
Nisêbîn (Nusaybin) Belediye Başkanı Gökkan, yapılan yardımları ve bölgedeki durumu gazetemize anlattı.
Nusaybin ile Qamişlo arasındaki bağı bize anlatır mısınız? Birliğini, ayrılığını...
Qamişlo ve Nusaybin denildiğinde aslında uzun yıllardır ortak yaşamış bir kültürün parçalarıdır. Suni sınırlara 60 yıl önce mayınlar döşenmiş. Ondan önceye kadar iç içe yaşayan, sade bir birlikteliği olan, sosyal yaşamı olan, aynı zamanda çok dilli ve çok kültürlü toplum olarak geçmiş bir tarihi vardır. Mesela Süryaniler, Araplar, Kürtler, Êzîdîler, her iki yerleşim alanında da varlar. O yüzden bizde ‘Nusaybin’, ‘Qamişlo’ denilmez, daha çok ‘Serxêt’, ‘Binxêt’ denilir. Böyle tarif edilir. Halk o ayrılığı içselleştirmedi, ayrılığı kabul etmedi. Araya konulan mayın tarlası da insanların vücütları ile temizlenmiş. Mayın patlamalarından dolayı birçok kişi sakat kaldı. Yine küçük de olsa sınır ticareti yapıyorlar. Ancak Suriye’de çatışmalar daha patlak vermeden ilk olarak Nusaybin kapısı kapatıldı. Bu Nusaybinlilerin aslında politik birlikteliklerinin de bir göstergesi. Çünkü Qamişlo ile Nusaybin yaşadıkları ortak acılar itibariyle Qamişlo’da bir silah sesi duyulsa, Nusaybin çok ciddi kaygılanır. Herkesin orada bir akrabası vardır. Nusaybin’in hepsi Qamişlo’dakilerle akrabadır. Sadece beş yıl içersinde 460 evlilik yapmış ‘Serxêt’ ile ‘Binxêt’ tarafları. O yüzden 2004 yılında gerçekleşen Qamişlo katliamında insanlar sınıra yürümüşler. Çünkü her iki taraf olarak çok ciddi kaygılanmışlar. 90’lardan itibaren Nusaybin’de yaşanan savaş dolayısı ile aynı kaygıyı Qamişlo’da yaşamış. Sınırlara rağmen bu ilişki sürmüş.
Qamişlo’nun nüfusu dört kat çoğalmış
Suriye’deki çatışmalardan dolayı Qamişlo çok ciddi bir göç almış. Rojava en güvenlik bölge olarak biliniyor çünkü şu an çatışmaların olmadığı yer. Halep, Şam, Raqqa taraflarındaki çatışmalaradan dolayı insanlar Rojava’da Qamişlo, Darbesi, Amude, Afrin, Qobani bölgesine, akrabaların yanına göç ediyor. Mesela Qamişlo’nun çatışmadan önceki nüfusu 350 bindi. Biz kardeş belediye girişimleri başlattık ancak çatışmalardan dolayı bu girişimi durdurma zorunda kaldık. Şu anki nufus ise 1 milyona yaklaşmış. Halep, Şam, Raqqa’da çalışan yaklaşık 200 bin Kürt işçiler şu anda geri dönüş yapmışlar. Ve bunlar döndüğünde hem işsiz hem de yaptıkları üretimde 1 milyona yetmiyor. Nüfus dört kat çoğalmış.
Nusaybin ile Qamişlo günlük telefonla çok rahat iletişim kurulabiliniyor. Ve orada yaşanan sıkıntıları biliyoruz. Çocukların, kadınların ihtiyaçlarının karşılanamadığının farkındayız. Bu da toplum içerisinden çok ciddi bir huzursuzluğa neden oldu. Nusaybin kültür olarak da, aslında Kürdistan’ın bir genel kültürünü yaşıyor, insani dayanışması da çok canlı. Henüz kapitalizmin egemen olmadığı, ailede dayanışmanın çok güçlü olduğu bir toplumdur. Halk “Qamişlo açtır, bizler nasıl yapacağız” diyor. Halk içinde de böylesi bir kaynama başladı, “niye Qamişlo’ya yardım gönderemiyoruz, aramız ikiyüz metre, bu sınırdan geçebiliriz” diyorlar. Nusaybin’in gündemi bu olmuş. Gecesinde gündüzünde eğer Qamişlo’nun aç olduğunu düşünüyor ise, bu ciddi bir reflekstir. Ve artık zorluyor da.
Halkın bu refleksine karşı belediye olarak ilk adımlarınız ne oldu?
Biz o zaman Belediye hoparlörinde anons yaptırdık. Artık seyirci kalamazdık. Türkçe, Kürtçe, Arapça dillerinde “Qamişlo’ya yardım gönderiyoruz” çağrısı yaptık. Ve inanılmaz bir yardım geldi. Halk kendi evindeki pirinç, mercimek, ve bulgurdan birer kilo getirip, Qamişlo’ya göndermek istedi. Halkın birer kilo olarak getirdiği kuru gıda birden 40-50 ton oldu. Bu bize halkın yardım konusunda ne kadar ısrarcı olduğunu bir kez daha gösterdi.
Ancak yeni bir sorunla karşı karşıya kaldık. Bu yardımın Qamişlo’ya ulaşamaması halinde Nusaybin’de ciddi bir isyan başlayacaktı. Sınır kapısı kapalı. Kendisi götürse bir akrabasına ulaştıracak. Burada da halk devreye girdi ve sınır kapısının açılması için yetkilileri zorladı. Yardımları gönderdik.
Halk yardımların yerine ulaşıp ulaşmadığı konusuna kaygılı, karşısındakinin güvenirliğini sorgular durumda. “Gerçekten emin misiniz, onlara verdiniz değil mi? Başka bir almadı” diyerek yardım yerine ulaşıp ulaşmadığını sordular. Halkın bu güvensizliğini normal karşılamak gerekiyor. Zira o kadar güven sorunu olmuş ki devletle. Merkez hükümet birşey evet demiş ardından katliamlar yapmış, işte köyleri boşaltmış. Yani bir sürü güvensizlik yaratacak durum var. Sonra bize “Devlet gerçekten yardımı götürüp onlara teslim ettiğinden emin misiniz?” dediler. Bana göre eğer o gün yardımlar Qamişlo’ya gitmeseydi belki binlerce insan kendisini mayın tarlasına vuracaktı. Biz iki gün önceden yardımların geçeceğini anons ettik. Yaşlısı, genci, kadını erkeği, çocuğu yardımların sınırda geçeceği gün sınır kapısında bekledi. Yine Qamişlo tarafından da binlerce kişi sınır kapısına gelmişti. Herkes şunu diyordu: “Kabül etmişler sizler kamyonu yükleyin götürün eğer sınır kapısından geçirmezlerse biz de burdan göçeriz.”
Kürdistan’ın dört parçasında aynı duygular var
Aslında bu iki taraftaki politik dayanışmayı gösteriyor. Kürdistanlı olmanın gereğiydi. Her iki devlette de aynı acıyı yaşamışlar. Kürdistan’ın dört parçasında aynı duygular var. Köyler boşaltırılken de aynı duyguyu yaşadılar. Mesela 90’lı yıllarda köy boşaltmalardan dolayı bir evde 20-30 kişi yaşıyordu. Şimdi Nusaybin’de 2 bin kadın ve çocuk akrabalarının yanına yerleşmiş durumda. Ayrı ev tutmamışlar, kendi akrabalarının yanına sığınmışlar. Yine 20-30 kişilik evlerde kalıyorlar. Kürtler evlerini, gıdalarını, yatağını paylaşıyor. Yani durum akrabalıktan da öte. Biz ve herkes artık Qamişlo’ya seferber olmuştu. Ama yanına yerleştikleri akrabaları da yoksuldu. Bu kez mahalleliler seferber oldu. Qamişlo’ya yapılan yardımlar bu kez Nusaybin içerisinde organize edildi.
Herkes, evdeki bulgurunu, pirinçinden birer kiloyu bu ailelere vermeye başladı. Yardım akışı böyle devam etti. Sonra işin için belediyeler girdi. Ancak halk bize “mahalleye biz bakarız” dedi. Bu aslında tarihde çok az görülen bir dayanışma örneğidir. Bu öyle kısacık anlatılacak bir durum değil. Şimdi Qamişlo’ya her yardım gönderildiğinde Nusaybinlilerde ‘engellenme’ kaygısı oluyor. ‘Acaba’ sorularını akıllarından çıkarmazlar ve ‘geçmezse’ ihtimaline karşı bedeni ile girişimde bulunacak şekilde hazırlıklıdırlar. Bir de yardımlar giderken çok ilginç bir durum ortaya çıkıyor. Bir taraftan bir tarafa geçerken gümrüktür, güvenliktir, yerel yetkililer, kaymakamlar olur. Ancak biz yardımı götürürken iki kadın sorumlu oluyor. Bu taraftan Nusaybin Belediye Başkanı olarak ben diğer taraftan da bir kadın arkadaş. Bütün resmi işlemler iki kadın tarafından gerçekleştiriliyor.
Savaşların en mağdur kesimi kadın ve çocuklardır. Buradaki durum nedir?
Doğrudur, savaşlarda en çok kadınlar ve çocuklar mağdur olur. Tecavüze uğrarlar, mülteci konumuna düşerler. Ortadoğu’da da böyledir, Qamişlo’da da böyledir. Muhalifler gücü ele geçirince önce iktidarın her şeyini talan etti. Ve şu an en büyük güç Kürtlerdedir. Ama bir tane Arap’ın, Süryani’nin, Êzîdî’nin marketinden izinsiz tek bir sakız bile alınmasına tenezzül etmemişler. Hatta onları korumuşlar. Biliyorsunuz savaş koşullarında güçlü olan güçsüz olanın malların yağmalar. Hani bu bir savaş hukuku gibi çok da yadırganmaz. İşte Mısır’da, Libya’da olduğu gibi. Örneğin Yugoslavya’da 400 kadın tecavüze uğradı. Fakat burada bırakın kadınların tacize uğramasını, kadınlar kendi yönetimlerini, meclislerini oluşturmuş durumda. Ve sistemi sorguluyorlar. Mesela yardımı alanların çoğu kadındır. Yardımları götürüp düzenli olarak dağıtıyorlar. Bu bir günde, iki günde kazanılmış bir başarı değildir.
30 yıldır Kürt Özgürlük Hareketi’nin Önderliği ile kendini yoğurmuş, bu hukuku kendi içinde yaşamsallaştırmışlar. Size bir örnek vereyim. Arap’ın biri geldi, eşi rahatsızlanmış. Eşinin akrabaları Nusaybin’de yaşıyor. Adam eşini getirip buradaki akrabalarına teslim edecek. Çünkü Rojava’da hasta olan kadını tedavi koşulları yokmuş. Adam, “ben gelinceye kadar” diyerek şirketini PYD’ye teslim ediyor. Şimdi dünyanın başka neresinde bu kadar bir güven vardır. 21. yüzyılda model olabilecek, özerk olarak kendini bu nefsi terbiye yaşamış, yağmalamadan, taciz etmeden bir toplum böyle bir sistemi kuruyor. Bu 3 günde olacak bir şey değildir.
Böylesi olumlu bir model dünyaya örnek teskil etmiyor mu?
Elbette, söylemek istediğim de tam budur işte. Ancak Rojava’da kurulan sistem halen gündemde değil. Ben şahsen kendim de katıldığım tüm toplantılarda söylüyorum, 21.ci yüzyılın bir modelidir bu model.
Çatışmanın, savaşın, bombardımanın ortasında böylesin bir sistemi kurma çabası vermek ve çok kültürlü, çok dilli, farklı inançların olduğu bir yerde hiç birbirini aşağılamadan aynı meclislerde yer almak, gelen yardımı dahi birlikte dağıtımına karar vermek, herhalde dünyada olmayan bir yöntemdir, örnek bir modeldir. O yüzden dünyadaki insan hakları kurumları, barış severler, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi vs. gelip bu modeli görmeli. Savaşın ortasında birbilerini talan etmeden nasıl böyle bir sistem kurulabiliniyor bunu incelemeli ve dünyaya önermeliler.
Fakat devletler sınır kapılarından halkları birbirlerinden koparıyor…
Önceki Kilis, Hatay’daki sınır kapıları açıktı. Kürdistan’ı birbirine bağlayan kapılar kapalıydı. Mesela Habur’dan Güney Kürdistan’a gidiliyor. Habur hariç Kürdistan’da hiçbir kapı açık değildi. Serekaniyê’deki kapı kısmen açıktı ki o da yardım amaçlı değildi. Çetelerin rahat girip çıkması için açıktı. Bu çeteler toplumda kargaşa yaratarak sanki Araplarla Kürtler arasında bir çatışma varmış gibi bir görünüm yaratmaya çalıştılar. Çünkü Ceylanpınar ile karşı tarafta Kürtler ve Araplar iç içe yaşıyordu. Ambulanslarla çeteler taşındı. Eğer siz yardım adı altında ‘hasta taşıyorum’ diye ambulanslar çetelere, fuhuşa her türlü istismara açılmış olur. Ama Nusaybin-Qamişlo sınır kapısı insani yardıma açılınca -ki şu an Akçakale’yi de açtılar- bunların önü alınmış oldu. Çünkü 21. yüzyılda insanlar sınır tanımıyor.
Yardım konusuna geri döner isek bu yardım sürecini nasıl değerlendiriyorusunuz?
Bakın, şunu iyi anlamak gerekiyor. Rojava’da üretim durmamış, tarım yapılıyor, yaşam devam ediyor. Ancak bu büyük kentlerde, (Halep, Şam ve benzeri kentlerdeki) çatışmalar tabi ki üretimi azaltıyor. Gönderilen yardımlar da herkesi doyurmuyor. Orada şöyle bir sıkıntı var: Karaborsacılar herşeyi depolamış. Rantçılar, çeteler, eşyaları 10 ve 20 katına satıyorlar. Bu yardımlar gidince karaborsanın önüne geçildi. Zaten oradakiler bize “kıyafet, yatak istemiyoruz. Bize sakın giyecek, ayakkabı, yatak, yorgan göndermeyin. Evimiz yıkılmamış, deprem olmamış. Biz bize göç edenlerin, yanımıza göç edenlerin ihtiyaçlarını karşılayamıyoruz” diyorlar.
Şuanda her türlü çocuk aşısına ihtiyaç var
Savaşlarda en çok hastalıklar ortaya çıkıyor. Şu anda kolera, tifo gibi hastalıklar var. Ciddi anlamda hijyenik ortamları bozulmuş. Mesela elektrikleri olmadığı için suyu kuyulardan çekiyorlar, doğal olarak su sorunu çıkıyor. Doğal olarak su sorunu olunca, hijyenik ve temiz su kullanım sorunu çıkıyor. Günde bir saat elektrik kullanabiliyorlar. Yakıt sorunu, yakacak sorunları vardır. Daha çok kuru gıda, çocuk sütü ve maması, çocuk bezi gerekiyor. İlaç çok büyük bir sorun, özellikle astım, kalp, şeker ve tansiyon ilaçlarına çok ciddi ihtiyaç duyuluyor. Bunun yanında çocuk aşısı problemi vardır. Doğan çocuklara aşı yapılamadığı için kızamık çok ciddi yayılmış. Şuanda her türlü çocuk aşısına ihtiyaç vardır.
Rojava’da 21. yüzyıl modeli...
Belediye olarak genel yardım çalışmalarının yanında acil çalışmanız var mıdır?
Evet. Örneğin şu an suların klorlanması sorununu çözdük. Bu taraftan klor tüpleri verebileceğiz. Suyun klorlanması çok önemli. Bizler sularını Mardin’de tahlil ettirdik. Şimdilik riskli bir durum yoktur fakat ellerindeki klor miktarı yetmiyor. Belediyeler olarak onu hazırlıyoruz.
Diğer bir büyük sorun ise çöp. Bugüne kadar ellerindeki araçlar 350 bin kişinin çöpünü topluyordu, ama şimdi nüfus bir milyon aşmış durumda. Çöp bırikmesinden dolayı çok ciddi bir problem vardır. Bizler ilaçlamayı teklif ettik ve onlar da kabul etti. Bu taraftan oraya çöplerin ilaçlanması, ilacı verip orada kullanılması mümkün olacaktır. Ancak çöp toplanmadıkça çöpün ilaçlanmasının bir faydası yoktur. Merkezi düzeyde bir takım girişimler vardır. Nusaybin – Qamişlo arası sadece 200 metredir. Orada çıkacak mikrobik böcekler, sinek, sivrisinek, yani hastalıklar direkt buraya gelecek. Girişimlerimiz devam ediyor. Çöp araçları gönderilebilinirminin üzerinde duruyoruz. Ancak burdan araç gönderme ve çöp toplama güvenlik açısından çok kabul görmüyor.
Neden kabül görmüyor?
Bu konuda dünyanın seferber olması lazım. Ama ciddiyetsiz yaklaşıyorlar Rojava’daki yaşam modeline. Eğer bugün bir Kürt ile bir Süryani orada kavga etmiş olsaydılar, bu dünyanın gündemine girecekti. “Rojava’da Kürtler ile Süryaniler çatışıyor” diyeceklerdi. Ama birbirleri ile bu kadar barışık yaşamaları gündem olmuyor. Bu çok gariptir. Algılar, düşünceler, kodlamalar, basında gündem olmanın tüm herşeyi belirlenmiş, o algının dışında böylesi 21. yüzyılda yaşanmamış bir modelin yaşama geçmesine “algılama sorunu mu var” diyorum. Oysa dünyanın tüm araştırmacılarının şu anda o durumun üzerinde bu modeli görmeli, insanlığa sunmalı ve Rojava 21. yüzyılın en önemli Demokratik Özerklik modelidir aslında.
RIZA AYDOÐDU/NİHAL BAYRAM