Dostoyevski’yi ölümsüz kılan eserlerinden ‘Suç ve Ceza’ boşuna dünya klasiği olmamış diyesi geliyor insanın. Paris'te üç Kürt siyasetçisinin bir numaralı katil zanlısı Ömer Güney’in cinayet sabahı olay mahaline geri gelip etrafını gözlemleyen görüntüleri Nuçe Tv’de yayınlanınca ‘İşte! Raskolnikov cinayet mahalinde’ dedim. Suç ve Ceza’da gururuna yenik düşmüş, hukuk eğitimini yarım bırakan Raskolnikov bir kadını öldürür, kaçıp kurtulmak yerine cinayet mahaline tekrar gelip orda olanları gözlemler ve yakayı ele verir. Bu, romanın suçluluk psikolojisini en çarpıcı ve en iyi analiz eden sahnesi olarak kalmıştır aklımda.

Paris cinayetinde de Ömer Güney, olay sabahı Kürt Enformasyon Bürosu'nun en önünde soğukkanlı bir şekilde etrafına bakıyor, olanları serinkanlılıkla gözlemliyor. Nihayet polis ifadesinde ortaya çıkan çelişkiler sonucu yakayı ele veriyor. Bu, tabii ki cinayetin bize sunulan küçük resmi. Bunun arka planı, Fransız savcının ileride eğer ülkelerarası ilşkilere kurban edilmezse; açıklamaları ve araştırmaları olay hakkında daha detaylı bulgularla aydınlatmasıyla ortaya çıkacak. Cinayet sonrası yaşadığımız ilk şoktan yavaş yavaş kurtulduğumuza göre kendimize bir dönüp kurumsal ve bireysel yetersizliklerimiz üzerinde fikir yürütme zamanıdır şimdi.
Yani cinayeti ‘kim veya kimlr ne için işledi, infazla neyi hedeflediler’ soruları yerine ‘nasıl oldu da Ömer Güney gibi parti geçmişi olmayan birisi bu kadar kolay bir şekilde bir PKK kurucu üyesiyle ilişkilenebiliyor’a cevap aramalıyız. Böylece bir anlamda Kürt kurumlarının ne kadar büyük bir duyarsızlık içinde işlediğine de şahitlik edeceğiz. Ömer Güney’in herhangi biri gibi gelip bir kuruma üye olması derneğin herkese açık olmasından ötürü belki anlaşılabilir bir durumdur. (Bu bile bir araştırmaya tabi tutulmadan yapılmamalıydı.) En basit araştırmayla facebook hesabında bile bu şahsın yurtsever olmadığı aksine şiddet ve faşizan eğilimli olduğu gün gibi ortadaydı. Bunları maalesef şimdi açıklıyor ve her gün yeni bir bilgiye ulaşıyoruz.
Asıl soru bir kaç kez eylemlere katılıp slogan atan birinin bir sene bile geçmeden bir PKK kurucu üyesinin bireysel bürokratik işlemleriyle ilgilenecek kadar yakınlaşması sorusudur. Paris’te zaman zaman kalan diğer üst düzey yetkililerin en az iki veya üç korumayla gezdiklerini biliyoruz. Sakine Cansız’ı bu kadar ‘yalnız’ kılan neydi o halde? Bir PKK kurucu üyesi nasıl oluyor da korumasız geziyor? Diğer yetkilileri Cansız’dan farklı kılan neydi? Kürt kurumlarının kaba erkeklik egolarının işareti midir yoksa bu? Bunun hesabını Kürt halkına kim nasıl verecek? Ömer Güney’in son bir buçuk ayını beraber geçirdiği arkadaşın ANF'ye verdiği röportajdan anlıyoruz ki o da aktif çalışan bir kadro veya cephe çalışanıdır. Geçmişi hakkında en küçük bir bilgiye sahip olunmayan Güney’in Cansız’a tercümanlık yapacak kadar yakınlaşmasını nasıl kabullenebildi?
Sakine Cansız’ın şahadetini gece saat üçte alan 'yetkili' arkadaş O’nu tanımıyor olabilir miydi? Kürt Enformasyon Bürosu yetkililerini neden uyarmadı? Büro yetkililerinden biri de şehit olan Fidan Doğan’dı. Söylenenlere göre Güney’i Fidan aramış ve Cansız'ı büroya getirmesini rica etmiş. Sevgili Fidan diplomasi trafiği içinde belli ki buna dikkat etmemiş, fakat Ömer Güney hakkında Fidan’a Villiers Le Bel derneğinin referans vermesi ve güvenilirliği hakkında bilgilendirmesi gerekiyordu. Çünkü bu iş sıradan bir tercümanlık işi değildi. Tercümanlığı yapılacak kişi WikiLeaks belgelerinde hedef gösterilen bir PKK kurucu üyesiydi, Diyarbakır zindanlarında, gerillada, halkın içinde efsane olan Sakine Cansız’dı.
Belli ki kolaycılık yapılmış, o gün el altında kim varsa gönderilmiş, kriter olarak sadece Fransızca bilmek yeterli gelmiş arkadaşlara. Cansız’a eşlik edilen şahısta başka da herhangi bir kriter aranmamış. İçine düştüğümüz bu hazin durum aslında biraz da sakat Kürt aydın duruşundan kaynaklıdır. Avrupa’daki Kürt aydın ve gazetecilerin bir kısmı yaşamdan kopuk bir çizgideler desem acaba yanılıyor muyum? Yaşamı sadece savaş-barış, gerilla-asker kavgasından ibaret gördüler. Hangi gazeteci kurumlarımızın çalışmalarını eleştirdi bugüne kadar? Savaş ve slogan üzerinden kalem oynatmak çok kolay çünkü. Ayrıca dünya medyasında konuşulan infazda Fransa’daki lobi yetersizliği gözlerden kaçmadı, bu da Kürt aydınının zavallılığından kaynaklıdır. Hal böyle olunca PKK’nin kadro ve cephe çalışanları sadece rutin çalışmalarla yetinip kendilerini yenileme gereği duymuyorlar.
Sakine Cansız’ı en son Paris’te gördüğümde, efsane duruşunu bilen biri olarak ona yaklaşıp konuşmak istedim, ama aniden duraksadım. ‘Ya beni tanımazsa’ kafasında bir soru işareti olur da tedirgin olur, rahatsız olur düşüncesiyle kıyamadım bu durumu yaşamasına ve vazgeçtim. Uzaktan baktım, yavaş yavaş yürüyüp merdivenlerden aşağı süzüldü, ben gözlerimi alamamıştım ondan. Kendimce yaptığım çalışmalarla halkımıza layık olmaya çalışan biri olarak Sakine Cansız tedirgin olmasın diye onunla konuşamamışken onu Ö. Güney’e emanet eden bu kurumsal sakatlık ne ile açıklanabilir? Paris Kürt kurumları Kürt halkından özür dilemeli, bu yetersizliğin hesabını vermeli. PKK içinde bu tür durumlarda iç soruşturma olduğunu, özeleştiri mekanizmasınının işlediğini biliyoruz. Fakat yaşanan son trajedi bir iç soruşturmayı da aşan, halka hesap vermeyi gerektiren bir durumdur ki; bu da yeni süreçteki kurumsal çalışmaların nasıl bir yol izlemesi gerektiği konusunda aydınlatıcı olacaktır.