Amerika’dan Bakış
Freedom House’un dünya ülkelerini hak ve özgürlüklere göre sıralayan yıllık raporuna göre Türkiye 2015 itibariyle ‘yarı özgür’ bir ülke. Raporda Türkiye eğilim olarak başaşağı gösteriliyor, yani ‘özgür olmayan ülke’ yönünde. Diğer ‘yarı özgür’ ülkeler arasında Pakistan, Kuveyt ve çok sayıda Afrika ülkesi var. ‘Özgür olmayan’lar diyarı ise despotik rejimlerle dolu. Peki ‘yarı özgür’ nasıl olunuyor?
Soğuk Savaş döneminde rejimler genellikle demokratik, monarşik ve (totaliter) diktatörlükler şeklinde tanımlanırken Fareed Zakaria’nın 1997’de ortaya attığı "illiberal demokrasi” yani özgürlükçü olmayan demokrasi tanımı son yıllarda tekrar yaygın olarak kullanılmaya başladı. Seçimlere dayalı parlamenter bir demokrasinin bulunduğu ancak hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı bu rejim tipinin önde gelen örneği Putin Rusya’sı. Aynı başarıyı gösteremeseler de Erdoğan Türkiye’si, Maduro Venezuela’sı, Moldova, Makedonya, Uganda vb. aynı kategoride yer alıyorlar. İlliberal demokrasilerde Soğuk Savaş dönemindeki gibi üzerine teoriler üretilmiş bütünlüklü bir totaliter ideoloji bulunmuyor. İçerdiği renkler genellikle komplo teorileriyle örülmüş bir Batı düşmanlığı, koyu bir milliyetçilik, dincilik, ve popülizm.
Diktatörlüklere göre kısmen daha rafine, totaliter rejimlere göre kısmen daha pragmatik olan bu çizgi, aynı zamanda mevcut dünya düzenine kafa tutarak (daha doğrusu bunun demagojisini yaparak) tüm ırkçı ve faşizan eğilimlerine rağmen solda da sempati bulabiliyor.
Anayasal parlamenter sistem illiberal demokrasilerde görünüşte de olsa muhafaza ediliyor. O yüzden sistemi deşifre etmek ve mücadele vermek sözgelimi bir diktatörlükle mücadeleden daha zor.
Hatta ‘illiberal demokrasileri’ yöneten otokratlar oya dayalı bir meşruiyet arayışında da olabiliyorlar. Sorun zaten oyla gelmelerinde değil, 7 Haziran örneğinde görüldüğü gibi oyla gitmemekteki ısrarları.
Bu yeni global rejim tipinin idarecileri 3 araçtan etkin bir biçimde yararlanıyorlar: Birinci araç ekonomi. Kaynakların merkezde toplanıp politik ve ekonomik rant karşılığı yandaşlara dağıtıldığı klientelist sistemlerde rejimin devamlılığı açısından düşük katma değerli ancak kesintisiz nakit akışı sağlayan kaynaklar olmazsa olmaz. Hammadde zenginliği, genç ve eğitimli nüfus gibi demografik avantajlar veya ucuz kredi ile şahlanan ekonomiler Türkiye, Venezuela ve Rusya örneklerinde olduğu gibi çok sayıda populist despotu iktidara taşıyabiliyor.
İkinci araç medya. Toplumsal propagandanın en etkili teorisyenlerinden Goebbels’in ‘halkın psikolojini anlar ve yeterince tekrar ederseniz, insanlara karenin aslında çember olduğunu ispatlayabilirsiniz’ lafını düstur bellemiş bu otokratların kapsamlı medya operasyonları var. Putin bu anlamda da lider.
Basındaki muhaliflerini gerektiğinde suikastlarla yok eden Putin son 10 sene içerisinde bir zamanların mütevazi medya kurumu Russia Today’in bütçesini 30 milyondan 300 milyona çıkardı ve sosyal medya için özel bir trol ordusu kurdu. TC’deki basın özgürlüğünün durumu, havuz medyası ve Aktroller ise Türkiye ile ilgilenen herkesin malumu.
Üçüncü araç bir baş düşman ve savaş tehditi, hatta mümkünse savaşın kendisi. Rusya; Çeçenistan, Gürcistan derken Ukrayna ile savaşı tırmandırdı. Erdoğan rejimi şu anda Kürtlere saldırıyor. Yine Kürtler bahanesiyle Suriye’ye yönelik bir müdahale ise an meselesi.
Peki bu hem içeride hem dışarıda kavgacı, huzursuz rejimler değişim rüzgarlarına ne kadar dayanıklı? Ana motifleri ve metodları benzeyen bu illiberal demokrasilerin özgül konumları son derece farklı. Görece homojen nüfusu ve doğal kaynaklarıyla Rusya hala geniş imkanlara sahip. Putin'in en son kamuoyu yoklamalarına göre yüzde 90’a varan desteği Rus rejimini görece dayanıklı kılıyor. Şahsi desteği yüzde 40’ın altında gezinen Erdoğan ise hilafet hülyası ile sürgün riski arasında ipince bir çizgide yürüyor.
Mevcut koşullarda Erdoğan ve güdümündeki AKP'nin 'Yeni Türkiye’ adını verdikleri ‘yarı özgür’ bu illiberal demokrasiyi de sürdürebilecek halleri kalmamış durumda. Parlamento halihazırda askıda, güçler ayrılığı prensibi yerle bir edilmiş, haber alma, toplantı ve gösteri yürüyüşü gibi temel hak ve özgürlükler fiilen ortadan kalkmış durumda. Hükümet işlevsiz, devlet Beştepe’de örgütlendirilmiş ve örtülü ödeneklerle takviye edilmiş bir paralel yapı tarafından yönetiliyor. Yani ‘illiberal demokrasi’nin kalan son meşruiyet makyajı da dökülmeye başlamış durumda. Seçim sonrasında AKP şu ya da bu şekilde tek parti iktidarına tutunmayı başardığı takdirde Türkiye’nin ‘yarı özgür’den 'özgür olmayan’ ülke kategorisine düşmesi kaçınılmaz gözüküyor. Ondan sonrası olağanüstü riskli; artan devlet güdümlü sokak terörü, iç ve dış savaş riski, uluslararası müdahale, Sisi tarzı bir askeri darbe, izolasyon, yaptırımlar ve parçalanma olasılık dahilinde. İki-üç jenerasyon bu kaos içerisinde heba olabilir.
Peki bu gidişat durdurulabilir mi? Bana ümit veren Türkiye'de az çok yerleşmiş parlamenter demokrasi ve gittikçe HDP çizgisinde bir araya gelen eğitimli gençlik ve kadınlar. Umuyorum ki bu irade ve birikim seçim ve sonrasında güçlü bir şekilde açığa çıkar ve tepetaklak gidişi durdurur.
Herkese huzurlu, kazasız-belasız seçimler.