
Tarihçi yazar İsmail Keskin’in ikinci romanı “Kaktüs Çiçeğinin Sürgünü Halep-İstanbul” Ocak ayında ‘Hayykitap Yayınevi’nden çıktı. Yazarın bir iltica romanı olarak tanımladığı kitabı, Halep’ten Antep’e, oradan İstanbul’a, oradan da Edirne ve Meriç’in öte kıyısındaki Evros’a uzanan ve gerçek belgeler ve gerçek olaylar kullanılarak Suriye savaşının tüm gerçekliği ve acımasızlığını yansıtıyor.
Tarihçi yazar İsmail Keskin gazetemizin sorularını yanıtladı.
Öncelikle, sizi bu romanı yazmaya iten neydi? Romanın oluşum aşamalarından bahseder misiniz?
Ben tarih ve siyasi bilgiler eğitimi aldım, fakat son on yıldır bunun yanında sivil toplum kuruluşları, çeşitli sosyal ve akademik kurumlarda gerçekleştirilen barış ve uzlaşı konulu projelerde çalıştım. İlk romanımı yazmaya başlamam da barış çalışmalarına ilk adımımı atmamla başlar. O günden bu yana tarih ve edebiyatın uzlaşı ve barış üzerine olası katkıları üzerine kafa yoruyor, bu alanda ürünler ortaya koymaya çalışıyorum. Suriye’deki savaş, bilhassa akıllı telefonlar üzerinden bize savaşın ne demek olduğunu tüm çıplaklığıyla gösterdi geçtiğimiz yıl. Ben hem tarihçi hem de barış çalışmaları aktivisti olarak gerek Yunanistan, gerek Ermenistan, gerekse Türkiye’de savaş ve savaş sonrası anlatıları üzerine oldukça deneyim kazanmıştım. Yani bir savaşın hangi teknolojik seviyede olursa olsun insan ve insan hayatlarına olan etkisini anlatılar üzerinden ezbere biliyordum. Suriye savaşı bize 10 megapiksellik cep telefonu kameralarıyla bu anlatının sesini ve resmini verdi. Suriye savaşının katıksız bir dehşete dönüştüğü 2014’e gelinceye kadar ben, 19’uncu yüzyılda geçen ve Anadolu, Balkan şarkılarındaki hikayelere dayanan tarihi bir roman üzerine çalışıyordum. Hatta 2012 yılında bu romanın çalışmaları için bir Balkan seyahatine çıktım.
“Arap Baharı” henüz başlamıştı ve hala Türkiye’ye Arap ülkelerinden gelenlerin çoğu mülteci değil turistti. İşte “Kaktüs Çiçeğinin Sürgünü Halep-İstanbul” romanımın kahramanlarıyla bu seyahatin başlangıcında bindiğim Edirne otobüsünde tanıştım ve onları turist zannettim. Sonra Suriye’deki olaylar yavaş yavaş gösterilerden apaçık bir kıyıma dönüştü. Ben hala ikilemdeydim. Ne zaman ki 2014 yılının ikinci yarısına geldik, savaş kendi canavarlarını doğurdu. Bilinçli okul bombalamaları, sivil ve bilhassa çocuk kıyımları. Bu süreçten çok etkilendim, “citizen journalism”, “vatandaş gazeteciliği” denilen kavram çerçevesinde youtube’a eklenen bombalama görüntülerini takip ediyordum. Ağır bir depresyona girmiştim ve elimde olan tüm işleri bir kenara bırakarak bu romanı yazmaya karar verdim.
Bu roman için ne tür çalışmalar yaptınız? Ne tür kaynaklardan faydalandınız?
Ben hem tarihçilikte hem de edebiyatta “hayat” odaklı olmayı hedef olarak belirledim. Dolayısıyla yazdığım metinlerin barış, uzlaşı ve hayat temelli olması gerekiyor. Bunu metinlerin kabul göreceği bir şekilde sağlamanın tek yolu var, o da pratik ve pragmatik bir şekilde gerçek odaklı çalışmak. Ben gerçeklerin içeriğine dokunmaksızın barış odaklı bir şekilde birbirine bağlamayı tercih ediyorum.
Çünkü barışa ve hayata ihtiyacımız var. Profesyonel bir araştırmacı olduğum için diğer romanlarımda olduğu gibi bu roman için de farklı düzlemlerde Sherlock Holmes romanlarını aratmayacak araştırmalar yürüttüm. Bunların içinde BM ve HRW gibi uluslararası kurumların düzenli olarak yayımladığı raporlar da var, Suriyelilerin yükledikleri videolar ve fotoğraflar da. Elbette Suriyeli mülteci arkadaşlarımdan da yardım aldım. Bilhassa kitaptaki yolculuğun durakları ve isimler konusunda bu yardımlar çok önemliydi. Bu roman Halep’te başlıyor ve Yunanistan’ın Türkiye sınırındaki Evros’ta sona eriyor. Dolayısıyla bu coğrafya üzerinde konuyla ilgili olabilecek en geniş aralıktaki araştırmayı gerçekleştirmeye çalıştım. Buna yerel gazeteler ve mültecilerle çalışmak durumunda olan kişilerle sohbetler de dahil, yerel radyolarda çalabilecek şarkı ve ninniler de.
Romanınız ile vermek istediğiniz mesaj nedir?
Başka bir ülkede “turist” ve “mülteci”. Türkiye’de yaşayanlar henüz çok farkında olmasa da bu iki kavramın arasındaki uçurum her geçen gün açılıyor. Sanırım Londra bunun için bir açık hava müzesi olarak görülebilir. Cebinizde taşıdığınız pasaport denilen 20 sayfalık küçük bir deftere bakarak size ya “hoşgeldiniz” diyorlar ya da “defol”.
Ya meşru ziyaretçi oluyorsunuz ya da son dönemde iyice meşhur olan tanımla, “yasadışı göçmen”. Oysa bir insan dünyanın neresinde olursa bir savaştan kaçarak yaşamak için sığındığı ülkede, hiçbir suç işlemediği halde sırf belli kağıtlara ve imzalara sahip değil, diye yasadışı ilan edilememeli. “Yasadışı mülteci” gibi bir tanımı, böyle bir ayıbı kendi sözlüğümüzden silmeliyiz.
Ben bu romanla turistlikle mültecilik arasındaki o ince ama can yakan sınırı anlatmaya çalıştım. Göç ve savaş dünya tarihinde hep oldu. Şimdi yaşadıklarımız da bu anlamda Türkiye’nin tarihinin bir parçası. Şimdi gelen, şimdi sığınan Suriyelileri bu tarihten ayıramayız. Nasıl ki nefes almak en doğal insan hakkıysa, nefes almayı sürdürebilmek için çok büyük bir tehdit olan savaştan kaçmak da insan için bir haktır. Hangi ülke olursa olsun kapılarını açmak zorundadır. Bu bir iyilik değil, insan olmanın gerekliliğidir. Kitapta bunun neden bir gereklilik olduğunu savaşın gerçek yüzünü göstererek anlatmaya çalıştım.
Roman kahramanı Rima kimdir? Her gün karşılaştığımız ve ötekileştirdiğimiz mülteci mi?
Rima, her gün karşılaştığınız ve ötekileştirdiğiniz mülteci değil. Çünkü bu kitabı okuyanlar görecekler ki, savaş kurbanları için en kötü koşullardaki bir “mülteci” sıfatı dahi ulaşılması çok zor bir hedef. Ben bu romanda gerçek belgeler ve gerçek olaylar kullandım.Sokakta gördüğünüz mülteciler, sizin hayat boyu gördüğünüz ve muhtemelen göreceğiniz tüm kötülüklerden daha büyüklerini gördüler ve bunlara rağmen hayatta kalmayı başardılar. Siz bunları değil facebook, twitter ve instagram’daki trend topic’leri biliyorsunuz çünkü savaşın ortasında kalakalan insanlar değil internet, yiyecek çöp bulamıyorlar. Şam’daki Yermük Kampı’nı duydunuz mu? Suriye’ye sığınmış 278 bin Filistinli mülteci zaten izole edilmişken savaşla birlikte bir kabusla kuşatıldılar. Hiçbir şeyleri yok, kimsenin umurunda değiller. Gidecek hiçbir yerleri yok, yola çıkacak imkanları da yok. Çocukları açlıktan ve soğuktan ölüyor. Suriye’de aktif çatışma olmayan alanlarda 10 yumurta 2 dolar ediyor. Bu kamplarda 10 yumurta için 12 dolar bulmanız gerek. Bu insanların battaniyesi bile yok. Kağıt kemirerek hayatta kalmaya çalışan çocukları görmek için youtube’a “Suriye” ve “Açlık” yazmanız yeterli. Bu insanlar neye güç yetirip de Londra’ya ulaşacaklar? Çoğu Türkiye’ye ulaşmak için çıktıkları yolculukta ölüyorlar… Londra’ya varabilenler ya savaştan önce gelmiştir, ya çok zengindir, ya çok eğitimli ve aranan bir hünere sahiptir ya da çok ama çok şanslıdır. Rima o kadar şanslı değildi. Hayalinde Londra’ya varmak yatsa da…
Son olarak, Rima benim için savaşta yiten tüm güzel yüzlü çocukların adıdır, tüm çocuklar güzel yüzlüdür elbette. Rima, Arapça ceylan demek… Romanımın kahramanına Rima ismini verme sebebim başlangıçta Rima adına yazılmış olan çok güzel geleneksel bir Arap ninnisiydi. Fakat romanı yazdıktan sonra fark ettim ki, güzel yüzlü Rima karakteri, elbette güzel yüzlü Ceylan Önkol’u da içinde taşır…
Romanınız için “mülteciler” konusunda toplumda bir farkındalık yaratma romanı da diyebilir miyiz?
Toplum beni ilgilendirmiyor. Ben tek tek insanların içine ulaşmak istiyorum. Öldürülen insanların, öldürülen çocukların acısını, hikayelerini içimde taşıyorum ama asıl amaçladığım hayatta kalanlara barış ve hayat taşıyabilmek. Bu idealist bir çaba değil. Devletlerden, ordulardan, masa başında el sıkışan devlet başkanlarından ya da önderlerden bahsetmiyorum. Onlardan bir isteğim ya da onlara sunduğum bir şey de yok.
Benim bahsettiğim barış ve hayat, mahallenize mülteciler geldiğinde onların yüzüne tiksinerek bakmamanızdır. Karşınızdakinin insan olduğunun bilincine varın ve ona göre hareket edin yeter. İlla ki yardım etmeniz gerekmiyor. Onları dışlamamanız avuçlarına sıkıştıracağınız bozuk paradan çok daha önemli bir adım. Suriye savaşı on milyona yakın mülteci üretti. İltica din, dil, etnisite, siyaset üzeri bir kavramdır.
Öyle de kalmalıdır. Devletler ve siyasi kurumlar mülteci meselesini kendi çıkarları doğrultusunda manipüle ederler. Bu savaş, bunun dünya tarihindeki en net örneklerinden biri. Toplumun beni ilgilendirmeme sebebi de bu. Çünkü tüm toplumlar, tüm ‘halk’lar bu savaştan hayatını kurtaranları sahiplenmek konusunda seçici merhametleriyle sınıfta kaldılar. Kimse kendini kandırmasın, kendi toplumuyla, içinde yer aldığı siyasi oluşumun duruşundaki doğrulukla övünmeye kalkışmasın. Bu sadece komik değil, aynı zamanda üzücü bir yalan olur. Suriye savaşı büyük bir yangın ve herkese değdi. Ahşap evlerden oluşan bir mahallede yanan ilk ev elbette önemlidir ama yangın yayıldıktan sonra hangisi kimin evidir diye ayırt etmez tüm evleri yakar. Merhamet eğer seçiciyse iyilikle değil, iktidar istenciyle alakalıdır. Şimdi, daha iyi bir insan olmaya önem veren herkes, şapkasını önüne koyup kendi içinde bunu tartışmalıdır.
İsmail Keskin kimdir?
Boğaziçi Üniversitesi’nde aldığı tarih eğitiminin ve akademik çalışmalarının yanında; barış çalışmaları üzerine gerçekleştirdiği saha araştırmaları sayesinde tarih, çatışma ve uzlaşma, ülkeler arası yakınlaşma konularında birçok konferansa uzman ve konuşmacı olarak katılan İsmail Keskin, son dönem çalışmalarında tarih ve edebiyatın barış ve uzlaşı üzerine olası katkıları üzerinde yoğunlaşıyor.
2011 yılında ilk romanı Hediye Evdoksia, 2012 yılındaysa, Anadolu’da konuşulan tüm dillerin Türkiye’de ilk kez bir tema çerçevesinde bir araya getirildiği Aşk sevda süveyda (Anadilde Aşk Defteri), ‘Hayykitap’ tarafından yayımlandı.
SUNA ALAN/LONDRA