
Hayatın her alanında ben varım dercesine elinde bayraklarıyla en önde yürüdüğünü gördüm Rojava kadınlarını, genç kızlarını. Amudê sokaklarında en önde yürüyen bir kadına yaklaşıp devriminizi gerçekleştirdiniz bundan sonra nasıl bir çalışma yürüteceksiniz diye sorduğumda, şu cevabı verdi: “Kadınlar bu devrimin, bu devrim de kadınların gerçeğidir. Devrimi gerçekleştirdik, diyoruz ancak hala yapmamız gereken o kadar çok şey var. Sadece devrimi yaptık. İçeriğini ise tam özgürlük ölçülerine göre daha dolduramadık. Elimize geçen tarihi bir fırsattır. Bunu değerlendiremezsek tarih de halk da bizi af etmez.”
Toplumsal gerilikler
Rojava devriminin oturması için kadınların yaşadığı sorunlar konusunda birçok adım atılması gerekir. Bu konuda hala Rojava kentlerinin birçoğunda ciddi gerilikler var. Dış görünüş itibarıyla bakıldığında aslında genç kadınlar çok özgür ve hiçbir sorunları yokmuş gibi görünürler. Zira giyim kuşam bakımından da Avrupa’yı aratmayacak denli modernizim etkilerini görmek mümkün. Ancak hala Rojava kent ve köylerinde 20 yaşını geçip evlenemeyen bir kız evde kalmış gibi bakılır. Yine evlendirilecek bir kızın rızasının olup olmadığına bakılmaz. Yine boşanma hala İslam kurallarına göre erkeğin tellak-ı selase ile eş boşama geçerlidir. Kızlar başlık paralarına karşılık evlendirilirler. Buradaki başlık paralarının az olması ve yaşı yirmiyi geçenler için Kuzey Kürdistan’dan gelip komisyon alan simsarlar aracılığıyla kendilerine bir eş bulup gidenler de çok.
Bu geriliklerin aşılması, giderilmesi için -ki devrimin tamamlanması için bu gereklidir- Aralık 2012’de, Rojava Daimi Meclisi toplanarak bir dizi yasa çıkardı. Bu yasaların başında ise kadın özgürlüğü için çıkarılan yasalardı. YEKİTİYA Star ve Kadın Meclisleri bu yasaları hayata geçirmek için durmadan çalışıyorlar. Bu geriliklerin aşılmasıyla Rojava devrimindeki kadın gerçek rengine ulaşacak. Özgürlüğe yakın, özgürlük konusunda ciddi bir adım atılmış şimdi onu tamamlamak için uğraşıyor Rojava’daki Kürt, Asuri, Ermeni, Süryani, Arap, Çerkez, Çeçen kadınları. O yüzden en başta da mücadelelerini ortaklaştırmak için çalışıyorlar.
Kürtlerin yaralı yüreği Serêkaniyê….
Cezire alanında kaldığı sürede birkaç kere gidip gezdiğim, gördüğüm bir yerdi Serêkaniyê. Çünkü Rojava devriminin gerçekleşmesinin ardından en fazla saldırılara maruz kalan yerdi. Üç ay gibi bir süre içinde üzerinden üç savaş geçti. Silahlı çete grupları Türkiye, ABD ve bazı işbirlikçi güçlerden destek ve saldırı emrini alarak üç ay içinde üç kez bu kent saldırdılar. Çeteler kentte taş taş üstünde bırakmamak amacıyla saldırıyorlardı. Burası tarihi bir kent ve amaçlarından biri bu tarihi yok etmekti. Ama halkı onu hep savundu. Kenti savunan YPG’nin yanında silahlanarak kentlerini, topraklarını, tarihlerini, kültürlerini savundular hep.
En son ve 15 gün kadar süren savaşta kent çetelerin kaldığı Mahattê, Hasekê, Xıraba gibi yerler büyük bir yıkımı yaşamıştı. Adeta virane, hayalet kent görünümünü almıştı. Ama o virane ve yıkıntılar arasında halk yaşamanı, nereden, nasıl geleceği ölüme rağmen devam etti.
Serêkaniyê’ye en son gittiğim gün YPG ile Silahlı Gruplar arasında anlaşmanın yapıldığı gündü. Kentin sokaklarından geçip anlaşmanın yapıldığı yere doğru giderken caddede hayatını kazanmak için küçücük bir tezgahta sigara satan biriyle karşılaştım. “Eve ekmek götürmek için şimdi sigara satıyorum. Ne de olsa savaş şimdilik durdu. Savaş başlarsa sigaraları eve bırakıp kentimizi, yurdumuzu savunmak için yeniden silahıma sarılacağım” dedi. İşte bu yürek, bu kararlılık ve bu inanç Serêkaniyê’yi savunmuştu.
Serêkaniyê’de tıpkı diğer Rojava kentleri gibi birçok halkın iç içe yaşadığı adeta bir mozaiği andırıyor. Ancak Serêkaniyê’nin farklı yanları da vardı. Çünkü Serêkaniyê’de sadece Araplar, Ermeniler, Asuriler, Süryaniler yoktu. Bu halklarla birlikte Çeçenler, Çerkezler, Türkmenler de vardı. Serêkaniyê’de bu halkları birbiriyle çatıştırmak içinde saldırı düzenlenmişti. Ancak Serêkaniyê’de yaşayan hiçbir halkın bu oyuna gelmediği, kentlerini, topraklarını, yurtlarını savunanların yanında yer alarak birliklerini özellikle koruduklarını altını çizdiler.
Gün boyu Serêkaniyê’de dolaşıp savaş yıkıntılarını gördüm. Gece havanın kararmasıyla Serêkaniyê’den ayrılıp Kobanî’ye gitmek için yola çıktık.
Uzaktaki tarihi Tilhalaf ışıkları…
Serêkaniyê’den çıktıktan sonra daha yirmi dakika yol almadan arabamızın şoförü dağın eteklerindeki sönük ışıkları göstererek “işte tarihte önemli bir yere sahip Tilhalaf işte burası” dedi. Aslında Tilhalaf’ı görmek istiyordum, ancak silahlı grupların denetimindeydi. Ve Serêkaniyê’ye saldıran gruplar oraya çekilmişlerdi. O yüzden ne yapacakları belli olamazdı.
Yaklaşık bir saat kadar yol aldıktan sonra yol üstünde ateşin yandığı bir yerden durmamız için el fenerlerinin yakılıp söndürüldüğünü gördük. Şoförümüz HSO’ya bağlı güçlerin kontrol noktası olduğunu söyledi. Kontrol noktasında durduk. İki silahlı, milis giysisi sakallı kişi arabalarımıza yaklaştı. İki araba olduğumuz için öndeki arabanın önünde durdular. Arabadan inen ve bizi geçirmek için eşlik eden HSO üyelerinden biri inip onlara bir şeyler söyledi. Bizim arabayı da işaret ederek birlik olduğumuzu söyledi muhtemelen. Silahlı kişiler saygın bir şekilde bizi selamlayarak buyurun yolunuz açık gibisinden el işaretiyle yolumuzu açtılar. Yol boyunca çok sayıda ışıksız, sanki elektriksizlikle birlikte hayatın da söndüğü köyler çok sayıda köy, belde içinden geçtik. Çok geçmeden bir kente ulaştık. Kent girişinde de yol kontrolünü yapanlar HSO güçlerine bağlı silahlı milislerdi. Şoförümüz kentin Tilabyad kenti olduğu ve onların denetiminde olduğunu söyledi. Kent merkezinde çok sayıda HSO elemanı duruyordu. Benzin ile meyvenin iç içe satıldığı bir dükkanın önündeki dört yolda durmuşlardı. Hepsi siyah giysili, uzun cüppeli ve sakallıydılar. Onlar bizi durdurmadan biz durduk ve yine öndeki araba olan üyeleri çıkıp bir şeyler konuştular önce. Ardından bize dükkandan meyve alıp getirdiler. Ancak hala yola çıkmadık. Sonra amacanalarla öndeki arabaya benzin doldurmaya başladıklarını gördük. Sonra yolumuza devam ettik. Yaklaşık dört saatlik yolculuğun sonunda bir gece yarısı Kobanî’ye ulaştık. Yani Rojava devriminin ilk gerçekleştiği yer. Yani Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan 34 yıl önce Ortadoğu sahasına çekilirken ilk adım attığı yerdi Kobanî.
Baas rejiminin kirli politikaları
Kürt, Arap, Asuri, Süryani, Ermeni, Türkmenlerin yaşadıkları iç içe geçmiş, geçirilmiş köyler, kasabalar, nahiyeler, şehirler arasından geçerek Kobanî’ye ulaşmıştım. Cezire alanından yani Derik, Gırkê Legê, Tirbespiyi, Çılağa, Qamişlo, Amudê, Derbisiyê, Serêkaniyê, Tilhalaf, Tilabyad gibi yerleri gezerek gelmişti. Bütün bu yerleri gezip, orada yaşayan halkları dinleyip gelirken Baas rejiminin kirli politikalarının ne kadar derin ve kirli olduklarını gördüm.
Bu kirli politikalarının başında iktidara geldiği dönemde kendisine sorun olabilecek, sorun yaratabilecek halkları-ki en başında Sünni Arap aşiretleri geliyor- ve etkili olmak istediği alanlardan çeşitli gerekçelerle bu alanlara kaydırarak yerleştirdiğidir. Bu politikalarını Kürdistan’da 67 yılında başlattığı ‘Arap kemeri’ politikalarıyla sürdürmüş. Bu politikayla Idlıp’tan, Hama, Humus’tan, Drezor’dan suni Arap aşiretlerine Kürdistan’da halkın en güzel ve verimli topraklarını ellerinden alarak bu aşiretlere vererek Kürdistan’a yerleştirmeye başlamış. Bu politikaları günümüze dek çeşitli kılıflar, isimler altında sürdürmüş. Bu politika ile Türkmen, Çerkez azınlıklarını asimilasyona uğratmayı amaçlamış. Cezire alanına Ðemir, Begara, Şamır, Şarabi, Bumişi gibi büyük aşiretler başta olmak üzere sayısı yüzü bulan küçük aşiretler yerleştirmiş rejim tarafından. Yıllarca bu halklar iç içe yaşamış, tarihi, kültürel ortaklaşma oluşmuş ancak bazı yerlerde toprakları ellerinden alınıp bu aşiretlerden bazılarına verildiği düşüncesi hala yaygın.
Serêkaniyê’de başlatıp tüm bölgeye yaydırılmak istenen savaşın temel amaçlarında biri de halkları karşı karşıya getirmek. Baas rejiminin kendini koruma, sağlamlaştırma amacıyla yöreye gönderdiği Sünni aşiretlerle Kürtler başta olmak üzere diğer azınlıklar arasında oluşan hassasiyeti ortadan kaldırmak. Ancak rejimin halklar arası yaratmak istediği düşmanlık, demokratik bir Suriye kurmakla mümkün olduğunun altı çiziliyor.
Kobanî daha sakin
Diğer Rojava kentlerine olduğu gibi bu Kobanî’ye de yağmurla girdim. Uygulanan ambargodan ötürü yakacak sıkıntısından ötürü bu yağmurların sorunları arttıracağını düşündüm. Oysa ekinler sonbahar ekilmiş ve suya ihtiyaçları vardı. Rojava’da ekinleri sulama da mazotla bağlantılıydı. Bu yıl mazot sıkıntısının yaşanmasından ötürü fiyatlarının da artması sulama konusunda ciddi problemler beraberinde getirmiş. Aslında Rojava halkının bunca sıkıntı arasında yüzünü güldüren olaylardan biri de yağan yağmurlar oldu.
Yağmur, Rojava’da adeta bana eşlik ediyordu. Kobanî’ye de yağmurla girdim. Kobanî diğer Rojava kentlerine göre biraz daha sakin, olup bitenleri anlamaya çalışarak devrimlerini inşa ediyorlar. Zira devrimin temelleri burada atılmıştı ve temelleri atıldıktan 32 yıl sonra Rojava devrimi buradan başlayıp yayılmıştı. Burada da diğer kentler gibi Baas rejiminden kalma alt hizmet ve diğer sorunların giderilmesi konusunda bir sabırsızlık vardı. Sokakta, caddede, köyde, kentte görüştüğüm insanların bir kısmı devrimi gerçekleştirdik, ama hala birçok sorunumuz çözülmedi gibi bir yaklaşım gördüm. Aslında bu durum savaş gerçekliğinde biraz uzaklığı gösteriyordu. Evet Rojava halkı diğer üç parçadaki bütün devrimci çıkış ve Kürtlük mücadelesine karşılıksız destek vermişti. Ancak kendi içinde çok ciddi bir savaşı yaşamamıştı. O yüzden şu an Suriye’de yaşanan savaşın acımasızlığı ve onun beraberinde getirdiği sorunları anlamakta güçlük çekiyordu. Ancak bu kaygı Kobanî’de diğer kentlerden daha az yaşanıyordu.
Kobanî’nin hikayesi…
Her şehrin, her kentin, her köyün bir hikayesi var. Hatta birkaç hikayesi olan kentler vardı. İşte bu kentlerden biri de Kobanî’yi. Kobanî hikayesi bol ve halk arasında bilinen birkaç hikayesi olan bir kentti.
Halk arasında en çok anlatılan hikayelerden biri kenttin iki çeşmesi olduğu ve bu çeşmelerden birine Kürt, birine Arap çeşmesi dendiğidir. Yani birine Kaniya Kürda, birine de Kaniye Ereba denmiş. Zamanla Kürt çeşmesinin adı Baas rejimi tarafından kaldırılmış ve kentin ismi sadece Arap çeşmesi anlamına gelen Ayn Ül Arap ismi verilmiş. Ancak halk tarafından hep her iki çeşmeyi de içinde barındıran Kobanî olarak kullanılmış. Devrimden sonra da hala kent girişindeki Ayn Ül Arap tabelası durmakla birlikte ön tarafına büyük harflerle yazılmış Kobanî tabelası eklenmiş.
Kentin bir diğer ve çok anlatılan hikayesi ise bir kız kardeşle bir erkek kardeşin hikayesidir. Halen kentin giriş ve çıkışındaki iki tepe bu iki kardeşin ismi ile biliniyor. Girişteki tepenin adı Beştenur ki bu tepe erkek kardeşin tepesidir. Çıkışındaki tepe ise Ayşenur ismiyle kız kardeşin tepesidir. Her iki tepe karşılıklı durmuş kenti aralarına almış gibi duruyorlar. Hikayeleri ise çok uzun yıllar önce yaşanmış -yani tarihin derinliklerinde yaşanmış bir olaydır- çıkan bir karmaşada kardeşler birbirini kaybetmiş. Anne ve babalarını da yitirmişler. Birbirini bulmak için her biri şu an tepelerin olduğu yere gitmiş ve oradan birbirlerine seslenmişler. Ancak birbirlerini bir türlü bulamamışlar. İki kardeşin hikayesi bu şekilde Kobanî’de anlatılıyor.
Sırtını Suruç’a dayamış
Kobanî sırtını adeta Suruç’a dayamış gibi duruyor. Sınır sadece tren rayları ve çekilen tel örgülerden ibarettir. Evler sırt sırta vermiş durumda. Tel örgüler ve demir yolu rayları olmasa ve her iki taraftaki nöbetçiler olmasa sınırı olduğuna bin şahit gerekir. Bir de 1970’li yılların sonlarına kadar açık olan, sonra resmi bir şekilde kapatılan kapı olmasa… Kobanîliler o sınırı hiçbir zaman tanımadılar ve böyle bir sınırın olduğunu da hiçbir zaman kabul etmediler. Hala onlar için o sınır sadece tel örgülerden ibarettir. Yıllar sonra bütün bu uygulamaları kendi dayatmaları, sınırı tanımama girişimleriyle boşa çıkarmışlar. Şimdi her bayram geldiğinde sınırı vurup öte yakaya geçip akrabalarıyla bayramlaştıktan sonra geliyorlar. Akrabaları sınırı vurup geçerek Kobanî’ye gelip gidiyorlar. Bu da Kobanî’lilerin ne kadar sınırı tanıdıklarını gösteriyor.
Karşı karşıya nöbetçiler
Rojava genelinde insanın dikkatini çeken en önemli noktalardan biri de sınır boyunca uzayıp giden kent, köy, kasabalarda asılan bayraklar ve sınır güvenliğini tutanlar nöbetçilerdir. Ki bu bazı noktalarda Kuzeyde asılan Türk bayrakları ile karşı karşıya gelmiş durumda. Yine nöbetçiler karşılıklı durmuş birbirini selamlar gibi duruyor. Derbisiyê’de, Kobanî’de bunu çok çıplak bir şekilde görmek mümkün. Bir zamanlar iki sömürgeci ülkenin nöbetçileri her iki tarafta sınır güvenliğini tutarken şimdi Rojava’da Kürtler artık kendi güvenliklerini tutuyor ve bir gün mutlaka kuzeyde de kendi sınır güvenliğimizi kendimiz tutarız diyorlar.
Kentlerin girişinde mahalle, cadde ve sokaklarda bayraklardan geçilmiyor. Neredeyse her eve çekilmiş bir bayrak görmek mümkün. Hele gösteri, miting ve yürüyüşler oldu mu işte o an bayraklardan gökyüzü görünmez oluyor. Herkes evinden bayrağını alıp miting, yürüyüş, gösteri alanına gitmek için yola çıkıyor. Kobanî’de sokaktan gezerken bana rehberlik yapan Mehmet adındaki gence neden bu kadar bayrak diye sorduğumda gülerek şunları söyledi, “Eskiden bırakalım bir bayrağı bu renklerimizi bile saklayacak yer arıyorduk. İçimizde büyük bir yara olmuştu bu durum. Ve büyük bir hasret çekiyorduk. O yüzden şimdi hem hasretimizi gidermek, hem yıllarca gördüğümüz o zulmden adeta intikam almak için her evde en az bir bayrak var” dedi. Mehmet, devrimin sadece bir özlem giderme olayı olmadığını, adım adım yaşamın örülmesi, kurumsallaşma, geleceği yaratma olayı olduğunun farkında. Ve ekliyor “eğer özlem gider olayından çıkarmazsak bir süre insanlar için artık anlamsız gelmeye başlar. Bu da devrimin çürümeye başlaması demektir” diyerek önemli bir noktaya dikkat çekiyor.
Gökyüzündeki güvercinler
Kobanî’de zaman zaman halk sınırlara dikkat edip geçmemeyi düşünse de bunu hiç takmayanlar da vardı. Kobanî’de kaldığım üç gün boyunca en fazla dikkatimi çeken şeylerden biri de sabahtan akşam uçan güvercinler oldu. Kobanî güvercinleri için sınır diye bir şey yoktu. Kentten havalın Murşitpınar ve oradan da uçarak Suruç’a kadar uzanıyorlardı. Gökyüzünü boydan boya kaplıyorlardı adeta. Onlar için sınır yok, çünkü gökyüzü onlarındı. Her yüzünü işgalciler, parselleyip tel örgüler çekse de gökyüzünde öyle bir şey yoktu ve olsaydı da onlar tanımazdı.
İlk günden itibaren dikkatimi çeken güvercinleri izlemek için kaldığım damına çıktım. Dama çıkınca sınırı ve gökyüzünde durmadan dönen güvercinleri daha iyi gördüm. Gözlerimin takılı kaldığı bir takım kentin kuzeye doğru uçarken onları izlemeye devam ettim. İşte o anda gözlerim bir tepeye takıldı. Tepe gözle görülebilecek kadar yakındı. Üzerindekiler çıplak gözle rahatlıkla görünüyordu. Yanılmıyordum. Üzerindekiler askeri araçlardı ve bir tane de Türk bayrağı asılıydı. Arabaların ne olduğun anlamak için iyice baktığımda birinin tank diğeri de panzer olduğunu gördüm. Ve tepenin üzerinde ‘Vatan Namustur’ diye bir de yazı vardı. Ama güvercinler o sınırı, ne o tepede yazılan yazıyı, ne de üzerine dikilmiş olan bayrağı dinliyorlardı. Kobanî insanları zaman zaman o sınırları tanısı da güvercinler hiç tanımıyordu. DEVAM EDECEK
SEYİT EVRAN