Gündemin çok hızlı değiştiği, faili meçhul cinayetlerin bir türlü aydınlatılmadığı Türkiye’de gün geçmiyor ki ihlaller ve haksızlıklar hanesine yenileri eklenmesin. Topraklarında bombaların, faili meçhule kurban gidenlerin kemiklerinin fışkırdığı ülkemizde, her güne yeni bir cinayet ya da yeni bir hak ihlali haberiyle uyanıyoruz.

Diyarbakır’dan kalkan her jetin, PKK üslerini bombalamak üzere havalandığını herkes biliyor. Jetlerin sayısı ve çıkardıkları sesin şiddeti, operasyonun büyüklüğünün en büyük emareleri oluyor. Diyarbakır’da askeri operasyonlara karşı yapılan yürüyüşlerin birinde, çocuğu dağda olan yaşlı bir teyze “oğlumun başına bombaların yağdığını her düşündüğümde, uyku girmiyor gözüme. Kalkan her jet canıma düşen bir bomba oluyor” demişti. Haksız değilmiş yaşlı teyze çünkü o jetler 28 Aralık günü Şırnak’ın Uludere ilçesinin sınırında yaklaşık 40 kişilik bir kaçakçı grubun üzerine bombalar yağdırdı. Akşam saat 21’de meydana gelen bu olayı, ne o gece ne de ertesi sabah medyadan göremedik. Şırnak’ta yaşayan bir arkadaşım, sabahın çok erken saatinde bilgilendirmeseydi, ben de çok geç haberdar olacaktım. ANF’nin dünya basınına duyurmuş olduğu bu olayı, Türkiye medyası günün ilerleyen saatlerinde Reuters aracılığıyla haber geçmeye başladılar. Devlet yetkililerinin açıklamaları ve medyanın görmezden gelmesi, olayın meydana geliş şekli kadar trajik ve can alıcıydı. Aileler çocuklarının parçalanmış bedenlerini parçalanmış kayaların altından kendi elleriyle toplamışlardı. Başbakan Erdoğan’ın “Operasyon kazası” dediği parçalanmış bu genç bedenler, her gün mazot ve kaçak sigara taşıyan katırların terkisinde taşınmıştı köye. Durum çok vahim, tablo çok acıklıydı. O görüntüleri izlemeye yürek dayanmıyordu.
Gündem hızla değişiyordu, Uludere Kaymakamına yapılan saldırı haberi bile medyada olayın kendisinden daha çok fazla yer bulmuştu. Daha sonra eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanması ve sonrasında KKTC eski lideri Rauf Denktaş’ın ölümü, Hrant Dink cinayeti dava sonucu… Medya bültenlerinde hiç yer kalmadı Roboskî’ye ve onlardan geriye kalan yüreği yanmış ailelere…

Kimsenin aklına kötü bir şey gelmemişti...


Geçen hafta Paris’te yaşayan belgesel yönetmeni Bülent Gündüz’ün organizasyonunu yaptığı, Kazım Öz, Aydın Orak, Ömer Leventoğlu, Özkan Küçük, Nazmi Kırık’ın da içinde yer aldığı bir grup sinema yönetmeni ve sanatçısı, Uludere (Roboskî) saldırısının gündemden düşmemesi için ailelerin acısını paylaşmak üzere köyü ziyaret etti. Köy camisinde bizi karşılayanlar arasında, saldırıdan sağ kurtulan Servet Encü de yer alıyordu. Fiziksel olarak herhangi bir yarası yoktu ama 34 arkadaşının bombardıman sonucunda parçalanarak ölmesine şahit olmak ve tesadüfen o olaydan sağ kurtulmak onu çok fazlasıyla etkilemişe benziyordu.
Mezarlık, olayın meydana geldiği iki dağın tam karşısında yer alıyordu. Olayı anlatırken o noktaya bakan Servet’in gözleri hep ağlayacakmış gibi doluyordu. “Yoksulluktan dolayı bu kışta kıyamette kaçakçılığa gidiyoruz, ekecek tarlamız yok; olan bölgelere de devlet mayın döşemiş. Gelir getirecek başka hiçbir şeyimiz yok. Yetkililer sınır köylerinin kaçakçılık yaptığını biliyor, bu olaydan bir ay öncesine kadar da her gün 100-200 katır sınırın öbür tarafına gidiyordu. Geçen sene bir kere durdurdular, mallarımıza el koydular ama kimseye karışmadılar. Bu sefer neden üzerimize bomba yağdırdılar, kim emir verdi bilmiyorum” diyor. Grubun 50 metre gerisindeymiş Servet ve bu mesafe hayatını kurtarmış. Sınırı geçtikten sonra köye doğru açılan dört yol olduğunu belirtiyor genç adam. Bu gelişlerinde dönüşte bütün yolların askerler tarafından kapatıldığını ve kaçakçıları sınıra doğru yönlendirdiklerini söylüyor. Yaklaşık bir saat sonra beliren F 16’lar da birden üzerlerine bombalar yağdırmaya başlamış. Köylülerin bekleme sırasında aileleriyle telefonda görüştüğünü ve sınırda bekletildikleri haberini ilettiklerini söylüyor Servet, daha önce böylesi bir saldırı olmadığı için hiç kimsenin aklına kötü bir şey gelmediğini vurguluyor.

‘Tazminat değil, adalet istiyoruz!’

Bombalama başladığı sırada grubun 50 metre gerisinde bulunan Servet şans eseri kurtuluyor. “Birden bizi bombalamaya başladılar. Bulunduğum yerden aşağıya doğru attım kendimi, karın üzerine düştüm, kendimi gizleyebileceğim ne bir ağaç, ne de bir kaya vardı, bu yüzden yarım saat boyunca ölü taklidi yaptım. Jetler gittikten sonra köyü aradım imdat istedim, herkesi öldürdüler, bize yardıma gelin dedim. Yaklaşık yarım saat sonra köylüler geldi” diyen Servet Encü, altı kişinin bombardımandan yaralı kurtulduğunu ama herhangi bir tıbbi müdahale olmadığı için yaralıların kan kaybından ya da soğuktan donarak öldüğünü belirtiyor. “İnsan ruhunun bedeli 20 milyar mı, bu insanların çoğu ailelerinin geçimini sağlıyordu. Onların ölümüyle yüzlerce insan perişan oldu” diyen Servet, devletin tazminatlarla olayın üzerini kapatmaya çalıştığını söylüyor. “Biz tazminat değil, asıl suçluların bulunup yargılanmasını istiyoruz diyor.
Ölenlerden birinin akrabası “Saddam Hüseyin bile bu zulmü yapmamıştır, insanları öldürüyordu ama hiç değilse ölenlerin akrabaları gidip cesetleri tespit edebiliyordu. Biz çocuklarımızın parçalarını yerden topladık, hangi parçanın kime ait olduğunu bilemedik. Bu vahşeti hangi yürek kaldırır?” diye soruyor.
Mezarlıkta bulunan bir köylü “Bu mezarlarda yatanların hepsi de korucu çocuğu! Devletin silahlı güçleri önünde 24 yıl kendimizi siper ettik. Devlet hizmetimizin bedelini bu ağır faturayla, çocuklarımızın bedenini parçalayarak bize ödedi” diyor.

Mezar uçlarına bırakılan aynalar, tepsiler

Yüksekçe bir yamaca yapılan mezarlığı kar, mezarların üzerini de ailelerin bıraktığı çiçekler bürümüştü. Bir çoğu aynı yere açılan mezara, biri diğerinin ayak ucuna gelecek şekilde gömülmüştü. Kadınlar ellerinde kayıplarının fotoğrafları ve onlara ait özel birkaç eşyaları ile ağıtlar yakıyorlardı. 50 yaşlarında bir kadın “ağlamaktan gözümde yaş kalmadı yavrum, hangi birine ağlayacağıma şaşırdım, bak bu mezar ablamın oğlunun, şu gördüğün kardeşimin oğlunun, hemen yanındaki kaynımın çocuğunun…” diyerek yaşadıkları acıya rağmen metanetli durmaya çalışıyordu.
Mezarlığın tam orta yerinde bir ağaç var, dallarına asılı süslü bir kına tepsisi dikkatimi çekti. “Neden bunu buraya astınız?” diye sorunca “Çoğu muradına eremeden öldü, hepsi bekardı. Bu sepet de muradına eremeden ölen gençlerimizin acısını temsil ediyor” cevabını alıyorum.
Şervan Encü’nün annesi Lale, elinde oğlunun fotoğrafı, cep telefonu ve çakmağıyla “dayê nemayê…” diye ağıt yakıyordu. “Damat olmadan oğlumu aldılar benden, madem ki kaçakçılık yasak neden tutup hapse atmadınız da öldürdünüz onu, neden…?” diye ağlayarak bu haksızlığa ve zamansız ayrılığa isyan ediyordu.
Özcan Uysal’ın annesi de oğlunun fotoğrafını yakasına yapıştırmış sessiz bir şekilde ağıtlar yakıyordu. “İki gün vardı doğum gününe, Özcan’ım 18 yaşına basacaktı. 18 yaşına girmeden öldürdüler onu.” Mezarın ayak ucunda kırık bir ayna duruyordu. Ayna Özcan’a aitmiş, annesi aynayı gösterip “Özcan’ım kendisini çok severdi, günde belki on defa bu aynadan bakar, saçına şekil verirdi. Aynasını ayak ucuna koydum ki yavrucum kendisini izlemeye devam etsin” diyerek ağlamaya ve ağıt yakmaya devam ediyor “Ne ben, ne de oğlum muradımıza eremedik, oğlumu damat edemedim, 18 yaşını göremedi kınalı kuzum…” diyerek içine içine akıtıyor acısını…

Acılarını döktüğü bir mektup...

Yürek dayanır mı bu acılı insanların durumuna… Halil İbrahim Amca da bombardımanda iki oğlunu kaybetmiş. Zidan 13, Mahmut 19 yaşındaymış. Geçen nisan ayında annesini kaybeden çocuklar, bu sene ilk defa kaçağa gidiyorlarmış. Zidan yedinci sınıfta okuyormuş ve bilgisayar almak istiyormuş. Bu isteğini gerçekleştirmek için ilk defa kaçağa gitmiş tıpkı onunla beraber ilk defa giden onlarca arkadaşı gibi. “Başbakan acımızı 20 milyarla kapatmaya çalışıyor. Sorarım yetkililere, değil evladınızı, bir parmağınızı kaybettiğinizde bile hiçbir para o eksikliği tamamlayamaz. Biz tazminat istemiyoruz, suçluların açıklanıp yargılanmasını, cezalandırılmasını istiyoruz. Eğer bu olayı açığa çıkarmazlarsa bütün köylüler karar aldık, buradan başka bir ülkeye toplu olarak göç edeceğiz “diyor.
Sedat Encü’nün kızkardeşi “babam imdatlarına koştuğunda kardeşim ‘bacağım ağrıyor’ demiş. Kardeşim üç saat yaralı olarak kalmış o karın üzerinde. Sonra da ölmüş. Eğer bir helikopter ya da ambulans olsaydı belki kurtulurdu” diyerek acılarını döktüğü bir mektubu bizimle paylaşıyor.
Bir diğer genç anne “benim oğlum karne sevinci yaşayamadı, çok korkmuş yavrum, katırların altına saklanmış, bombalar orada yakalamış onu” diyerek oğlunun bebeklik halinden kalma bir fotoğrafını gösteriyor bize. Bir anne için çok büyük bir acı…

Acıların dinmesi için çabalar pek yeterli değil

Bedeni yanmış evladın kokusu nasıl unutulur?
Bir başka anne “Her yeri yanmıştı yavrumun, simsiyah olmuştu bedeni, vücudunda öpülecek yeri kalmamıştı, alnından öptüm usulca ama o kokuyu, oğlumun yanmış bedeninin kokusunu nasıl unutacağım ben?” diye soruyor… Devletin “gazi çocukları da var” diyerek işaret ettiği korucu gazisi Abdurrahman Ürek de, 16 yaşındaki oğlu Yüksel’in mezarı başında ağlıyordu. Babası sakatlandıktan sonra okulu bırakıp ailenin geçimini üstlenmiş Yüksel. Yüksel’in gazi babası bu durumu anlatırken “Allahım, sen bu haksızlığı kabul etme” diyerek hıçkırıklara boğuluyor.
Hemen yanında duran bir genç bir adam “Rauf Denktaş için ulusal yas ilan ettiler, ama 34 genç için devlet erkanından bir kişi bile yanımıza gelmedi, olaydan birkaç gün sonra acımızla dalga geçer gibi kaymakamı gönderdiler. Ona yapılan saldırı günlerce basında yer aldı. 34 parçalanmış bedenin acısını bu saldırıyla örtmeye çalıştılar. Yıllardır sonuçlandırmadıkları Hrant Dink davasını da bu olayı bastıracak, karanlıkta bırakacak şekilde sonuçlandırdılar. Kirli bir cinayeti başka cinayetlerin üzerini örtecek şekilde kullanmaya çalışıyorlar, bu olayı gündemden düşürmek, unutturmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar” diyor.
Bu olayın arkasındaki gerçek nedenleri açıklamadı devlet ama aileler hala bir açıklama bekliyor. Yaralı yüreklerinin unutulmamasını ve adaletin hemen yerine gelmesini bekliyorlar. Her haberin ve her olayın çok çabuk eskidiği ülkemizde maalesef bu olay da unutulmaya terk edilmiş gibi görünüyor. Sanatçıların çabası da pek yeterli gelmiyor. Hrant Dink için toplanan binlerin bu olayı da unutturmaması gerekiyor. Yıllar önce Ankara’da bir asker Kürt olduğumu öğrenince bana “Güneydoğu ülkenin en doğusunda yer aldığı için gelişmemiştir, sorun da buradan kaynaklanıyor” demişti. O çocuk halimle gülmüş “peki coğrafi olarak Türkiye’nin çoook doğusunda yer alan Japonya neden bu kadar gelişti?” diye sorunca bana cevap verememişti. Acaba adaletin terazisinde de yön kaybı mı var dersiniz; siz de merak etmiyor musunuz, o “kutsal” terazi şu an ülkenin hangi koordinatlarına gömülmüş durumda?



HATİCE KAMER /
Gazeteci - Diyarbakır




BÜLENT GÜNDÜZ: Soğuk karlar da gözyaşımı dindirmedi

Dünyanın en bencil insanıyım ben, itiraf ediyorum. Biraz olsun yüreğim rahatlar, gözüme uyku girer, kan gözyaşlarım diner diye ateşin düştüğü yere Roboskî’ye gittim. Belki de Tanrı bu yüzden cezalandırdı beni. O gün bugündür kâbuslar görüyorum. Oysa görmeye bile dayanamadığım bu kâbusları yaşıyanlar vardı. Hem de iliklerine kadar.
21 Ocak’ta Diyarbakır’dan yola çıktıktan 6 saat sonra, gün ağarmadan Roboskî’ye vardık. Bir vadinin güney sınırındaydı 34 canın bombalara tutulduğu dağlar.
Bir diğer yamaçta da alt alta, yan yana dizilmişti çocuk mezarlar. Karşı yamaca bakıyordu son nefeslerini verdikleri dağlar. Karlarla kaplanmış, onlara selama durmuştu. Onları o dağlardan ayıran küçük dere köyü bölüyordu adeta. Kara gecede umutların gömüldüğü karbeyazı topraklar ve askeri tabur bir tarafta; diğer taraftaysa 34 yürek, 34 can, 34 umut, 34 isyan çocuğu yatıyordu

Hayatımın en uzun beş dakikası

Karşılıklı birbirilerine bakıyorlardı. Ölüm taburunun sinsi sessizliği, dağların pişmanlığına karışırken, heybetli mezarlık mağrur duruşuyla karşı dağlar ve tabura ‘siz yenildiniz’ diyordu. O dağlarla askerler ve 34 kurşun yürek aynı tarafta olmazdı artık, olamazdı.
Köyün ortasında toplandık, mezarlığa gidecektik. Yanı başımızda biricik evlatlarını kaybeden analar ve çocuklarının fotoğrafları. Hava soğuktu, buz kesiyordu. Minibüsün arka koltuğunda oturan dört ana ve ellerinde 13, 14, 15 yaşındaki çocukların resimleri. Gözümü kaçırıyordum, neye yarar. “Oğlum 13’ündeydi daha, mühendis olacaktı” diye haykırıyordu biri, diğeri gözlerime bakarak kollarını gökyüzüne açıyor, bir diğeri çocuğunun fotoğrafına bakıp okşuyordu adeta. Başımı onlara doğru çevirdiğimde, dışarda titreyen çocukların cama yansıyan görüntüsüne karışıyordu feryatlar. Bırakıverdim usulca kan gözyaşlarımı. Sessizce, başımı avuçlarımın içine alarak kalbimde biriktirdiğim herşeyi bir bir döküyordum. Bana bakıp bakıp dizlerine vuruyordular.
Hayatımın en uzun beş dakikasıydı. O zaman ağlamayacaktım da ne zaman ağlayacaktım. Başımı bir sağa bir sola sallayarak jestlerimle onlara ‘ağlamayın’ diyordum gözyaşlarımın içinden. Yol bitmek bilmiyordu. Beşyüz metrelik tırmanış, bu filmin en vurucu sahnesi gibiydi. Paris’ten Roboskî’ye geldiğimi biliyor gibiydiler. O yüzden, uzaklara götürmem için insanlığa bir avuç çığlık emanet ediyordular adeta.

Hangi tarafa dönsem bir çocuk mezarı

Minibüsten inip yüzümü karlarla yıkamam bir oldu. Yetmedi; soğuk karlar bile alamadı yüreğimdeki isyanı. Dinmek bilmiyordu. Hangi tarafa dönsem bir çocuk mezarı. Sevilmeye doyamamış, yürekleri ve çarık ayakkabılarıyla çıktıkları umut yolculuğu iki tonluk bombalarla sönen çocuklar. 
30 kişilik sanatçı olarak bir de mesaj verecektik. Kazım Öz’le göz göze geldik. Bir tek kelime edecek halimin olmadığını görünce, günün çarpıcı mesajını yürekten ifade etti. Katliamın gündemden düşmemesi için adalet nöbetine davet ediyordu diğer bütün sanat meslek gruplarını.
Aydın Orak, elinde Selam’ın annesinin mektubunu onlarca kez boğazında düğümlenen kelimelerle oku(yamıyor)du.
Gelinlik gibi dizilen mezarların içinde yükselen ağıtlar, 15 yaşındaki çocukların “bizi parayla satın alamazlar”, “Erdoğan gelsin de parmağını keseceğim” diyen yaşlı dede, “biz böyle güvenlik istemiyoruz alın askerlerinizi çıkın ülkemizden” diyen gençler, “bunun planlı bir katliam olduğunu biliyoruz” sözleri arasında kaybolan gün ışığı ve insanlığın adeta küçüldüğü, yerin dibine girdiği ‘gün’ kararıyordu yavaş yavaş...
Anaların sessiz çığlıkları içinde usulca içine akıttığı gözyaşlarını silen arkadaşlarla yüreğimizin bir yarısını orda bırakarak tekrar yola koyulduk. Geri döneceğimiz an, sanki çocuklarına sesszice elveda dercesine gözlerimize bakıp kadife bakışlar fırlatıyordu analar. ‘Bizi yalnız bırakmayın diyordu gözleri’ onurlu duruşlarına söz getirmeden. Sessiz bir yolculuktu. Çığlığımızı, acımızı, feryadımızı orda bıraktık. Yanımıza da onurlu bir halkın çocukları için mücadele sözü alarak ama sinemacılar olarak son sözümüzü söylemeden.