Roboskî Katliamı üzerinden üç yıl geçti. Üç yıldır Roboskîli aileler; 34 canın hesabını soruyor. 34 canı kimlerin katlettiğinin açıklanmasını, yargılanmasını istiyor. Ancak Roboskî Katliamı davasında şimdiye kadar bir arpa boyu yol alınamadı.

Türkiye tarihi birçok Roboskî örneği ile dolu. Kuruluşundan şimdiye kadar Kürtler, Ermeniler, Aleviler, Süryaniler, devrimciler bu katliam geleneğinden nasibini aldı. Ve şimdiye kadar hemen hemen birçok katliamın failleri ortaya çıkarılmadı. Bu katliamların kimileri hiç gündeme gelmemiş devletin bekaası için yapılan politikalar olarak tarihe geçti ve sorgulanmadı. Kimileri ise ya zaman aşımı ile sonuçlandı ya da devlet aklandı. Kimi zaman bireylerin mahkumiyeti ile sonuçlanan davalar olsa da asla esasa inilmedi. 

Roboskî Katliamı bir devlet aklı ürünüdür. Düğmeye kim basarsa bassın, tetiği kim çekerse çeksin devlet aklının ürünü olarak ortaya çıkmış sonuçlardır. Binlerce 'faili meçhul'un failleri herkesçe bilinmesine, binlerce sayfalık itiraflara rağmen halen ciddi hiç bir sorgulama ve yargılama yapılmadı. İnkarın, baskının, katliamın kol gezdiği dönemlerde yapılanlar ile Kürt sorununun çözümü için yapılan görüşmeler sırasında da bu gelenek sürdürüldü. Paris'te, Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez'in katledildiği dönem görüşmeler başlamıştı. Ama inkarcı devlet aklı, varlığını Paris Katliamı ile gösterdi.

Kürt sorununun demokratik çözümüne ilişkin son dönemde hızlanan görüşmeler tam da Roboskî ve Paris Katliamların yıldönüme denk gelmektedir. Burada can alıcı soru; ‘devlet, inkarcı ve katliamcı geleneğini değiştirebilecek mi?’ sorusudur. 

Bu inkar ve katliamcı zihniyet; Dêrsim, Zîlan, binlerce 'faali meçhul', Roboskî, Paris, Gezi, 6-7 Ekim'de Kobanê eylemlerinde katledilenler, Ermeniler, Süryaniler, Aleviler ve daha sayamadığım yüzlerce olayla yüzleşebilecek mi?

Bu yüzleşmede tabii ki bireylerin de rolleri ele alınabilir. Ancak esasta katliamcı ve inkarcı devlet aklının sorgulanması ve bu temelde bir yüzleşme gereklidir. Aksi halde bu devlet aklı sürekli sorun üreten, bölen, ayrıştıran, ötekileştiren sonuçlar yaratmaktadır. Ve akıl değişmediği sürece Türkiye'de demokrasi gelişemez. Gerçek ve kalıcı barış oluşamaz. Ve her zaman devlet içerisinde şu veya bu klik devrede olabilir. 

Neredeyse artık her dönem ortaya çıkan veya çıkarılan, devlet içinde üreyen örgütler, klikler, çizgiler, grupların sonu gelmez. Bu realite çok iyi bilindiğinden hiçbir iktidar bu anlamda kendini güvende hissetmemiştir Türkiye'de. Hemen hepsinin akibeti bu devlet aklına teslim olmanın da ötesine geçememiştir. Çünkü bu akıl antidemokratiktir, inkarcıdır, asimilasyoncu ve cinsiyetçidir. Kimi zaman milliyetçi, kimi zaman dincidir. Aslında üretim merkezi hep aynıdır. Dolayısıyla gerçek bir barış için devlet aklının değişmesi, Türkiye halklarına açık olması gerekmektedir. Yeni Roboskîlerin, Parislerin, 'faili meçhullerin' olmaması için köklü bir yüzleşmeye ihtiyaç vardır. Gerçek bir barış ve adil düzen yüzleşmekle olur. Bugün Türkiye'de bütün farklıkların adalet arayışı ve adalet ihtiyacı var. Nitekim çok iyi gördük ki, en inkarcı ve devletin bekaası için her şeyi göze alanların da adalete ihtiyacı olabiliyor.

Roboskî Katliamı’ndan sonra, Roboskî'ye Adalet Platformu tarafından 2012 yılında dönemin Cumhurbaşkanına, Başbakanı, Adalet Bakanı ve İçişleri Bakanı’na faks ve mail yoluyla gönderilen mektuplar, şu dizelerle son buluyordu: 

“Belki kızacaksınız ama bir çift sözüm var;

Eğer beni öldüren bombalar adalet'i de öldürmediyse,

Adalet talep ediyorum...

Herkesin hakkı değil mi adalet?

Yoksa

O kocaman, pahalı bombalarını beni öldürmekte harcadığı için devletten özür dilemeli,

Hedefi şaşırmayıp beni öldürdüğü için Genelkurmay'a teşekkür mü etmeliyim?”

Eğer Türkiye'nin tüm farkları devlet aklının devletin bekaası için farklılıkların haklı taleplerine red ve inkar etmesi karşısında teşekkür bekleyen anlayışla karşı karşıya gelmek istemiyorsak; bu aklın değişmesi için kaç Roboskî'nin olması gerekiyor?