
Ne göreceğimizi aslında biliyoruz; hem yakın tarihimizden, hem daha eskilerden.
Son Kirli Savaş’ta, onbinlerce genç insan öldü, binlerce köy yakıldı, yüzbinler göçe zorlandı, faili meçhuller, işkence, cezaevi, gurbet, kan ve gözyaşı milyonların geleceğini kararttı.
Bu cümleyi okuyunca Kürtler, onların çektikleri, ödedikleri bedeller geliyor akla. Doğru.
Peki ya Türkler? Yozlaşan, giderek, çürüyen kurumlar? Kol gezen yoksulluk, yoksunluk, gerilik? “uluslararası dilencilik”le, spekülatörlerin sıcak döviz kumarıyla, kara parayla dönen “Bizans’ın son günleri” ekonomisi? İnsani yıkım, moral tahribat, ahlaki çöküş, şiddete tapınma, kültürel yozlaşma? Her alanda dışa utanç verici bağımlılık? Militarizmin ve şovenizmin değersizliğinde bir batakhaneye dönüşme? Geleceksizlik, insansızlaşma..? Türkiye’de yaratılan tablo, daha az mı iç karartıcı?..
Kayıpsa, iki yanlı değil mi bu?
Ya Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki bastırmanın sonuçları? Şeyh Sait isyanı, Kürdistan’da kanla bastırılırken, İstanbul’da da Takrir-i Sükun Yasası’ya işçilerin sendikaları, emekçilerin dernekleri, solcuların yayınları, demokratların ağzı kapatılmadı mı? Hak arama yasaklanırken, söz, hatta düşünmek yasaklanırken, çürütücü bir cenderede boğulmadı mı bütün toplumsal hayatiyet? Can damarları kesilmedi mi Türk toplumunun da Kürtler ezilirken?
Gerçekten, asıl kim kaybetti o zamanlar?
İki şeyi anlatmak istiyorum. Birincisi, iç bastırma olmadan dışa karşı savaş olmaz. İkincisi, asıl kaybeden hep kendi adına zülum yapılan ve buna sessiz kalan ya da ortak olanlardır. Mazlumlar, günü gelir kendilerini kurtarırlar ama ya özü yitirmiş zalimin neyi kalır ki kurtaracak?
Bütün bu 80 küsur yıllık ateş çemberinden, bugün, durdurulamayan Kürt aydınlanması, bilinç sıçraması, uluslaşması, direnişi çıktı, kendi küllerinden yeniden doğan Anka Kuşu misali.
Ya öte yanda? Sivas’ta diri diri insan yakan gericilere, caz festivalinde linç naraları atan modernler katıldı sadece. “Çember sakal gericiliği”nden, ülkücü faşist ölüm makinalarına, oradan devlet destekli ölüm mangalarına, ve şimdilerde faşizmin tabanını oluşturan “Batılılaşmış” orta sınıflara, özünde, bir arpa boyu yol ancak almış bir ucube çıktı bu ateş çemberinden.
Sahi, kim kazandı, kim kaybetti? Kayıpsa, iki yanlı değil mi bu? İki yanı keskin kılıç değil mi bu Tedihişci Türkçülüğün kendisi?..
Şimdi gelmekte olan fırtınanın ölümcül sonuçlarının, iki taraf için de, benzer olacağını, hatta “tıpkısının aynısı” olacağını görmemek mümkün mü?
Kürt, canı için, geleceği için, kısacası, varlığı için direniyor, vuruşuyor, savunuyor. Araf’taki kurtuluş umudu, sarılabilecekleri tek ipi hayatın. Önlerindeki tek seçenek...
Ya Türkler? Araf’tan Cehennem’e ne kaldı ki şunun şurasında.
Araf’ta Kürtler kendi küllerinden Cennet’te yeniden doğarlar belki ama Türklerin kendilerini de saracak bu yangında kazanacakları ne olabilir ki? Rasyonel politik amaçların uzantısı olmadığı sürece, şiddet, savaş dahi değildir; cinayettir, barbarlıktır, toplu kıyımdır. Türklerin durumunda, aynı zamanda, intihardır da.
Bu durumda, bu korkunç ölüm sessizliği, ürpertici suskunluğu, insanın kanını donduran umursamazlığı nasıl yorumlamalı?
Ben, Türkler, Kürtler için seslerini yükseltsinler demiyorum, diyemiyorum. Büyük bastırma operasyonunun öteki kaçınılmaz hedefi olarak kendileri için, öz savunmaları için ses versinler diyorum. Liberali, dincisi, demokratı, sosyaldemokratı, hatta ortalıkta “Komünist”im diye dolananları, neredeyse herkes sessiz bir bekleyiş çukurunda saklanmış durumda. En konuşanı/yazanı, sadece “analiz” yapıyor. Korkunç ama gerçekten böyle. Araf’ta yer kapma telaşı öncesinin sessizliği midir, yoksa Araf’tan da önce Ramazan’da Kürdü bir biçimde Cehennem’e itivermenin “Şark kurnazı” beklentisi midir bu aymazlığın ardında yatan, bilinmez ama hayra alamet olmadığı kesin.
Bugün, Türklerden “dayanışma” bekleyen Kürt meseleyi anlamamış demektir. Kürdün Türkten talep etmesi gereken, “yüzyıllık uykusundan uyanıp kendisini savunması...Kendi çıkarlarını, yaşamını, içinde kalmış insanlığını korumaya kalkması... Araf’ın öteki kapısının Cehennem ateşlerine açıldığını kavraması...”
Artık şunu diyemeyiz: “Türk halkı, kendi adına ama kendinden habersiz işlenen savaş suçlarının kurbanıdır.” Şimdi felaket geliyorum diyor, hem de en yetkili kişinin ağzından.
Erdoğan, “kitabımızda özerklik yazmıyor” demiş. Peki Türk’ün kitabında Kürtler için ne yazıyor? Kürdün bunu bilme hakkı yok mudur?
Aslında Erdoğan bunun yanıtını da vermiş, “bıçak kemiğe dayandı” diyerek. Kürdün boğazına dayamış kasaturasını kükrüyor “bıçak kemiğe dayandı” diye Türk-İslam sentezcisi...
Artık hiçbirmizin bahanesi, sığınacak yalanı kalmadı. Artık karar zamanıdır.
Araf, Cennet Kapısı’ndan geçmek için temizlenme/arınma yeridir.
Şimdi, şayet gelmekte olan felakete engel olamazsak, bildiğimiz haliyle TC’nin sonunun başlangıcına doğru bir alamete binmiş yol alıyoruz demektir.
Bence Kürtler şimdiden o “yolun sonu”na, Ramazan Savaşı ertesinin “yeni koşulları”na hazırlık yapmalılar. Yani, Araf’tan Cennet Kapısı’na nasıl geçebileceklerini bugünden hesaplamalılar. Onların böyle bir şansları var ve Araf’ta da olacak.
Ya biz Türkler? Bu yeni savaş cehennemine engel olamazsak, Araf’ta yeni bir insani başlangıç için arınma imkanını dahi bulamayacağız gibi görünüyor. Araf’ta da bu sefer bizi, kendi kavrukluğumuzda, günahlarımızın kefareti olan bir yeni neo-faşist cehennem azabı bekliyor olacak.
Umarım ki, Kürt halkı ve onun öncüleri, biz ne denli itersek itelim, bize şimdiye dek uzattıkları kardeşlik elini hiç geri çekmesinler ama artık bunu istemek için yüzümüz de, umudumuz da kalmadı. Ummak için de çaba göstermek, umudu da hakketmek gerek. Bunun da bugün tek bir yolu var: Kürdün, kayıtsız koşulsuz önünde siper olmak...
Benden söylemesi...