri kadar gündeme gelmeyen bir devlet daha var: İran. Onun güncel pozisyonu nedir?
İran bu talepleri kabul etmiyor. Kendi misyonunu biliyor. O da neticede sömürgeci bir güçtür. Doğu Kürdistan gerçekliği var. Rojava’da attığımız adımların yarın yansımasının oraya olacağını biliyorlar. Onun için büyük ihtimalle alttan alta karşıtlık yapıyorlar. Şimdi politik olarak DAİŞ’e karşı belki ses çıkarmıyorlar; ama bu işi bozmaya çalışacaklar. Fakat İran’a da, herkese de tavrımız aynı: Bir çözüm mü istiyorsunuz? O zaman bu devlet kendisini değiştirsin. Artık herkesi ikna etmişiz ki, bu devlet eskisi gibi kalmayacak. Suriye eskisi gibi totaliter bir iktidarla kalmayacak, değişecek. Herkes de diyor ki, ademi merkeziyetçi olur. İşte bunun bir modeli de federalizmdir.
Peki… Şimdilerde Minbic’de önemli gelişmeler oluyor. Koalisyon operasyonlarını yoğunlaştırdı; Minbic Askeri Konseyi de oluştu. Herkeste “Minbic Hamlesi başlayacak” beklentisi oluştu. Başlayacak mı?
Biz siyasi parti olarak gelişmelere baktığımızda, başlaması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü biz, bütün Rojava’yı, Kuzey Suriye’yi toprak bütünlüğü içinde bir bölge olarak ele alıyoruz. Bunu da adım adım, Koalisyon’la da konuşarak gerçekleştiriyoruz. Zamanlama meselesidir. Bizim izlediğimiz gelişmelere göre de Minbic için hazırlık yapılıyor.
Minbic Askeri Konseyi ne ifade ediyor?
Bu konsey, oradaki yurttaşlardır. Onlar DAİŞ’e karşı mücadele edecekler, QSD onlara yardım eder. YPG’nin başladığı meşru müdafaa stratejisini şimdi herkes adım adım esas almaya başlıyor. Dikkat edin, biraz YPG genişledi, Suriye Demokratik Güçleri ortaya çıktı. Daha önce Cephet ül Ekrad, Burkan El Fırat vardı. Göreceksiniz, yarın Suriye’nin başka bölgelerinde de Askeri Konseyler oluşacak. Çünkü herkes, bu stratejinin başarılı bir strateji olduğunu görüyor. Halk kendi savunmasını yapıyor. Bizim meşru savunma stratejimiz de bir model oldu. Askeri açıdan başaran strateji bu oldu çünkü. Diğer halklar da bunu önemsiyor. Herkes, “Bakın Kürtler bir ittifak kurdu, DAİŞ’e karşı savaştı ve başardı, niye biz yapmayalım” diyor. Minbic’teki gelişme de böyle.
Kürtler artık bir merkez haline dönüşüyor. Oluşacak yeni güçler YPG etrafında meşru savunma stratejisiyle birleşiyor. Önümüzdeki dönemde de güçlenen, bu hareketler olacak. DAİŞ adım adım böylelikle devreden çıkacak.
Peki ne olacak önümüzdeki günlerde? Olası Minbic Operasyonu’ndan Türkiye’nin de rahatsızlığı biliniyor. ABD’nin bu konudaki tutumu değişti mi?
Sanırım Avrupa’daki son saldırılar, Belçika’daki son saldırı etkiledi. DAİŞ bu bölgeden geliyor. Avrupa’nın ve ABD’nin artık buna çözüm bulması gerekiyor. Biz bunu açık söyledik, herkese mektup da gönderdik. Eğer siz bu eylemleri görmek istemiyorsanız, bu bölgeyi kapatmamız gerekiyor, dedik. Bu nasıl yapılır? Avrupa, Kürtleri, Demokratik Suriye Güçleri’ni desteklemeli.
Herkes biliyor, belgeleri de var: DAİŞ bu bölgelerden Türkiye’ye geçip Avrupa’ya ulaştı. Bu gelişmeler aslında Minbic’e operasyon için bir zemin hazırladı.
Bunun yanı sıra Kürtler de bir güç haline geldi ve her zaman bunu dayatacaklardı. Bana göre, şöyle bir değerlendirme yapabiliriz: Türkiye kendisini dayattı, biz de dayattık, biz kazandık. Türkiye dedi, “Kırmızı çizgilerimiz var”, teker teker kırmızı çizgileri Fırat nehrine attık. Artık o kırmızı çizgiler Fırat suyuyla birlikte gitti.
Dikkat edin, Türkiye Cerablus’tan Ezaz’a kadar bir tampon bölge istiyordu; şimdi Ezaz etrafında küçük bir bölge diyor.
Aslında Türkiye yanlış bir politika yapıyor. Bu DAİŞ, Türkiye’nin başına da bela olur. Baştan beri Türkiye’ye söylüyoruz: Dostluk ilişkisi istiyorsanız, Kürtlerle ilişki kurmalısınız. DAİŞ, nasıl ABD’nin ve diğer herkesin başına bela olmuşsa, sizin de olur. Ama Türkiye hep tercihini DAİŞ’ten yana koydu; bu yüzden de batağa doğru gidiyor. Şimdi bırakalım Koalisyon’da rol oynayacak bir gücü, artık Türkiye bir sorun haline dönüşmüş. Avrupa nezdinde artık karikatürlere konu olmuş halde. Erdoğan’ın ABD’ye gidişiyle ise artık Türkiye’nin bu siyasetle hiç prestiji kalmadı.
Erdoğan’ın ABD ziyaretinde yaşadıkları, Suriye ya da Rojava politikasıyla ilgili bir tepkidir mi diyorsunuz yani?
Bence Türkiye kendini perişan etti, rezil etti. Erdoğan, Türkiye’nin cumhurbaşkanıdır, kimse onu karşılamaya gitmiyor. Bu ciddi bir şey. Amerika, aslında Türkiye’ye bir mesaj veriyor. Türkiye zorladı, zorladı, baskı yarattı; ama artık durum başka. Çavuşoğlu dedi ya, “PYD yüzünden ABD’yle ilişkilerimizi bozmayacağız.” Ama artık, deniliyor ya, “mermi namludan çıkmış”. Onlar da bunu artık fark ediyor. Mecburen Türkiye, hizaya gelecek.
ABD Türkiye’ye, “Tamam, dostumuzsunuz, ama kendinizi dayatamazsınız. Başka aktörler de var” diyor. Türkiye mecburen geri adam atacak.
Eskiden Güney Kürdistan için kırmızı çizgileri vardı, şimdi o kalmadı. Türkiye, Rojava için de kendini hazırlamalı. Artık hazmetmeleri lazım.
Kaldı ki artık Türkiye halkı içinde de tepkiler var. AKP’de de çatlaklar başladı. Dünyada da kimse artık Kürtlere, “Siz neden böyle yapıyorsunuz” demiyor; aksine Türkiye’ye diyorlar. Dünya artık eleştiriyor.
Dünya eleştiriyor ama Barzani halen onunla… Ne düşünüyorsunuz?
Türkiye Barzani’yi kullanıyor. Barzani tam bir işbirliği içinde. İşte Federasyon Kurucu Meclisi’nin ilanından sonra sınırı kapattı. Bu tarihi bir hatadır. Yarın Kürtlerin başına bir şey gelirse, bundan Barzani de sorumlu olur yani. Bu, Kürt tarihine kara bir leke olarak yazılır. Barzani, Türkiye bu kadar katlederken çıkıp, “Türkiye en iyi dostumuzdur” diyor, buna ne denir? Bence Barzani, Kürt halkına artık kendini affettirmeli. Zaten tarihi bir hatası, Şengal’di. Peşmerge boşalttı, DAİŞ geldi, binlerce Êzîdî kadına, halka ne oldu, biliyoruz. Bunun sorumlusu Barzani’dir. Bu yetmiyor, Kuzey Kürdistan’da Kürtler bombalanıyor, bodrumlarda katlediliyor, bu vahşetin içinde gelip “Türkiye dürüst bir politika izliyor” diyor. Bunu kim kabul eder?
Bence Barzani, çok kötü ve çok tehlikeli bir siyaset izliyor. Halkımız da bunu kabul etmiyor. Kürt halkı Barzani’ye artık eskisi gibi direnişçi, önder gibi bakmıyor, işbirlikçi gibi bakıyor. Bizce Barzani bundan vazgeçmeli, Rojava’ya destek vermeli, Türkiye’yle siyasi ilişkilerini de yeniden düzenlemelidir; Kuzey’deki direnişi desteklemelidir. İnsan bazı çıkarlar için halkını satar mı?
Türkiye, Sykes-Picot’u, Lozan’ı yeniden diriltmeye çalışıyor. Barzani bir önce bu oyundan çekilmeli. Tarihi unuttu mu? Mustafa Kemal ne yaptı? Bugün biz sabah kahvaltısı olursak, Barzani de akşam yemeği olur. Türkiye sadece kullanmak istiyor, Barzani’yi tanımak gibi bir derdi de yok.
OSMAN OÐUZ/HABER MERKEZİ