Diktatörlüğün adı, her dilde farklıdır. Bir yerde “Reis” deniyor. Bir başka diyarda Duçe, Führer ya da Şef diye adlandırılıyor. Ama adı ne olursa olsun, bütün diktatörlüklerin karekteri ortak, işleyişi de aynıdır.
Diktatörün dünyasında, yakın çevre dahil, bütün insanlar kullanılıp atılmak içindir. Dünyalarında vefa ve vicdana asla yer yok. Bu yüzden, birlikte yokla çıktıkları insanlar, bir durak sonra, buharlaşırcasına yok olabiliyorlar. Hatta, bazıları “faili meçhul kayıptan” bile sayılıyor...
Dünya diktatörlükler tarihi, bu nedenle “kıyım ve kırımlar”ın bilanço dökümüdür.
Türk devleti ise geldiği gibi karanlıklar prensliğidir. İnsan kıyan makine...
Mesela Recep Erdoğan, günümüzün “tek Reis”i, ülkenin tartışmasız “tek efendisi”dir. Toplum ve toplumdan giderek devletin tekmil personeli onun hizmetinde birer araçtır. Araçlar kullanılır, miadını dolduran çöplüğe atılır. Reise göre hatalı çıkanlar, anında ve yerinde “kat ettiği cezayı” bulur. Ayrıca, Reislik sistemi muhbirler, ajanlar ağı bütünüdür. Bu ağın her halkası, ötekini kontrol, daimi olarak takiple görevlidir. Birinci sıradakinin yok olması, sırasını bekleyenin yükselmesi anlamına geliyor ki, bu nedenle takip daha canla, başla yürümektedir. Dememiz o ki, Reislik (şimdi Cumhurbaşkanı sistemi diyorlar adına) rejiminde, kimse özgür ve güvende değildir.
Herkesin can düşmanı, kıtlık günlerinde, fırsatını bulunca anası, babası, kardeşinin gırtlağına dişlerini saplayan kurtların kanunu gereğince, yanı başında pusudadır.
Söz gelişi 17 yıl önce Recep Erdoğan, Abdullah Gül, Abdullatif Şener ve Bülent Arınç, ustaları da değil, efendileri olan Erbakana başkaldıran “kader birliği etmiş bir dörtlü” idi. Efendilerini devirip arazisinde (kitle tabanı) üzerinde kendi gecekondularını oturttular. Sonra, Ahmet Davutoğlu katıldı, aralarına. “Beşibirli” haline geldiler. Erbakan’dan beri, bu ailesi bu dünyaya kitle tabanı inşa etmiş Ali Babacan da aralarındaydı. Başlangıçta, nimetlerin paylaşımı konusunda, kardeşçe dayanışma ve uyum içindeydiler. Her biri, payına düşeniyle birer makam muktediri ve hakkına razı idi. Ama “İhvan ül Müslim’in” (Müslüman Kardeşler) teşkilatının “tek”liğinde, çokluğa yer ve ikinci kişiye asla tahammül yoktu.
O nedenle, kısa süre sonra “tek”lik hastalığı nüksetti. Kurt kanunu işlemeye başladı. Zayıf düşenin gırtlağı koparıldı. En azgın hırlısı, korku heyulası kesilip rakip gördüklerini tek tek yere yıkmaya başladı.
Şener, yere serilirken ötekiler sağır, suskun kaldılar. Hatta içlerinde “benim yerim sağlamlaşıyor” diye sevinenler bile vardı. Taki sıra kendilerine gele dek...
Recep Erdoğan, bugün yalnız partinin değil, ülkenin tartışmasız tek efendisi, tek kişilik devlet, olağanüstü yetkilerle donanımlı başkomiser, muktedirlerin muktediri “Reis”tir.
Hinduların, nasıl ki “kutsal inekleri” varsa, Türklerin de artık tapınalısı reisi, diz çöktüren korkuluk başkomiseri var. Ve keyfini getirir gibi, her gün bir kaç cepheye birden seğirterek, Türk rakiplerini dama tıkayıp Kürtleri biçiyor. Yeri geldiğinde elinin altındaki çamur medyayı da manivela gibi kullanarak...
Çamurdan manivela, önce düşman hedefi belirliyor. Ardından vuruşlar yapıp hedefi itibarsızlaştıyor. Sonra, boynuna biniliyor.
En son hedefe oturtulan kişi, rejimin din baş memuru (Diyanet İşleri Başkanı) Mehmet Görmez’di.
Halbuki o, fukara bir Kürdün sadaka ile büyümüş oğlu idi.
Doyasıyla yemek için mi, her neyse sebep Kürtlere yıldızlar mesafesinde uzaktı. Annesinden öğrendiği dil kesilirken, dilsizdi. Kürdistan yanarken kör...
Oysa görmesi için, Kürt olması ya da dine adanmış gibi rol yapması gereksizdi. İnsan olmak yeterliydi, zalim zulmünü görmek için. Gel gelelim, o körü, beyni dumura uğramış rolünde bile kaynamıyor, elinde imkan olmadığı için, mitralyözle ortalığı taramıyor ama, imamlardan oluşan muhbir, ajan ağını kuruyordu. Din adamı ve muhbirlik; din adamı ve zalim safları hangi dinde yeri vardı ki?...
Bir kaç gün önce, namluya sürülme sırasının ona geldiğinin işaretleri düştü, medyaya. Bir yardımcısı görevden alınmıştı.
Aynı medya dün, bir zamanlar Fethullah Gülen’e “biat” mektupları yazdığını oku ediyordu. Deme ki, onun pili bitmiş, miadı dolmuş,yaranma yarışında tökezlemişti...