
Bugün Türkiye’de faşizme karşı, demokratik mücadele çizgisini yükseltme adımları yeni bir evreye girmeye başlıyor. Toplumsal tecride son vermeye dönük yürütülen direniş duruşu karşısında ırkçı zihniyet ve iktidar güçleri, yaşadığı korkuyu daha net göstermeye başladı. Bu korku onu daha saldırgan ve daha çok akıl dışı davranmaya itiyor.
İktidar olgusunun özelliklerinden biri ‘hakim’ olduktan sonra, artık sadece bu pozisyonunu korumak için nefes alıp verme sürecinin başlamasıdır. İktidar güçleri ‘tepeye ulaştıktan sonra’ kendi yerini korumak için ne kadar çaba harcasalar da, kirli ve suçlu yüzünü, sömürgeci karakterini daha çok göstermekten kurtulamazlar. Onlar için iktidarda kalmak, gözü karaca sömürüyü arttırmak demektir. İktidar olmak için yaptığı sömürünün kar’ını, ganimetlerini kendini destekleyenlere bir parça tattırsa da, bu yöntemle sömürüden pay almak isteyenleri etrafında toplasa da, ya da bu şekilde herkesi sustursa da, tepeye ulaştıktan sonra bu kirli pay ettirme oyununa son verir. Bu kirli ortaklık; artık pay kapma, rant ele geçirme, daha çok yeme için birbirini bile yemeyi göze alma aşamasına ulaşır. İktidar karakteri varolmak için hep ‘daha çok kar, daha çok rant, daha çok mülke el koyma, daha çok sömürü’ ister. Kendi tayfası bile olsa artık herkes onun hedefidir...
Osmanlı padişahları bu konuda tarihte örnek olarak incelenebilir. Topluma ait tüm değerlere el koymak isteyen egemen sınıflar, vezirler vb. kendi çıkarlarını kollayacak olan her kimse onu taht’a oturturlarmış. Bir padişahı devirirken de, bir diğerini başa getirirken de bu kural işlermiş. Osmanlı’nın ‘en zirvede’ egemen olduğunu düşündüğü dönemde, bu kurala dayalı taht oyunları daha yoğunca devreye girmiştir. İktidar güçleri, iktidarda kalmak için hep daha çok ganimete ihtiyaç duyarlar, bunun yolu da insanlara, topraklara, maddi değerlere daha çok el koymaktır. Gün gelir padişah, kendine hizmet edenlerin bile elindeki mala-mülke el koyar. İktidardan düşme korkusunu yaşayan padişahlar, vezirlerinin ve çevresindeki rant güçlerinin şişen gücü karşısında korkuya kapılır ve bu kez, bu rant güçlerini katlederek, maddi servetlerini kendi servetlerine katarlar. Yani iktidar ilişkileri ‘Kim kimi yerse’ mantığına sahiptir…
AKP-MHP iktidarı ve bu iktidarın koruyucuları bu geleneği esas aldıklarını hep söylediler. ‘Yeni Osmanlı’, ‘ılımlı İslam’, ‘Türk-İslam sentezi’, ‘Kara-kızıl-yeşil faşizm ittifakı’… Adına ne dersek diyelim, bunlar iktidar için tüm toplumsal ve insani değerler karşısında bir dönem birlik oluştursalar da, yine her an iktidar için birbirlerini yemeye hazırdırlar. Erdoğan’ın en çok dayandığı Fethullah Gülen’le birbirini yemesi buna örnek. Bu, AKP ve MHP arasında da geçerlidir.
Bu iktidar yapısı ve zihniyeti, tarihte halklara yaşattıkları soykırımcı politikalara dayanarak ‘Osmanlı Türk-İslam’ masalıyla kendi toplumlarını kirli rant oyunlarına alet ettiler. İktidarı böyle inşa ettiler. Ama Kürt halkının, demokrasi güçlerinin, toplumun değiştirici gücüne inananlar, bu kirli ve suçlu zihniyete, siyasete ve sisteme karşı, kendini iktidarın kirine bulaştırmadan örgütlülüklerini, toplumsallaşmalarını, mücadelelerini yükselttikçe, birliklerini büyüttükçe sonuç almaya başlıyorlar. Güzel bir söz vardır; ‘Zalimin sofrasında, oturan da zalimdir’ diye. Bir de buna ek yapalım; ‘bu sofradan kırıntı beklemek de zalimliğe ortak olmaktır’… Faşizm, toplumu elbette kendi iktidar sofrasına oturtmaz, ama hep o sofradan beklenti içine sokmayı bir politika olarak uygular. Türkiye toplumu hep bu şekilde susturulmuştur. Toplumun olan tüm değerler, sanki iktidarın vereceği nimetlermiş gibi yine topluma sunulmuştur. Toplumdan da bu ‘nimetleri’ veren iktidarı hep yüceltmesi istenmiştir. Toplum hep beklentili bir ruh halinde tutulmuştur. Halbuki toplumun emeği olan maddi ve manevi değerleri çalan bu iktidar güçleridir.
Artık Türkiye’de iktidarları çatırdayan ve bunu kaybetme korkusuna giren güçlerin, korkularının doğru olduğunu gösterme sürecini hızlandırmak şarttır. Türkiye’de toplumun her kesimine ulaşmak, gitmek, faşizmin kirli ve suçlu yüzünü topluma daha güçlü anlatmak gerekir. 31 Mart seçimleri toplumsal refleksin, eğer doğru yaklaşılırsa ve çalışılırsa tükenmediğini göstermiştir. Ancak salt seçime endeksli demokrasi mücadelesi yeterli değildir. ‘Temsili demokrasi’ artık bu toplumun sorunlarına, sömürülmesine çare üretmemektedir. Hile, askeri zor, şiddet yoluyla, temsili de olsa bu demokratik yöntemin çok rahat devre dışı bırakılabileceği görülmüştür. Türkiye’deki toplumsal ezilmişliğin, derinleşen yoksulluğun çaresinin radikal demokrasi-doğrudan demokrasi olduğu bir kez daha kanıtlanmıştır. Bunu anlamak için bir başka seçim hile dönemini beklemeye gerek yoktur. Çünkü tarih, toplumun kendi değerlerini üretmek kadar, yaratmak kadar, sahiplendiği ve paylaştığı yaşam ve özgürlük süreçlerini doğrudan kendi iradesiyle kalıcılaştırma, kendini yönetme, demokrasi alanlarını büyütme ve güçlendirme zamanının geldiğini haber veriyor.