4 Kasım 2016’da HDP eşbaşkanlarına ve milletvekillerine yönelik siyasi darbe operasyonuyla tutuklanan ve 14 Haziran günü 10 ay gecikmeli tahliye edilen HDP Şırnak eski milletvekili Ferhat Encu, kendisinin ve Veli’nin tutuklanmasında devletin verdiği mesajın “Gerçeğin peşine düşmeyin” olduğunu belirtti.
Roboski Katliamı gerçekleştiğinde yeni yıl hazırlıkları yapılıyordu. Katliamdan birkaç gün sonra da büyükşehirlerde görkemli kutlamalar yapıldı, herkes 2012 yılını büyük bir heyecanla karşılıyordu. Birkaç gün önce olanlar Kürtler dışında kimsenin umrunda değildi. 28 Aralık 2011. savaş uçakları Roboski köylülerini bombaladı. 34 yurttaş yaşamını yitirdi. TBMM’de kurulan “Uludere Alt Komisyonu”na gelen bilgiler emrin Genelkurmay’dan verildiğini, Genelkurmay’ın da emri dönemin başbakanı Erdoğan’dan aldığını işaret ediyor. “Ankara’nın karanlık dehlizlerinde kaybolmayacak” denilen Roboski katliamının failleri ise halen kayıp. Dönemin Roboski’de görevli askerleri üst rütbe ve makamlara terfi edildiler. Yargılama ise failler kadar karanlık ellerin müdahaleleri sonucu ilerletilemedi. Avukatların geç gönderdiği evraklar nedeniyle AYM, evrak eksikliğinden dosyayı gündemine almadı. İç hukuk yolları tüketilmediği için de AİHM Roboski başvurusunu reddetti.
Roboski aileleri ise hak arama mücadelesine devam ediyor. Bu isimlerden Ferhat Encü, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinde Şırnak Milletvekili seçildi. Ancak dokunulmazlıkların kaldırılması sonrasında gerçekleşen 4 Kasım siyasi darbesinde gözaltına alınıp tutuklandı. Geçtiğimiz günlerde 10 ay gecikmeli şekilde tahliye edilen Ferhat Encu ile tutsaklığını, cezaevi yaşamını konuştuk.
4 Kasım 2016’dan bu yana tutsaktınız. Belki ilk baştan anlatmak gerekirse 4 Kasım’da gözaltına alınışınızı ve sonrasında cezaevine götürülüşünüzü biraz anlatabilir misiniz?
Türkiye tarihine kara bir leke olarak geçen ve demokratik siyasete darbe niteliği taşıyan, tamamen demokratik siyasetin tasfiyesini amaçlayan ve emir talimat içerisinde olan bir gözaltı süreci yaşadık. Gözaltına alınmadan önce hakkımda yurt dışına çıkış yasağı konuldu. Ve hemen akabinde de gece yarısı gözaltına alındım. Ben o gece İstanbul’daydım. Polisler kapıma dayandılar ve “hakkınızda gözaltı kararı var” dediler. Açıkçası bunu öngörebiliyorduk çünkü daha önce birçok bilgi ve söylenti kulağımıza gelmişti. Onun için sürpriz olmadı benim için. Hemen arkadaşları bu konuda bilgilendirdim ve sonrasında gözaltına alındım. Önce Vatan Emniyet Müdürlüğü’ne götürüleceğimi söylediler daha sonra yoldayken karar değiştirildi ve rota Ankara’ya çevrildi. Aslında beni alan ekip de nereye götürüleceğim hakkında bir bilgiye sahip değildi. Gelen telefonlarla güzergah belirleniyordu. Ankara’ya geldiğimizde özel bir uçakla Şırnak’a doğru yola çıktık. Şırnak’a geldiğimizde, Cizre’yi, Silopi’yi ve Şırnak’ı yıkan zihniyetle karşılaştım. Bir öç alma, devletin büyüklüğü nedir göreceksiniz gibi yaklaşımla hareket ettiler. Bindirildiğim araçta geçtiğimiz yıkılmış mahalleler boyunca, yıkımın ve talanın adeta sembolü haline gelen “Mehter Marşı” ve “Ölürüm Türkiyem” marşı eşliğinde adliyeye götürüldüm. Sonrasında hazırlanan tiyatroda savcının karşısına ve akabinde de hakimin karşısına çıktım ve tutuklandım. Benden önce Şırnak Adliyesi’ne getirilen Leyla Birlik ve Nursel Aydoğan da tutuklanmıştı. Her üçümüz de tutuklama kararı sonrasında apar topar helikopterlerin bulunduğu tümene götürüldük. Aynı helikoptere bindirildik, Diyarbakır’a götürüldük. Orada Anadolu Jet’e ait olan ve sadece bizim için hazırlanan bir uçağa bindirildik. Uçakta Gülser Yıldırım vekil de vardı. Ben ve Gülser vekil Kandıra’ya, Leyla ve Nursel Aydoğan’da Silivri’ye götürüldük.
Cezaevinde ne kadar süre tek başınıza kaldınız?
Tecritte yaklaşık 2,5 ay kaldım. Daha sonra HDP Eskişehir eşbaşkanı Ahmet Uluçelebi ile aynı odaya alındık. Tecridin kırılması da özellikle aynı cezaevinde kaldığımız kadın vekillerimizin büyük bir mücadelesi ile oldu. 48 saatlik tahliyem sonrasında tekrar 15 gün kadar tek başıma kaldım. Sonrasında siyasi tutsaklardan iki kişi benim kaldığım odaya getirildi.
İçerde zamanınız nasıl geçti? Neler yaptınız?
İçerisi dört duvarmış, kısıtlı bir alanmış gibi gözükse de dört duvar arasında olmanıza rağmen zaman çok hızlı akıyor. Çünkü sürekli bir arayış içerisindesiniz. Dışarıda yapamadıklarınızı, yapma imkanını çok az bulduğunuz şeyleri yapmaya başlıyorsunuz. Geçmişe dair bir muhasebe yapıyorsunuz. Eksiklerinizi yetmezliklerinizi tespit edip onları gidermeye çalışıyorsunuz. Sistemin kişiliğinizde oluşturduğu tahribatı gidermek ve kendinizi daha da geliştirme isteği ve arzusu ortaya çıkıyor. Bu doğrultuda da her dakikanızı verimli kullanmaya çalışıyorsunuz. Ben bu süreci bir kayıp olarak asla görmedim. Evet bedenen bir kısıtlılık içerisindeydik ama ruhunu özgür kılmak isteyenler için hiçbir engel yok. Niçin buraya düştüğümüzü, hangi amaçla bizi buraya koydukları ve bunu nasıl boşa çıkartılacağı bilinci ile hareket ettim. Buna verilebilecek en güzel cevabın bu olduğunu inandım.
Hem Selahattin Demirtaş, hem İdris Baluken hem de Gültan Kışanak cezaevinden kitap yazdı. Siz de yazmayı düşündünüz mü ya da bir çalışmanız oldu mu?
Her üç kitabı okudum ve takdir ettim. Özellikle sayın Kışanak’ın Eşbaşkanlık sistemi üzerine yazdığı, kadınların gözünden karşı karşıya kaldıkları zorlukları okuyunca bir erkek olarak bu beni daha derinden düşünmeye sevketti. Cezaevinde bir eser ortaya koymak, zaten kısıtlı imkanların daha da zorlaştırıldığı da düşünülürse çok kıymetli. Örneğin, Gültan başkan bilgisayar kullanma hakkı için çok uzun süre mücadele etti.
Şüphesiz bir ara Roboski üzerine yazmaya yeltendim. Ama şartlar ve koşullar tamamlamaya müsaade etmedi. Cezaevlerinde, bir kitap yazmadan önce araştırma yapmak için size sağlanan hiçbir olanak yok, bu hiçbir şekilde düşünülmüyor.
Başladığım taslaklar üzerinden ileriki süreçlerde “Roboski’de Karanlıkta Kalan Gerçekler’’i yazmayı sürdürmeyi planlıyorum.
Dışarıdaki siyasi gündemi takip etme olanaklarınız nasıldı? TV, gazete, radyo olanaklarınız var mıydı?
İktidarın ve sistemin psikolojik propagandasına dönüşen Türk medyasından haber takibi mümkün değildi. Gerçeğe ulaşmak ve ne olup bittiğini öğrenmek kısıtlı imkanlar çerçevesinde oluyordu. Gazetelere, radyo ve benzeri yayın araçlarına gerekçesiz el konuluyordu. Bu yönlü sınırsız bir tecrit vardı. Bu da dışarıdaki gelişmeleri günlük takip etme ve onun yorumlama durumu oluşturmuyordu.
İçeride olduğunu son 3,5 yılı aşkın bir zamanda yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye ve Kürdistan’da nasıl bir süreç yaşandı, yaşanıyor?
Son 3,5 yıldır yaşananları tarif etmek çok zor. Çünkü bu 3,5 yıla sığdırılan hukuksuzluklar, ölümler, cezalandırmalar bir bütün olarak red ve inkara dayalı bir politika tarihte eşine çok az rastlanan bir durum. Tabi bu politikalara karşı da inanılmaz bir mücadele, bunu kabullenmeme var. Halkın iradesinin yok sayılıp seçilmişlerin cezaevlerine atılması, yerleşim yerlerinin tank ve toplarla yıkılması, ardından buraların toplumsal yapıya uzak yerleşim yerlerine dönüştürülmesi, demokratik siyaset alanının daraltılması, temel hak ve özgürlük ilkelerinin askıya alınması ve yerine faşizan uygulamalar getirilmesi sonucunda birçok acı yaşandı. Özellikle Kürdistan’da yaşananlar korkunçtu. Bu korkunçluğu kendi gözlerimle görüp bizzat tanıklık ettim. Bu yaşananlar devletin yüzyıldır Kürde bakış açısının bir sonucu. Siyasi partiler bu politikaların birer yürütücüsüdür. Bu politikalara muhalefet partileri de eşlik ediyor, bazen de teşvik de ediyor. Halen de Kürtler söz konusu olduğunda, onların iradesi, talepleri söz konusu olduğunda hepsi aynı çizgide buluşabiliyor. Bu, aşılması gereken bir durum. Aşılması için de zihniyetin ve Kürde bakış açısının değişmesi gerekiyor. Devletin ve mevcut iktidarın politikası ötekileştirme üzerine kurulu. En ufak bir eleştiriyi bile hazmedemeyip yargı mekanizmasına havale edip talimatlarla kişilerin cezalandırmasını sağlıyorlar. Bu ülkede bir sürü gazeteci, aydın, akademisyen ve en önemlisi Türkiye’nin demokratik zemininde siyaset yürütmeye çalışan bir partinin Eş Genel Başkanları, Grup Başkanvekilleri, Milletvekilleri ve binlerce yöneticisi, üyesi içerde hala. Bu politika Türkiye’yi düze çıkarmaz. Aksine daha karanlık bir noktaya çeker. İç ve dış politikada yaşanan, ekonomideki daralmalar, krizler Kürt sorununa bakış açısının bir sonucudur. Ve maalesef bu bakış açısı hala değişmiş değil, tüm demokrasi ve barış talepleri, önerileri görmezden gelinmekte.
Veli Encü’nün tutuklanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Verilmek istenen mesaj tam olarak nedir?
Veli, Roboski mücadelesinde büyük bir emeği olan ve ailelerin tüm sorunlarıyla ilgilenen çözüme kavuşması için mücadele eden, sürekli gerçeğin peşinde koşan ve Roboski katliamının sorumlularının açığa çıkarılıp yargılanmasını sağlamak isteyen ve bu yüzden de devletin, AKP’nin hedefi haline gelen biri. Birçok defa gözaltına alınan, hakkında birçok soruşturma ve dava olan biri. tutuklanması bunlardan bağımsız değil. Bu tutuklamada Veli’ye kumpas kurulmuş ve bu şekilde kriminalize edilmeye, etkisizleştirmeye, tasfiye etmeye çalışılmıştır. Burada verilen mesaj nettir bu benim şahsımda da verilmek istenmiştir. Gerçeğin peşine düşmeyin mesajıdır.
Önümüzdeki günlerde yapmayı planladığınız çalışmalar var mıdır?
Açıkçası bıraktığım yerden devam etmek istiyorum. Bu kadar acıların yaşandığı topraklarda hiç kimsenin köşesine çekilme lüksü yoktur. Bu zaten ahlaki de değildir. Öncelikli çalışmam, avukatların sorumsuzluğu ve ilgisizlikten kaynaklı Roboski davasının hukuki sürecinin yeniden canlandırılması için bir arayış ve mücadele içerisine girmek olacaktır. Aynı zamanda bu mücadele diğer hukuksuzluklarla aynı doğrultuda olacak. Halkımın ve partimin vereceği her türlü görevi yapacağım bu benim ahlaki ve politik görevimdir. Bu vesileyle, cezaevinde geride bıraktığım arkadaşlarıma tümüne sevgi ve saygılarımı iletiyorum. En kısa zamanda aramızda olmalarını diliyorum.
HABER MERKEZİ