DAİŞ-Nusra çeteciliğini Ortadoğu’nun başına bela eden Erdoğan’ın, bu çeteleri ekonomik, askeri, siyasi ve ideolojik olarak finanse ettiğini belirten KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Rıza Altun, bütün bunlar bilinmesine rağmen ABD, Avrupa ve Rusya tarafından tolere edildiğini söyledi.

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Rıza Altun, ANF’den Rosa İkarus ve Kamar Ararat’ın sorularını yanıtladı. Üç gündür ANF’de yayınlanan geniş ve kapsamlı söyleşinin bir bölümünü dün paylaşmıştık. Bugün de Reqa operasyonu merkezli durum, olası sonuçları ve tarafların aldıkları pozisyonlar; Şengal ve Qereçox saldırısıyla başlayan yeni dönemin Kürtlere yansıması; Musul operasyonundan İran seçimlerine uzanan bölümlerin özetleyip paylaşıyoruz:

QSD’siz Reqa gayreti

Reqa operasyonunun sonuçları Suriye’nin kaderini belirleyecek. DAİŞ’in burada kırılması, mutlak yenilgisi anlamına gelir. Demokratik, özgür ve federal bir Suriye’nin kapılarını açar. QSD’nin sürdürdüğü operasyonunun da temelinde bu var. 

Bölge ve uluslararası güçler de bunun üzerinde siyaset yapıyor. Türkiye bu operasyonda yok, Minbic’te durduruldu. QSD ile sürdürülen operasyon, hem Türkiye’yi hem de Rusya’yı rahatsız ediyor. İkisi de bu sürecin dışında ama süreç ilerliyor o cephede. 

QSD, Reqa’yı özgürleştirince QSD ve ittifakları için stratejik bir sonuç ortaya çıkar. Rejim, Rusya ve Türkiye açısından da hiç iyi olmayan bir sonuç ortaya çıkarır. Aslında Türkiye’nin son saldırısının altında buna müdahale gayreti de var; QSD ve YPG güçlerinin Reqa cephesinden çekilmesini sağlamak. Böylece Reqa’nın özgürleşmesini engelleyip QSD ve ABD’nin stratejik bir sonuca varmasını sekteye uğratmak. Her şey altüst olur, kağıtlar yeniden karıldığında, ben siyasetimi tekrar devreye koyarak daha etkili bir güç olarak kendimi dayatabilirim. Bu ittifakı bozup yerine beni esas alan bir ittifak devreye koyabilirim. Taktik düşüncesi bu. İlk ve son Şengal saldırılarının da Reqa operasyonunu sabote etmekle ilgisi var. 

Türkiye tolere ediliyor

Erdoğan yönetimindeki Türk devleti, DAİŞ-Nusra çeteciliğini Ortadoğu’nun başına bela yapan temel bir güçtür. Onları ekonomik, askeri, siyasi ve ideolojik olarak finanse eden Erdoğan’dır. Bunlar bilinmesine rağmen Türkiye’ye yaklaşımlarında buna denk düşebilecek bir tutum yok. Avrupa da, ABD de, Rusya da böyle. Stratejiler muğlak, Ortadoğu’da neyi öngördükleri çok söylenmiyor, taktikleri ise anlaşılması zor. 

* ABD, Türkiye’nin bütün zorlayıcı yaklaşımlarına karşı daha çok sürekli tavizler vererek, onu bir denge içinde tutarak, kendi çıkarına hizmet eder bir pozisyona getirerek, silinme noktasındayken bile silmeyerek elinde tutmak istiyor.  

* Avrupa’nın yaklaşımı çok daha beter. Almanya liderliğindeki AB, Erdoğan’ın bütün ithamlarını, yaptıklarını sineye çekti. AB, Erdoğan’ın yanında görme arzusunu yineledi. Bu politika. Erdoğan iktidarının faşistleşmesini besliyor. 

* Rusya, Avrupa ve ABD’nin Ortadoğu’daki varlığıyla olan çelişkisi; Suriye ve İran’la olan ittifakı temelinde Türkiye ile temiz olmayan taktik bir ilişki içindedir. Türkiye sopasıyla QSD güçlerini rejime entegre hesabı da yapıyor. Son saldırıda da Rusya’nın onayı vardır. Nasıl ki ABD rejimi vurduysa Rusya da Türkiye’nin eliyle YPG’nin merkezini vurup intikam da almış olabilir. 

Türkiye’nin YPG’nin karargahını ve Şengal’i vurmasına çanak tutan, önünü açan, onaylayan ve teşvik eden güçler gelecekte büyük bir hüsrana uğrayabilirler. 


İran’a karşı blok oluşturuluyor

İran’ı basite almamak gerekiyor. Yemen’den tutalım Suriye’ye kadar her yerde belli bir varlık gösteriyor. Varlığını tarihsel, ideolojik, politik olarak belli bir zemine oturtuyor;

* Tarihsel olarak bir imparatorluğu temsil eden güçtür.

* İdeolojik olarak Şia mezhebinin yaklaşımı içerisindedir. 

Obama dönemi İran lehineydi

Obama hükümeti İran’ın bu gücünü dikkate alarak bir denge kurmak istedi. Bu denge, İran’ın lehine oldu. Ambargonun kalkması ve uluslararası ilişkileri geliştirmesi sayesinde toplum üzerinde belli bir rahatlama sağladı. Başta Irak, Suriye ve Yemen üzerinde çok daha köklü, daha başarılı siyaset yapmaya başladı. İsrail’in en büyük korkusu konumuna geldi.

Trump kabul etmiyor

Trump’ın iktidara gelmesiyle birlikte yaptığı açıklamalara baktığımız zaman sanki durumu böyle kabul etmiyor. Kabul etmediği bazı pratik yaklaşımlarında da bellidir. Şimdiye kadar yapılan anlaşmaların geçerliliği yoktur ve İran önemli bir tehlikedir deyip düşman kategorisine yerleştirdi. Bu şu anlama geliyor; Ortadoğu çapında Amerika bundan sonra İran’a karşı siyaset yapacak. İsrail’i birinci derecede aramak ‘temel stratejik müttefikimsin, senin düşmanın benim de düşmanım’ anlamına geliyor. İkincisi Suudi Arabistan’ı aradı. Suudilerin temel düşmanı İranlılardır. Ürdün’ü aradı. Ürdün daha çok Filistin, İsrail denklemi içerisinde Arap dünyasında ve özellikle de İngiltere ve benzeri yerlerde biraz da etki yapabilen bir konumdadır. Arkasından Mısır’ı aradı. Mısır’ı aramak ne anlama geliyor; daha sonra yaptığı açıklamayla ‘biz İran tehlikesine karşı, nasıl ki DAİŞ’e karşı bir birlik oluşturduysak İran’a karşıda bir Arap birliği kuracağız’ diyor. Bu çok önemlidir. Yani bir Arap Koalisyonu kuracağız anlamına geliyor. Aradığı güçlere bak lafa bak. Aradığı güçler Körfez ülkeleridir, Suudilerdir, İsrail’dir. Bütün bunlar İran’ın karşıtı güçlerdir. Peki, Mısır nedir; Mısır böyle kurulacak bir birliğin öncüsü demektir. Tarih boyunca Mısır’ın siyasal öncü misyonu vardır. Sisi’yi araması, peşinden Sisi’yi götürüp Beyaz Saray’da ağırlaması kurulacak bir Arap Birliği’nin liderliğinin Mısır’dan olacağı anlamına geliyor. Mısır’ın olması çok önemlidir. En büyük ülkedir, en büyük siyaset yapma gücüdür, böyle bir konumu var, Arapları etkileyebilecek güçtür. Aynı zamanda İsrail’le çelişkilerini çözmüş bir konumdadır. Böyle bir çalışma yürütülüyor İran’a karşı. 

Bunu yaparsa aynı zamanda Arap politikasını artık Suriye’ye ve Irak’a taşıyacak ki İran’ın, Suriye ve Irak’taki varlığının da elinden alınması demektir. O zaman karşısında bir blok oluşturulmuş. Bu blok, İran’a karşı Ortadoğu çapında ekonomik ve askeri savaşabilecek bir güç olarak düşünülürken aynı zamanda da İran’ın içinden değişik güçleri harekete geçirebilecek ekonomik ve askeri kaynaklara da sahiptirler. Bu her ikisini de kullanarak adeta Ortadoğu’daki krizi İran’ın içine taşıma gibi bir siyaset güdüyor. 

İçe büzülen İran çatlar

İran bunun ne kadar farkındadır bilemiyorum ama muhtemelen farkındadır. Dışarıda darbe yediği zaman içe büzülme başlar. Ortadoğu’da yürüttüğü savaşı kendi içinde yaşamak zorunda kalır. Çünkü bir mozaiktir İran; etnik topluluklar, dinler, mezhepler mozaiğidir. Bir sefer çatışma İran’a sıçrarsa kıyamet kopabilir ve İran’da kıyamet koparsa bir daha bu kıyameti düzeltemeyecek bir durumla karşı karşıya kalabilir. 

Çözüm üretmek zorunda

İran temel sorunlarına siyasal ve toplumsal çözümler üretmek zorundadır. Zihniyetin ve siyasal rejimin sorgulanması temelinde İran’ın değişim ve dönüşüme, reformlara ihtiyacı var. Şimdi Kürtler İran içinin karışmasında da İran’da istikrar için de temel bir rol oynayabilirler. Kürtlerin nasıl bir rol oynayacağı İran’ın yaklaşımlarına bağlıdır. İran’ın Kürt varlığını kabul eden çözümler üretmemesi, patlamanın öncü potansiyelidir. Bu öncü potansiyel, harekete geçtiğinde İran’da sorunlar ortaya çıkar. 

İran’da şu anda köklü değişiklik tartışmaları olmadığı için gelişecek seçim, İran’ın kaderini değiştirebilecek bir seçim değildir. Geleneksel İran’ın yeni bir temsil düzeyi ortaya çıkacaktır.


Yapacağımız tek şey var

PKK Yürütme Komitesi’nin Şengal ve Qereçox saldırıları sonrası yaptığı açıklama çok açık. Bahçeli-Erdoğan ittifakının Kürtlere dayattığı tasfiye ve katliam sürecinin geldiği noktadır Şengal saldırısı. Kürtlere dayatılan bir katliam ve daha değişik güçlerle takviye edilmiş bir tasfiye süreci var. Bu süreç, Kürdistan bütün parçalarını kapsıyor. Kürtleri imha etmeyi esas alıyor. 

Bu durumda bizim önümüzde çok fazla seçenek yok.  Yapacağımız tek şey vardır; düşmanın topyekun saldırıları karşısında topyekun bir direniş geliştirmektir. Yaptığımız da budur. Partimizin yaptığı açıklama da budur. 

Bunun siyasi anlamı ya da pratik uygulamaları şöyle anlaşılabilir: Bugün TC’nin hiçbir sınır tanımadan, her yerde bize saldırmasının somut bir sonucu ortaya çıktı. Türkiye’nin resmi sınırları dışında Kürt halkına saldırdı, KDP de buna çanak tuttu. KDP ile TC ittifakı, KDP-AKP-MHP ittifakı sınır tanımayan bir Kürt düşmanlığını Rojava ve Şengal gerçeğinde ortaya koydu. Bu, aynı zamanda seni yok etmek isteyen güçlere, var oldukları her yerde mücadele ve direnişle ancak varlığını koruyabileceğin anlamına geliyor. O zaman bizim de bu saldırılarda çıkaracağımız en önemli sonuç şudur: Özellikle de TC’nin Ortadoğu’da ya da dünyada nerede gücü varsa bütün bu güçlere karşı doğru bir mücadeleyle ancak katliamın önüne geçebiliriz. Yani bu aynı zamanda bizim de TC’ye karşı sınır tanımayan bir mücadele ve direniş içerisinde olmamız gerektiği sonucunu ortaya çıkarır. KDP, bize bunun yolunu açmıştır.  Bunun yolunu açan KDP’dir. KDP, Türkiye’ye çanak tutarak, Türkiye’ye koordinatlar verip de ona Şengal’i vurdururken aslında Türklerin Güney Kürdistan’daki varlığını vurmamızın yolunu açmıştır. Bunu meşrulaştırdığını ilan etmiştir.

PKK’nin bekleme lüksü yok

Şimdiye kadar Güney Kürdistan’daki durumu dikkate alarak bu konuda bir tutum geliştirmedik ama bunun yolu açılmıştır. Türkiye nasıl ki gelip Şengal’de Kürtleri vuruyor ve ben PKK’yi vurdum, diyorsa o zaman Kürtler de bulunduğu yerden ve PKK bulunduğu her yerde önüne çıkacak Türk hedeflerini vurma hakkına sahiptir. Bize de böyle bir avantaj çıkmıştır. Türkiye’nin Güney Kürdistan’da çok yaygın olarak güçleri var. Kanimasi’den tut Bamerne’ye, Bamerne’den Başika’ya kadar, oradan Altın Köprü’ye kadar 13 yerde odakları vardır. Bu odaklar şu anda birer hedeftir. Başta Kürt halkının hedefi ve elbette PKK’nin doğal hedefidirler. Kendine Kürt’üm diyen herkes, bu katliamın eninde sonunda kendisini de kapsayacağını düşünerek direnecek. Bu katliamların önüne geçmek için bu güce karşı harekete geçmek zorundalar.

PKK’nin elini kolunu bağlayıp durmak gibi bir lüksü yoktur. Türkiye’nin güçleri nerede varsa, en zayıf halkasını yakalayıp vurmak PKK’nin en meşru hakkıdır. 

Yeni bir dönem başladı

PKK’nin açıklamasıyla birlikte şöyle bir dönemin başladığının altı çizilebilir: Şimdiye kadar bazı hassasiyetler dikkate alınarak yapılmayan şeyler bundan sonra geçerliliğini kaybetmiştir. Türkiye nasıl ki kendi sınırlarını aşıp Kürtleri vuruyor, PKK’yi vuruyorsa PKK de sınırları tanımadan, Türklerin bulunduğu her yerde vurma kararına ulaşmak ve bu kararı uygulamak zorundadır. Şimdi bunu yapacak çok güç vardır. Güney’deki siyasi hareketler bunu rahatlıkla yapabilir. Güney’de bu tür durumların ortaya çıkmasını beklemek gerekiyor. PKK de bunları gözden geçirecek, bunu yapacaktır.

Güney de savaş alanı oluyor

KDP, TC’nin gücünü arkasına alıp Güney’de güç olayım derken, Güney’i savaş alanına çevirebilecek bir riski göze almış durumdadır. TC- KDP bu siyasetlerinde ısrar ederlerse Güney Kürdistan ciddi bir savaş alanına dönüşür. Çünkü TC’nin en kirli gücü Güney Kürdistan’dadır. Eğer TC’nin gerici karakterine darbe vurulmak isteniyorsa Güney Kürdistan’daki varlığına darbe vurmak gerekir. Ne kadar ipten kurtulmuş, ne kadar toplum düşmanı varsa burada çeteleştirilerek tetikçi güç olarak kullanılmak isteniyor. Bu savaşın buraya sıçramasına çanak tutmak demektir. 

Çok derin, karanlık ve kirli ekonomik ilişkiler de var. Savaşın başladığı yerde bu ekonomik ilişkileri nasıl sürdürecekler? KDP’nin TC ittifakı son derece açıktır. Hava saldırısı yapılmış, Güney Kürdistan’ın bir parçası vurulmuş, Güney Kürtlerinin en hassası olan Êzîdî halkı vurulmuş, burada bir katliam denemesi yapılmış ve bu yapılırken de kendi 5 pêşmergesi katledilmiş, daha bunların kanı kurumadan Neçirvan Barzani, Saray’a koşuyor. KDP’nin bütün televizyonları bu saldırıları gündemleştirmek yerine, PKK’nin varlığını gündemleştiriyor. Bu çok net. 

Şunu tekrar vurguluyorum; bir güç, siyasi ve askeri anlamda TC ile ne kadar birleşmişse o kadar PKK’nin ve Kürdistan halkının karşısındadır. 

TC-KDP ittifakı böyle devam ederse karşılarında PKK’nin son açıklamasının gereğini göreceklerdir. Toplumsal muhalefet, ekonomik çıkarlarını sabote, siyasal ittifakları ve askeri mücadele boyutuyla büyük bir savaş ile karşı karşıya kalırlar. 

Ulusal birlikten vazgeçilemez

Biz ulusal birlikle ilgili düşüncelerimizi hep söyledik. Önderliğin paradigmasında bu zaten çok net ortaya konuluyor. Önderlik sadece kuramsal olarak değil, bunun pratikte nasıl olması gerektiğini çok ayrıntılı bir şekilde formüle etti. Bu çok önemlidir. Ulusal birlik, vazgeçilmez ideolojik-politik bir hattır. Toplumumuzun çıkarları, kendi birliğinden geçer. Kürtlerin parçalanmışlığını ortadan kaldırmak, Kürtleri parçalamak isteyen bütün güçlere karşı durmak, mevcut Kürt kazanımlarını korumak için politik anlamda birlik gerekiyor. Önderlik bunu çok iyi ortaya koydu ve PKK de bunu sürdürmek istiyor. Bu konuda yoğun çağrılarımız ve çabalarımız oldu. Biz bunları yaptık ama buna bir türlü istediğimiz düzeyde sonuç ortaya çıkmadı. Neden çıkmadığı da ortada. Fakat bizim için stratejiktir ve vazgeçmemiz mümkün değil. Aynı şeyi söylüyoruz. Ulusal birlik, Kürtlerin olmazsa olmazıdır. Ulusal birlik noktasına gelmeyen hiç kimse ne Kürtlerin özgürlüğü ve çıkarı için bir iş yapabilir, ne de Kürt kimliğiyle var olabilir. 


Musul sonrası asıl savaş

Asıl savaşın Musul operasyonu bittikten sonra ortaya çıkacağını söylemiştim, bu halen geçerlidir. Şu sorular, sorun yumağının parçalarıdır:

* Türkiye dahil olmadığı operasyonun bitmesini bekliyor, ona uygun konuşlanıyor. TC-KDP ne yapacaklar? 

* Musul bir Sünni bölgesidir. Operasyonu yürüten Şia güçlerdir.  Musul kurtarılınca nasıl bir şehir kurulacak. Sünni-Şia meselesi nasıl çözülecek? 

* Koalisyon, DAİŞ sonrası nasıl bir Musul istiyorlar, mevcut Irak yönetimiyle benzer tasavvurları mı var?

* Ebadi, ABD ittifakı içerisinde. Musul düştükten sonra İran ve İran’la ilişki içerisinde olan güçler, Ebadi yerine İran yanlısı bir iktidar istemez mi?

* Kürtlerin de kendi sorunları var, işte Anayasa’nın 140. maddesi halen sorunludur. Tel Afer ve Şengal sorunu. Kerkük tartışması. Bunlar ne olacak?

Hiç kimse sorunları özgürce çözelim, demeyecek. Herkes kendi iktidarı için sorunları kaşıyacak. Herkes  herkesi bir birine kırdırtarak, kendisine güç devşirip başkasının üzerinde egemen olmak için siyaset yapacak. Bu da Musul düştüğünde kıyametin kopması anlamana gelebilir. 

Çözümü isteyen sadece biziz. Herkesin varlığını meşru görüp demokratik bir ortamda herkesin kendini özgürce ifade ettiği paradigmasına sahip biz varız ama bunlar el birliği yapıp Musul operasyonuna katılmamızı engelledi.


 HABER MERKEZİ