Türk halkı, hep böyleydi. Çoğunluğu teşkil eden kesimin, bir işi, asıl işlevi, geleni yağlayıp yıkıyarak kutsamak, gidene sövmektir.

Ta başından beri, böyledir bu. Öz bir söylemle, yönetim çarkı böyle dönmektedir

Osmanlı Padişahları, elerinde bulundurdukları kahredici güce ek olarak, gasp edilmiş Peygamber vekiliği ünvanı olan Halifeliği de boyunlarında taşıdıkları için, hem baş eğdiren güç, hem de kutsaldı. “Mubarek adam”ların gölgesinde insan, kalabalıklar olarak da ahali, halk veya millet diye bir kavram yoktu. Sadece ve yalnız itaat edip hizmete koşulmak üzere yaşayan “kul”lar vardı.

 Kullar, her vesile ile hatta ağızlarına götürdükleri -hırsızlık, talan malı olsa bile- ekmek parçası için, Padişaha şükrediyorlardı. Allah’tan sonra veren ve besleyen oydu, çünkü.

“Çok yaşa Padişahım” haykırışlarıyla, boyun kırıp tapınmaya geçmekle, görevliydi. Ama “mubarek” diye tapınak yerine, Sultanlardan biri zorla devrildiği (Osmanlı’nın 36 Sultanından 14 tanesi devrilerek tahttan düşürülmüş, mesela bunlardan Genç Osman, ırzına geçildikten yani kutsallığı berbat edildikten sonra öldürülmüştü) zaman, onun yerine gelen zorba “çok yaşa haykırışlarını hak eden kutsal adam” oluyordu.

Günün birinde, daha düne, “çok yaşa Padişahım” diyerek temennaha geçen bir Osmanlı Paşası (Atatürk), Osmanlı’nın ipini çekince, Padişahlık ne de kutsal Halifelik kaldı.

Onlar artık, “vatanseverlik gereği” sövülmesi gereken hainlerdi. Kutsal olan Atatürk’tü. Dün, Padişahın önünde el bağlayıp bel bükenler, şimdi Atatürk’e baş eğip el öpen kuyruklarına giriyorlardı.

Atatürk’e bağlılık gösterileri düzenleniyor, yine ona bağlılık adına insanlar katledilip idam sehpaları kuruluyor, zindanlar dolduruluyor, Kürtlerin soyu kurutulmaya çıkılıyordu.

Bu bir kültürdü. Kulun, kula tapınma kültürüydü. Her Türk, bu ritüele talimli doğuyordu.

O nedenle, Atatürk’ten sonrası, “seçilmişler diktatörler süreci” olarak gelişti. Her gelen kendi meşrebine uygun bir “Tiranlık” yolu seçtiler.

Arada, seçilmişler silahını çeken askerlerce devrildiğinde, bu kez gidenler unutulmaya yatırılıyor, generaller alkışlanıyordu.

Türk siyasal yaşama biçimi, bu ezber üzere idi. Bugüne kadar hiç değişmedi.

Ancaki gelip geçenler arasında “en gaddarı” olarak, Recep Tayyip temayüz etti.

O sokaklarında, “kabadayılık” adı altında “Mafyacılık” oynan İstanbul’un Kasımpaşa gecekondularından geliyordu. Kendi anlamıyla, “anneciği” onu pazar artıklarıyla besleyerek büyütmüştü. Kendisi de sokaklarda simitçilik, su satıcılığı yaparak Kasımpaşa hayatına karışmıştı.

Öte yandan, zeki ama, cahildi. Cehaletini cesaret olarak kullanıyor, utanma duygusundan bihaber ileri atılıyordu. Gözlerini karartarak...

Çevresine topladığı, kiralık okumuşlardan “Faşizmin kitle tabanı edinme usullerini” öğrendi. Dahası faşizmden nemalananların sermaye, ama kitle tabanının alttakileri olduğunu...

Bilimsel Faşizmin ilk laboratuvarı İtalya ve Almanya’dan beri, bu böyleydi. Alttakiler, ırkçılık ile şovenizme açıktı. İtalya’da Mussolini Roma imparatorluğu ruhunu diriltme naralarıyla, alttakileri peşine bırakmıştı. Alman Nazileri, Birinci Dünya Savaşı sonrası anlaşmaları yırtmayı vaaddederek...

Recep Tayyip’e lazım olan slogan Osmanlı İmparatorluğu ruhunu dolaştırmaktı. Ama ilk hamlede, Hitler’in Yahudi ve Roman düşmanlığını işleme misali, Kürt düşmanlığını öne çıkarması gerekiyordu. Bunu yaptı.

Evinde istiflenmiş dolar balyalarını, bakanlarının İran Mafyasına verdiği hizmetleri alevlendirdiği Kürt düşmanlığı unutturdu. Ardından, Kürdistanın kuzey parçasındaki sınır boyları şehirleri muhasaraya alınıp tanklar, top ve uçaklarla saldırıya geçti. Arkasını sağlama alıp Kürdistan’ın diğer parçalarına işgal başlattı.

Mussolini’nin “tek vatan, tek bayrak, tek millet, tek devlet” narasını bayraklaştıran Recep Tayyip, Kürt düşmanlığı ile ırkçı, şoven tabanın efendisiydi, artık. Çizgi romandaki gibi “güç bende” gösterilerindeydi. İstanbul Köprüsüne götürülen Harp Okulu öğrencilerinin yatırılıp kesildiği, amaç her neyse, bomboş duran parlamento binasının havadan bombalandığı 15 Temmuz’dan “askeri darbe”si yaşandı sonra. Bu olay “Allah vergisi” olarak karşılandı ve gölgesinde, Kemalistler temizlenerek ordu “İmamın muhafızları”na dönüştürüldü.

 Türk tipi demokrasi, Faşizmin rayına oturtuldu. Anayasa “Reis"e uyduruldu. Ne muhalefet kaldı, ne de basın. Kürt seçilmişler cezaevlerine dolduruldu.

TC, Türk İslam devleti rayına oturdu. Kürtler baskı altına alınınca, ülkede, gıda üretimi durdu. Et, vitrinlerde seyirlik unsur oldu. Soğan, domates, patates bile karaborsaya düştü. Recep Tayyip, “bu ne haldir?” diyenlerin ağzına, “Kürtlerle savaştık, bir mermi kaçadır biliyor musunuz” cevabını tıkadı.

Şimdi Korona günlerdi. Halkın büyük kesimi hastalıktan değil, açlıktan ölme kokusuyla titriyor. O, sırında Orta çağ sultanlarını da aratan bir şaşaa ve tiranlık kurmuş Recep Tayyip, alkışlayıcılarına, çare yerine dua tavsiye ediyor, hastane verme yerine ezan sesi dinleterek, ömür boyu diktatör olmaya hazırlanıyor.

“Uyan, sürüden sayılan sen de uyan” demeyin, alkışlayıcıları hazır bekliyorlar. Alkışlayıp üstüne “çok yaşa Tiranım” narasını da ekleyecekler, göreceksiniz. Ayrıca, Recep Tayyip’in elini tutacak güç yok. Gün onun. “Korona’dan güçlenerek çıkacağız” demesi boşa sallamak değil, niyetin ifadesi...