‘Vermediğiniz şeyi alamazsınız, 

kendinizi vermeniz gerekir. 

Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir.’  

Ursula K. Leguin­ (Mülksüzler kitabı)


2012 yılında Türkiye ve Kuzey Kürdistan zindanlarında başlayan açlık grevi direnişine destek çadırında tanışmıştık Kevin’la. O çadır Frankfurt’un tam ortasında, kentin en işlek caddesi Zeil’in başında kurulmuştu. Şükran Yiğit’in “Wittgenstein’in Yalnızlığı” öyküsünde anlattığı gibi birbiri ardına dükkanların, alışveriş merkezlerinin dizildiği, varoluşunu tüketime eşitlemiş ‘modern insan’ın mabedi Zeil’in başında...

Katharinen Kilisesi’nin köşesinde, bir zamanlar zindan olarak kullanılan eski Hauptwache’nın önünde, yükselen güneşe silüetleri batan Avrupa Merkez Bankası ve finans kapitalin sembolü gökdelenlerin, diğer adıyla Frankfurt am Mainhattan’ın tam kalbinde, bir açlık grevi çadırında tanışmıştık işte...


Sonbahar hızla kışa dönüyordu...

Kavruk teni, merak ve coşkuyla bakan ela gözleriyle çadırdan içeri adım atışı ilk günkü gibi hafızamda. Elini Almanca aksanıyla “e”leri incelterek ve uzatarak “merhaba heval” diyerek uzattı bana. Biraz Almanca, biraz da İngilizce ile anlaşmaya çalışıyorduk. Stuttgart’tan geliyormuş. 19 yaşındaymış.

Çadıra dayanışma için hergün onlarca insan geliyordu. Uzunlu kısalı sohbetler ediyor, direnişi, destek çadırının neden kurulduğunu anlatıyor, uluslar arası dayanışmayı ve bunun önemini anlatıyorduk ziyaretçilerimize. Bir yandan da başta Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan olmak üzere tüm siyasi tutusaklar için imza topluyorduk.

O günlerden en çok aklımda kalanlardandı Kevin. Çünkü çadıra pek çok insan gibi destek ziyaretine gelmiş, ancak misafirliği pek kısa sürmüştü. Kevin çadırdan bir daha ayrılmamış, bizimle birlikte gece gündüz nöbet tutmaya başlatmıştı.

Türkiye’den ve Kürdistan’dan art arda haberler, birbiri sıra açıklamalar, çağrılar geliyordu. Açlık grevinin 54. günüydü. 

Nöbeti devralışının üzerinden birkaç gün geçmişki ki Kevin açlık grevine katıldı... O artık ev sahibiydi.

Gündüzleri misafirlerlerimizle, gelip geçenlerle konuşuyor, broşür dağıtıyor, birlikte marşlar, şarkılar söylüyor, omuz omuza halay çekiyorduk Kevin’la. Gece olduğunda dört bir yanından rüzgar alan o çadırda, eksiye düşmüş Ekim gecelerinde koyun koyuna yatıp birbirimizi ısıtıyorduk. 

Şimdi düşünüyorum da, O’nu direniş çadırına getiren şey, 2 yaşında terk edilmişliği, 5 yaşına kadar tüm insanları eşit sanmasıydı belki...

Belki de Anne Frank’ın, Ulrikeler’in, 68 Hareketi’nin, Zeil’de kaldırıma serdiği yırtık battaniyesine sarılmış yatan evsiz göçmenlerin mirasıydı...

Beni O’nunla buluşturan Seyit Rızaların, Mazlumların, İboların, Mahsun Korkmazların o büyük anısıydı. Bir de söylediğimiz enternasyonel devrim şarkılarıydı. Hasta Siempre, Bella ciao, El Pueblo...

Rojava’da devrimin ayak sesleri duyulmaya başlamıştı.

Kevin 19 yaşında o kocaman mirası sırtına alıp, kendininkini bizlerinkine katıp 5 bin yıllık o betonlaşmış sistemi yıkmaya gitti. Tek isteği gerçek bir devrimi görebilmekti. Devrimi okuyan değil, yazan olmak istiyordu.

Bana tüm sevecenligiyle “Hival (Heval)” diye seslenişine her seferinde istemsizce gülüyordum. O ise her seferinde “Ne gülüyorsun?” diyerek çıkışıyordu bana...

68 gün süren açlık grevi, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çağrısı ile sona ermişti. Bizler bir yandan ne yapacağımızı düşünürken, bir yandan da direniş çadırını topluyorduk...

O’nu orada son kez gördüm. Ayılırken eski bir fotoğraf makinesi bıraktı bana; hatıra...

Vedalaşırken, “Bakarsın yolumuz özgür bir Kürdistan’da çakışır” demişti.

O, özgür Kürdistan topraklarında, Rojava’da yaşamını yitirdi. Ondan geriye bana bir fotoğraf makinesi, ela gözlerindeki ateş ve o büyük hatırası kaldı... 

Makineyi annesine verdim.

Kevin, kod adıyla Dilsoz Bahar, 19 yaşında tüm umutlarını, aşklarını, geleceğini, gülüşlerini yanına alarak YPG saflarında binlerce kilometre ötede Kürdistan halklarının Bahar’ı olmaya gitti. 

Ursula’nın dediği gibi, Devrim’in kendisi olmaya gitti.