Rojava anti-faşistleri birleştirdi

Dizi Haberleri —

17 Temmuz 2020 Cuma - 13:40

  1. Alman devleti, radikal solun Kürt hareketi ile birleşmesinden kaygı duyuyor. Kürt hareketi ile yanyana savaşmakta olan aktivistleri cezalandırmak ve solcuları korkutmak istiyor. Devletin mesajı net: Kürt hareketinden uzak durun!
  2.  Sadece Kürt hareketi değil, Antifa grupları, ekolojik hareketi, Rote Hilfe, mülteci Kurtarma Kampanyası gibi yapılar yoğunlaştırılmış baskıya maruz kaldığını görüyoruz. Nitekim Federal İçişleri Bakanlığı, Rote Hilfe yasaklamakla tehdit etti.

İSMET KAYHAN

2. BÖLÜM

Alman tarihçi ve gazeteci Dr. Nick Brauns, Alman devletinin radikal solun Kürt hareketiyle birleşmesinden endişe duyduğunu belirtti. Bunun için Lüneburg’da, Antifa bayrağı hakkında dava açıldığını ifade etti. Brauns, “Kürt hareketi ile yanyana savaşmakta olan aktivistleri cezalandırmak ve diğer solcuları korkutmak için bu girişimlerde bulunuluyor. Mesaj şudur: Kürt hareketinden uzak durun” diye konuştu.

Antifa grupları, ekolojik hareketi ve mülteci örgütlerinin de yoğun baskıya maruz kaldığını söyleyen Brauns, Almanya’daki Kürt hareketinin ırkçılıkla mücadele konusunda özel bir sorumluluğu olduğunu bunun için Antifa ile Migrantifa’nın gelişimlerine aktif olarak katkıda bulunması gerektiğini ifade etti. Rojava Devrimi’nin anti-faşistleri birleştirdiğini belirten Brauns sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

Türk ırkçıların Viyana’ya saldırmasıyla Antifa’nın dayanışması gündeme geldi. Bu tartışmalar farklı bir yöne doğru hareket edebilir mi veya bu, Antifa’nın burada da suç sayılmasıyla imajına zarar verebilir mi?

Bana göre daha çok Avusturya’daki sağcı medya ve politikacılar, Ülkü Ocakları’nın, sol ve Kürt Kadın Hareketi’ne saldırılarını “göçmenler arası bir tartışma” olarak lanse etmeye çalıştığını ve böylece solcu Türk ve Kürtleri de kriminalize etmeyi hedeflediklerini düşünüyorum. Örneğin, Avusturya basınında bazı yazarlar “milliyetçi Türkler”in  “aşırı sol Antifa”yı dövmesindenIn Lüneburg hat der Prozess gegen einen Antifaschisten begonnen dolayı memnuniyetlerini yansıttılar.

Avusturya sağcılarının Ülkü Ocakları’na olan yakınlığını oldukça iyi gösteriyor bu durum. Şunu da hatırlatmak isterim ki, 70’li yılların sonunda Almanya’da dönemin CSU başkanı Franz Josef Strauß ve Alman gizli polisi aktif olarak Ülkü Ocakları’nın, Türkiyeli işçi göçmenlerin içinde oluşan sosyalist hareketlere karşı militan güç olarak oluşmasına destek oldular. Avusturya’da da durum muhtemelen aynıydı. Böylelikle, Ülkü Ocakları’nın sembollerinin Almanya’ya karşın Avusturya’da yasaklı olmasına rağmen arka çıkılması ve aynı zamanda Antifa ve Türk-Kürt soluna düşman profili çizmesi, pek şaşırtıcı değil.

Lüneburg’da, Antifa bayrağının KCK bayrağını anımsattığı iddiasıyla dava açıldı. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Alman devletinin bu baskı ve kriminalizasyonunun sonuçlarını nasıl görüyorsunuz? 1993’te PKK’nin durumuna benzer bir aşama olacak mı?

Kürt hareketine ve sembollerine olan sert baskılar yeni değil. Yeşil Antifa Enternasyonal bayrağını son yıllarda Öcalan ve YPG / YPJ bayraklarında olduğu gibi, PKK’nin yerini alacak bir sembol olarak sınıflandırmak ve cezalandırmak için uzun vadeli çabalar olduğunu tahmin edebiliyorum. Bu sürecin bir diğer bileşeni, devletin Almanya’daki radikal solun Kürt hareketi ile birleşmesi konusundaki kaygısıdır. Anayasanın Korunma Yürürlülüğü böyle bir durum hakkında birkaç kez uyarıda bulundu. Dolayısıyla, Kürt hareketi ile yanyana savaşmakta olan aktivistleri cezalandırmak ve diğer solcuları korkutmak için bu girişimlerde bulunuluyor. Mesaj şudur: Kürt hareketinden uzak durun.

Kürt hareketine karşı baskı ve 1980’lerin sonlarından beri uygulanmakta olan PKK yasağı, öncelikle dış politika nedenlerine sahipti. NATO ortağı Türkiye ile Almanya’nın silah kardeşliği üzerineydi. Ancak, sosyalist gruplar 1990’ların başından itibaren Kürtlere yapılan saldırının demokratik temel haklara, sol ve emekçi hareketine yapılan bir saldırı gibi değerlendirmek gerektiğini vurguladı. Er ya da geç, başlangıçta büyük ölçüde izole ve hakları elinden alınmış halklara karşı bir test olarak gerçekleştirilen bu tür saldırılar nüfusun diğer bölgelerine de yayılacaktı. 1990’ların ortasında, Ruhr bölgesinde 1 Mayıs gösterisi PKK’nin bayrakları ile oraya gidebileceği söylenerek yasaklandı. Gelecekte sadece Kürt hareketinin değil, aynı zamanda Antifa gruplarının, ekolojik hareketin, mülteci dayanışmasının ve Rote Hilfe’nin yani Alman Kızıl Yardımı’nın da yoğunlaştırılmış baskıya maruz kalmasını öngörmekteyiz. Federal İçişleri Bakanlığı, toplam 10.000 üyesi ile sol kanadı koruma ve dayanışma örgütü Kızıl Yardım’ı (Rote Hilfe) yasaklama tehditlerinde bulunmuştu. Geçtiğimiz günlerde Anayasayı Koruma Dairesi’nin raporuna göre, iklim hareketi “Ende Gelände” ve mülteci kurtarma kampanyası “Seebrücke” aşırı solcu olarak tanımlandılar. Bu durum, daha yoğun bir baskının habercisi olabilir.

Başka bir örnek verelim: Bavyera Anayasayı Koruma Dairesi en büyük anti-faşist birleşimi VVN-BdA’nin aşırı soldan etkilendiğini iddia etti diye geçen yıl vergi dairesi (Finanzamt) tarafından bu kuruluşun kâr amacı gütmeyen (Gemeinnützigkeit) statüsü elinden alındı. Bağışlarla ayakta kalan bir kurum açısından ağır bir darbe bu. Ayrıca, böylece anti-faşizmin kamu yararına olmadığı mesajı da vahimdir.

Almanya’da Kürt hareketi ve Antifa birlikte eylemler düzenliyor. Karşılıklı dayanışma içindeler. Bu ortak politik yön, siyasi bir mücadeleye dönüşebilir mi?

1990’larda anti-faşist gruplar ve Kürt hareketi arasında bireysel işbirliği vardı zaten. Bazı Antifa eylemcileri de gerillaya katılmak için Kürdistan’a gittiler. Bu işbirliği, özellikle son on yılda -özellikle Rojava devrimi sayesinde- daha yakın hale geldi. Sadece sağa karşı mücadele etmekle kalmayıp aynı zamanda bu savaşı anti-kapitalist mücadele ve sosyalizm mücadelesi olarak gören Antifa grupları, Rojava’ya büyük bir ilgi duyuyorlar. Üstelik, daha fazla anti-faşist grup faşizme karşı mücadelenin nihayetinde bir uluslararası harekete ihtiyaç olduğuna inanıyor.

Diğer göçmenler gibi Kürtler de, ırkçılıktan doğrudan etkilenmektedir. Hanau katliamından sonra Migrantifa çağrısının yapılması çok önemlidir. Böylelikle, durum daha çok göçmen bir Antifa üzerine yoğunlaşmış oldu. Mesele, ırkçılıktan doğrudan etkilenen ve faşistler tarafından en çok tehdit edilenlerin kendilerini örgütlemeleridir ve bir anti-faşist koruma alanı oluşturmalarıdır. Büyük tecrübesi ve Almanya’daki birçok takipçisi olan Kürt hareketinin bu konuda özel bir sorumluluğu vardır ve Antifa ile Migrantifa’nın gelişimlerine aktif olarak katkıda bulunmalıdır. Federal Meclis’teki AfD’den gelen küçük bir talep, sağcı insanların Antifa ile Kürt hareketi arasındaki yakın işbirliğinden ne kadar korktuklarını gösteriyor. Bu talepte AfD, federal hükümetten tüm ciddiyetiyle Antifa aktivistlerinin Suriye’de askeri eğitim almasına dair bilgileri istiyor. AFD’nin bu talebi, Türk devletinin Trump’ın Antifa açıklamalarından sonra YPG’nin Rojava’da Antifa tarafından eğitildiği söylemlerine dayanıyor. DAİŞ’e daha sonra ise Türk işgaline karşı olan savaşın Almanya’daki ve diğer Avrupa ülkelerindeki Antifalar tarafından anti-faşist bir savaş olarak görülmesi doğrudur. Bu yüzden enternasyonalist gönüllülerin YPG/YPJ saflarında bir Antifa Tabur oluşturmaları ve tanınmış anti-faşist eylem bayrağının Rojava’da sallanması tesadüf değil.

Çevreci hareketin içinde genel politik konulara ve enternasyonalist dayanışmaya ilgi duyan bir grup gelişti. Ayrıca Hambach Ormanı savunmasında ve Rojava’nın işgalinde de aktiflerdi. Toplum içinde bu konulara artan ilgi Alman güvenlik yetkililerini neden rahatsız etti?

“Fridays For Future” gibi hareketler, sadece okul grevleriyle iklim koruma talebinde bulundukça hüküm sürenler tarafından tehlike olarak görülmediler. Bunun yerine, onları sisteme entegre etmek ve onların yardımıyla kapitalizmi modernize etmek girişiminde bulunuluyor. Ancak bu hareketin bazı bölümleri şu konuda tecrübe edindiler ki, kendi ılımlı talepleri ile –eğer bunun üzerinde ciddi durulmazsa– hızlı bir şekilde kapitalist sistemin sınırlarına ulaştıklarını gördüler. Ekoloji ve iklim hareketinden gruplar, Rojava’da sadece radikal demokratik ve feminist bir toplumun değil, aynı zamanda NATO üyesi Türkiye‘nin saldırılarıyla tehdit edilen ekolojik bir toplum inşa etme girişimlerinin de olduğunu fark ettiler. Böylelikle, iklim adaleti (Klimagerechtigkeit) ve savaşa karşı mücadele arasındaki bağı gördüler. Örneğin, silah üreten firmalar aynı zamanda çevreye zarar veren teknolojileri ürten firmalardır. İklim hareketinin bazı bölümlerinin eylemleri ve “Riseup4Rojava” kampanyası sonuçta RWE gibi holdinglerin kendilerinde Hambach Ormanı (Hambacher Forst) yok etme hakkını görmelerine karşı veya ölüm ticareti yapan Rheinmetall gibi bu ölümler üzerinden milyarları kazanılmasına karşı hareket ediyor.

Her ne kadar “Riseup4Rojava” yada “Rheinmetall Entwaffnen” gibi kampanyalar silah şirketlerinin Türkiye’ye ya da başka ülkelere silah göndermesini şimdiye kadar önleyemese de, sembolik protestolar ve ablukalar halkın bu şirketlerin kirli çıkarlarını görmesini ve daha çok bilinçlenmesine yardımcı oldu. Güvenlik yetkilileri, aktivistlerin eylemlerine konu olan firmaların imajlarını, çevre kirliliklerine ve insan hayatına mal olan kazanç haklarının tehdidi olarak görüyor. Geçtiğimiz yıllarda Anayasayı Koruma Dairesi “Ekonomiyi güven altına alma Birliği” (Allianz für Sicherheit der Wirtschaft) ile Berlin’de radikal solun firmalara sözde saldırılarına karşı bir toplantı kurdu.

Antifa hareketinin içinde çeşitli yönler var. Devletin kriminalizasyonu bu yönleri ayırabilir ya da uzaklaştırabilir mi, yoksa tam tersine, karşılıklı dayanışmayı daha da güçlendirebilir mi?

AfD her zaman Antifa’dan bahsederken kayıtlı üyelere sahip tek tip, güçlü bir organizasyon olduğunu öne sürer, fakat durum tam tersi. Antifa grupları, yöntem ve hedeflerinde büyük farklılıklar gösterir. Yalnızca araştırma yapan ve aşırı sağ hakkında herhangi bir Anayasa korumacısından daha fazla bilgi sahibi olan gruplar olduğu gibi, faşistlerin araçlarına yapılan kundaklama saldırıları da dahil olmak üzere, militan eylemleri onaylayan antifalar vardır. Bazı gruplar ise yerel papazın ve belki de bir CDU belediye meclisinin katılabileceği sağa karşı ittifak kampanyaları yürüttü. Bazı Antifa üyeleri, mültecileri sınır dışı eden hükümet ve partilerle işbirliği yapmayı kesinlikle reddetmektedir. Kendilerini komünist ya da anarşist olarak gören ve Buchenwald toplama kampından sağ kalanların yemini “Naziliği köküne kadar yok etmek”- bahsedilen kökler kapitalist kökler- ve “yeni özgür ve özgürlükçü bir dünya kurma”yı hedef alan Antifa grupları vardır. Sonra, sadece Nazilere karşı mücadeleye odaklanan, ancak liberalleri ve sıradan insanları anti-faşist mücadeleye dahil etmek için sosyal soruyu tamamen gizleyen Antifa grupları var. Bu konuda filozof Max Horkheimer’in İkinci Dünya Savaşı’ndan bir gün önceki açıklamasından bir cümleyi vurgulamak istiyorum: ”Kapitalizm hakkında konuşmak istemiyorsanız, faşizm konusunda da sessiz kalmalısınız”.

Antifa’nın bir kısmı da Anti-Alman (Antideutsch) denilen gruba aittir. Bu, sanki Anti-Semitist yönelimli grup olarak yansıtılmaktadır, fakat aslında Siyonist İsrail ile koşulsuz dayanışma gösteriyor. Bu Antideutsch Antifa aktivistleri eylemlere ABD’nin İsrail’i koruyan bir devlet olduğunu öne sürerek, ABD bayraklarıyla gidiyor. Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını inkâr eden bu kendini Antifa ilan etmiş grup, Müslümanlar arasında Semitizm karşıtlığı söz konusu olduğunda, gerçek veya herhangi bir iddia olsun, kendilerini aniden AfD gibi aşırı sağ ile yan yana buluyorlar. Bana göre, İsrail hükümetindeki faşistliğine sessiz kalınmasının sol politika ve gerçek anti-faşizmle ilgisi yok. Anftifa’nın kriminalize edilmesinin ılımlı antifaşist hareketlerin programlarını militanlardan yada sosyal-devrimci Antifa gruplarından ayırma tehlikesi gerçekten de büyük, fakat çoğu zaman bunlar Moda-Antifa’lılardır, SPD başkanı Saskia Esken gibi örneğin. Saskia Esken, Antifa terimi ile sadece cilveleşiyor ve kendi pratiği de on yıllardır çok farklı bir yöne yürümektedir. Ancak, normalde Kürt hareketi ile beraber bir bira bile içmeyecek olan Antifa gruplarını Rojava ile dayanışma eylemleriyle bir araya getirebildi. Rojava için yapılan bazı eylemerde Antideutsch grubu ile antiemperyalist grupları bir arada gördüm. Ortak düşman DAİŞ ve Erdoğan’ın yanı sıra Rojava özyönetiminin anti-milliyetçi yönü çok farklı spektrumlardan solcular ve anti-faşistler için bağlantı noktaları sunuyor.

Birçok ülkede, ABD’deki ırkçı cinayete karşı eylemler düzenlendi. Bu eylemler sırasında, sömürgeci liderlerin heykelleri yok edildi. Bu eylemler, yeni bir hareketin ortaya çıkması anlamına mı geliyor?

Öyle görünüyor. Bu hareket sayesinde katil sömürgecilerin veya Nazi işbirlikçilerinin heykelleri veya sokak isimleri kaldırılıp müzelere konulursa çok sevindirici olurdu. Ancak, şahsen bugün standartlarımızı karşılamadıkları için, tarihteki kişiliklerin tüm anıtlarını devirmekten yana değilim. Boşuna bu statülere anıt denilmiyor. Anıt terimi, düşünmeye davet eden bir terimdir çünkü.

Bugün, ırkçı ya da Yahudi karşıtı açıklamaları ya da anti-demokratik görüşler için eleştirilen birçok tarihsel figür, yine de tarihin ilerlemesini temsil ediyor. Örneğin Martin Luther yoğun bir Antisemitist ve asi çiftçilerin katledilmesinin propagandasını yapan biriydi. Ancak Luther’in 500 yıl önce başlattığı reform, dünya tarihi için bir ilerleme adımıydı. Benzer şekilde, 1871’de Alman Bismarck tarafından işletilen emperyal birleşme, feodal federal devletlere (Kleinstaaterei) karşı bir ilerlemeydi. Yalnız, bu anlaşma ateş ve kılıçla yukarıdan uygulandığı için, Alman İmparatorluğu için uğursuz bir yöne doğru ilerledi bu.

Bence, önemli olan bu tür heykelleri tarih hakkında eleştirel olarak yorumlamak ve böylece, şimdiki zaman eleştirisine dönmektir. Çünkü isimleri veya figürleri kaldırmak ırkçı ve baskıcı yapıyı ortadan kaldırmaz. Sömürücü ve ırkçı sistem bir heykel müzeye konulsa ya da göle atılsa bile, devam ediyor. Geçen yıl Küba’dayken, Barakoa’da, Columbus’un ilk indiği yerde bir sömürgecinin heykelini gördüm. Kimse bu heykele hücum etmez, fakat hiç kimse Kübalıları sömürgeciliği yüceltmekle suçlamaz. Bu arada, Columbus’tan birkaç yüz metre ileride beyaz sömürgecilere karşı ilk defa savaşan Taino şefi Hatuey’i anan bir başka heykel de gördüm. Sömürgeci soygun Columbus’u unutmaya itmekten değil, özgürlük savaşçısı Hatuey ile karşı karşıya getirmekten büyüyor Küba’nın canlı antikolonial direnişi. Sosyalist DDR (Doğu Almanya Cumhuriyeti) tarafından da uygulanan tarihi ile böylesi diyalektik bir anlayışı –ki bu sosyalist DRR, yani Alman Demokratik Cumhuriyeti tarafından da uygulanıyordu- Almanya için de öğrenmemiz gerekiyor.

1. bölümü okumak için tıklayınız

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.