Birçok gerilim romanında katilin psikolojisini anlatan ‘her katil cinayetin işlendiği yere döner’ belirlemesi Suriye’de cisimleşen ve Ortadoğu gerçeğinde yerini bulan iyi bir tanım olsa gerek.

Suriye, Halkların Baharı kadar, dış dinamiklerin kendilerine alan açmaya çalıştığı ve küresel aktörlerin yer aldığı bu toplu tecavüzün kültürel ve bedensel mekanı olma durumunu yaşamakta. Tarihsel arka planda Tel Khalaf kültürünün (M.Ö 6000-5000), Neolitik ‘uygarlığın’ beslendiği ve büyüdüğü mekan olma özelliğine de sahip. Tarih bu topraklara kadın eksenli devrimleri yaşama onurunu bahşetti. İnsanlık burada toplumsallaştı, toplum olma bilincini kazandı. Rojava’da, ilk köy mimarisini oluşturdu. İlk toplumsal düzeni kurdu. Çanak ve çömleği burada yaptı. İlk ekonomik topluluğun kültürel bir kimlik kazandığı bu topraklar, tarihin şafak vaktinde özgürlüğü kendi doğal hakikati olarak yaşadı.
Kadın eliyle yeşertilmiş bu kültürün, tarihin talihsizlik, kan ve savaş içinde ilerleyişindeki yeri bugün yaşadıklarının özeti gibidir. Birçoğumuzun kullandığı sosyal medya üzerinden yayılan ve Suriye’de yaşanan vahşetin yansıdığı görüntüler, insanı lal eden bir kimlik kazanmakta. Savaşların ve onun kimyası, hormonu niteliğinde olan devlet, din, mezhep ve er-kek kişi olma hali yaşamı kan gölüne çevirmiş durumda.

‘Cihad’ kültürü bu mudur?
Küresel aktörlerin sömürü sistemine dahil etme uğraşları kadar, din-cihat çağrılarıyla insanlığın kabul edemeyeceği bağnazlığın arasında sıkışmış bu topraklar, biz Kürtlerin ve diğer halkların da yaşam alanı. Savaşlar, talanlar tarih yazımının mürekkebi konumunu sürdürürken, gözden kaçırılmak istenen Ortadoğu’nun ve Mezopotamya’nın ahlaki toplum gerçeğidir. Tel Halaf kültürünün yanı başında gelişen El Ubeyd hanedanlık kültürü tarihsel çelişkinin başlangıç noktasıdır. Kadınlık, erkeklik, aile, soy gibi kavramların çıkış noktasını oluşturur. Bunlar sömürünün, iktidar ve hiyerarşinin kök halidir. Yaşanan savaşın kendisi ve avatarı bu ‘köksüzlük’ ve sapmanın ürünüdür.
Her savaşta olduğu gibi kadın, bu savaşında en büyük ikramiyesi olarak cihat çağrıcılarına helal olarak sunulmaktadır. “Kadınlaştırılmak” istenen Kürt halkının ve Alevilerin mal ve mülkünün talan çağrıları El Ubeyd kültürünün şimdiki halidir. Hepimizin bildiği Saddam Hüseyin’in ENFAL katliamına adını verdiği Kuran’da geçen sure aynı çağrının öncülüdür.
İslam adına ‘cihad’ çağrıları yapan bu tecavüzcü güçler, insan toplumsallaşmasının ilk ana yurtlarından biri olan Afganistan’ı tarifi zor bir çoraklaştırmaya tabi tuttular. Afganistan’da kadınlara tecavüz eden, yüzlerine kezzap döken, recm eden, çocuk yaşta evliliği “helal” gören güçlerle bugün Rojava’da Kürtlere, Alevilere ve diğer halklara bedensel ve zihinsel tecavüzü “helal” gören güçler aynı güçlerdir. Kadınlar ve çocuklar şahsında savaş ve cihad ilan eden bu çeteler, sözüm ona “ilerici” olan kapitalist modernitenin diğer yüzü olarak vücut bulmakta.

Suriye’li Selefi şeyhlerden Muhammed Bedii Musa ve Müslüman Kardeşler örgütünün üyelerinden başka bir şeyh “Özgür Suriye Ordusu”nun bu cemaatin müftü ve şeylerine gönderdikleri mektuplarda ülkede yaşayan Alevilere ve Kürtlere saldırılması, kadınlarına tecavüz edilmesi, çocuklarının öldürülmesi ve yaşadıkları yerlere ve iş merkezlerine saldırılmasının hükmünü verdiklerini tüm pişkinliğiyle açıklarken, Türkiye’nin AKP’si de alkışla eşlik ediyordu. Ne de olsa AKP hayalindeki Türkiye’yi destekliyordu. Kadın katliamlarının tavan yaptığı, tecavüzcülerin serbest bırakılıp ödüllendirildiği, Aleviler ve halkların aşağılandığı bu diyarlarda, El-Kaide çetelerinin İstanbul’da lüks otellerde ağırlanmaları çok mu şaşırtıcıydı?

Kürtler özgürlük için direniyorlar
Evet, Kürtler ve Mezopotamya halkları gelişen sömürü düzeninde özgürlük alanları yaratmak için direnmektedir. Bu direnişin öncülüğünü kadınlar yapmaktadır. Tarihsel köklerine yaraşır biçimde Rojava’da direnen kadın ve halklar, Neolitik tanrıçaların torunları hüviyetini kazanmıştır. Elbetteki er ve erk üzerinde talan edilen bu topraklar ilk kadını ve çocukları vurmak isteyecektir. Tıpkı büyük babalarının yaptığı gibi…
Bu topraklarda Tel Halaf ve El Ubeyd kültürü tarihsel çarpışmasını yaşamaktadır. Birinde halkların eşitlikçi, komünal, paylaşımcı, barışçıl düzeni varken, diğerinde de beş bin yıllık talanın, kırımın, soykırımın, egemenliğin ve tecavüzün sistemi vardır. Bu topraklarda iki tarih çarpışmaktadır. Bu son raunddur. Beş bin yıldır insanlığın başına musallat olan bu insan dışı sistem kök saldığı yerde bitecektir. Özgürlük bu toprakların kendi öz hakikati olarak yine bu topraklarda kendi kökü üzerinde yükselecektir... Rojava’da direnen insanlığın en eski damarıdır, insanlığın kendisidir...Tam da bunun için Rojava hepimiz olarak çanak ve çömleğini yapmaya devam edecektir.