Atefah Sahaaleh 13 yaşında bir erkekle aynı arabada görüldü diye hapse atıldı. Cezaevinden çıktıktan hemen sonra 51 yaşındaki bir taksi şoförünün tecavüzüne maruz kaldı. İhbar sonucunda yeniden tutuklandı. İşkence yapıldı. Bu sorgu sırasında tecavüze uğradığını dile getirdi. Hızla yapılan yargılama sonucunda hakkında idam kararı alındı. Ancak 16 yaşında olduğu için ‘Yüksek Mahkeme’nin izni gerekiyordu. Mahkeme 2 gün içinde kararın onaylandığını duyurdu. Bütün herkese ibretlik olsun diye kent meydanında idam edildi. Atefah Sahaaleh, darağacında yaklaşık bir saate yakın sallandırıldı. Bununla da kalınmadı; idam edilip gömüldükten bir gün sonra mezarından çıkarılıp cesedine tecavüz edildi.

Reyhaneh Jabbari, 2007 yılında eski bir istihbarat subayı olan Morteza Abdolali Sarbandi’nin saldırısına uğradı. Morteza ona tecavüz etmeye kalkışınca Jabbari meşru müdafa hakkını kullandı. Olay yaşandığında Jabbari, henüz 19 yaşındaydı. İki ay boyunca Tahran’daki Evin Cezaevi’nde tutuldu. Bu süre zarfında ailesi ve avukatıyla görüştürülmedi. Reyhaneh Jabbari mahkemede kendini savunmak amacıyla karşılık verdiğini söylese de, istihbarat elemanını öldürmekten idam cezasına çarptırıldı ve 26 yaşında infaz edildi.

Şîrîn Elemhuyî, 9 Mayıs 2010 tarihinde PJAK üyesi olduğu gerekçesiyle idama mahkum edildi. Elemhuyî aylarca süren işkencelerden geçirildi. İran İslam Cumhuriyeti, şeriat hukukuna dayandırarak Şîrîn Elemhuyî’yi ‘cennete’ gitmesin diye önce tecavüz sonra da idam etti.

Şeyda Hatemî, 1 Mart 2014 tarihinde Urmiye Üniversitesi yurdunda katledildi. Şeyda Hatemî, Urmiye Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde okuyan bir Kürt kadınıydı.

Miyanduva Üniversitesi’nde okuyan Perwîn Heqirî adlı Kürt öğrenci, 2014 yılında öldürülmüş halde bulundu.

Seher Çoynî de Hemedan Üniversitesi’nde okuyan Kürt bir öğrenciydi. O da diğer kadın öğrenciler gibi odasında asılmış halde bulundu.

Her üç kadın aynı yıl içinde ve benzer şekillerde katledildi. Dahası katledildikten sonra İran devleti tarafından her üç Kürt kadın öğrencinin de aileleri tehdit edildi, konuşma yasağı getirildi, ölümlerinin üstü örtüldü. Yine ailelere basın yayın organlarına konuşma yasağı getirildi. 

Ferînaz Xosrawanî, çalıştığı otelde İran istihbaratının bir ajanı tarafından tecavüz edilmek istendi. Ferînaz tecavüzden kurtulabilmek için 4. kattan atlayarak yaşamına son verdi.


Uygulamaların şeriat hukukunda karşılığı var

Bütün bunlar birer tesadüf olmasa gerek. Kaldı ki bunlar sadece duyabildiklerimiz. Ancak yaşananlarda net olan bir şey var ki; o da bütün bu yönelim ve saldırıların politik olduğudur. Bir düşünün ki kadın olarak tecavüze uğratılmak isteniyorsunuz ve kendi kişiliğinizi, onurunuzu, kimliğinizi korumaya kalkıştığınız için Reyhaneh Jabbari gibi idam ediliyorsunuz. Sonra tecavüze uğruyorsunuz, işkencelerden geçiyorsunuz, tecavüz eden kurtuluyor, Atefah Sahaaleh gibi idam ediliyorsunuz. Bununla da kalmıyor cesedinize bir kez daha tecavüz ediliyor.

Elbette ki bütün bu yaşananları birkaç kişinin psikolojisiyle, cinnet geçirmişliğiyle açıklamamız mümkün değildir.

İran’da tecavüzden önce celladıyla evlendirip sonra idam etme uygulamalarının şeriat hukukunda bir karşılığı vardır. Dahası devlete göre kadını idam etmek, erkeği korumak meşrudur. İdamdan tutalım recm etmeye, kadınlar için ceza yaşının 8’e indirilmesine, bütün ceza yöntemlerinin halka açık alanlarda teşhir üzerinden yapılmasına, din değiştirmenin idamla cezalandırılmasına, insan hakları savunucularının sürekli katledilip cezaevlerine kapatılmasına, toplumun genelinin sürekli korku ve idam tehlikesiyle karşı karşıya kalmasına kadar birçok uygulamaya rastlamak mümkün. Ancak burada en fazla da kadınlara karşı cinsiyetçi bir faşizmin uygulandığı kesin.


Kadın özgürlüğüne duyulan korkunun ifadesi

Bütün bu saldırıların ataerkil, cinsiyetçi ideolojik yönü tartışmasız olarak ortadadır. Ancak söz konusu Kürt kadınları olunca ikili bir saldırının olduğuna da dikkat çekmek gerek. Çünkü İran devleti Kürt halkının yükselen mücadelesi ve özgürlük arayışı karşısında her türlü saldırıyı devreye koymuştur. Yıllarca da bunu her türden savaş yöntemiyle denemiştir. Fakat Kürt kadınlarına dönük son saldırıların içerdiği farklı mesajlar vardır. Özellikle de Kürt Kadın Hareketi’nin dünyaya mal olmaya başladığı, YPJ şahsında bütün kadınların özgürlük umudu haline geldiği bir süreçte Kürt kadınlarına tecavüz etmeye kalkmanın, tecavüz etmenin ve katletmenin ne anlama geldiği açıktır. Bu özgürlük çizgisine tecavüz çizgisiyle karşılık vermektir. Kürt kadını şahsında teslimiyeti ve onursuzluğu dayatmaktır. Ferînaz Xosrawanî şahsında bize anlatılmak istenen budur.

Tecavüz kültürünün dayatılması, aynı zamanda kadın özgürlüğü karşısında duyulan korkunun da ifadesidir. Çünkü erkek egemen ideolojinin kendisini devlet, iktidar ve şeriat hukuku olarak örgütlediği bir yerde, tam da karşı tarafını oluşturur kadın özgürlüğü. İran erkek egemen devleti nasıl ki erkeklik ideolojisinin kendini devlet, iktidar, şeriat olarak form kazanmış haliyse kadın özgürlüğü tam da bu gerçekliğin altına atom çekirdeğini yerleştirme halidir. Korku bundandır. Kürt kadınların seçilmesinde ise Kürt hareketinin varlık nedeninin ve hakikat arayışının temeline kadın özgürlüğünü koymasından ileri gelmektedir. Dolayısıyla bu zihniyeti her açıdan tanıyoruz.


İran, DAİŞ ve AKP Türkiye’sinin ortak noktası

İran erkek cumhuriyetinin, Şengal de Êzîdî Kürt kadınları köle pazarlarında satıp tecavüz eden DAİŞ’le, son 12 yıllık dönemde şiddetin yüzde 1400 artış gösterdiği, Şakran’da Kürt çocuklarına tecavüzden tutalım da, Kürt kız çocuklarına okullarda, kentlerde uygulanan tecavüzlerle sistematik bir cins ve çocuk kırımını dayatan AKP’nin Türkiyesi’nde zihniyet aynıdır. Hepsinin ortak noktası Kürt, kadın ve özgürlük düşmanı olmalarıdır. Garip olan şu ki, hem İran’da hem DAİŞ’in hakim olduğu bölgelerde, hem de Türk devletinde kadın kırımı ahlak ve din adına yapılmaktadır. Ne de olsa “ahlak, din, şeriat” adına yapılan tecavüzler erkek egemen akla göre haktır. Zaten devletin ve egemenlerin bu kadar “ahlaklı” olduğu ülkelerde özelde de kadınlar hep madalyonun diğer yüzünü oluştururlar.


Jabbari: Yas tutup, acı çekmeyin!

Reyhaneh Jabbari, idam edilmeden önce “Sevgili Anneme” diye başlayan mektubunda şöyle demişti: “Sen bize okula giderken bir kavga ya da şikayet karşısında hanımefendi gibi olmamızı, öyle davranmamızı öğretmiştin. Ancak senin öğrettiklerinin o kaza başıma geldiğinde bana yardımı olmadı. Sivrisinekleri öldürmeye kıyamayan, hamam böceklerini tutup dışarı atan ben, taammüden cinayetle suçlandım. İçime sevgisini ektiğin bu ülke beni istemedi, bana sahip çıkmadı” diye acı bir serzenişte bulunuyordu. Ailesinin geleneksel nasihatleri, yetiştirme biçimleri bir kadının kendini savunması için yetmemişti. Ancak o yine aynı mektubunda kendi yaşam hikayesinden yola çıkarak vardığı derin ve anlamlı sonuçları da bizlerle paylaşıyordu. Ve tüm kadınlara “yas tutup, acı çekmeyin!” diye mücadeleye çağırıyordu. Ve kendisine bu haksızlığı yapanlardan mutlaka hesap soracağını da salık veriyordu.

Kadın özgürlük çizgisi karşısında tecavüz ve idam kültürüyle cevap veren politikalara karşı kadının kendi öz savunmasını yapmasının çok ağır bir bedeli olduğunu Reyhaneh Jabbari, ve Ferînaz Xosrawanî örneklerinde gördük. Onlar kadın kimliklerini ve onurlarını yaşamları pahasına korudular.

Bir kez daha bizlere şunu anlattılar: Kadınlar nerede olursa olsun, kendi öz savunma sistemlerini kurmalıdır. Örgütlenme olmadan hiçbir kadının ve toplumun yaşam güvencesi yoktur. Çünkü kadınların örgütlü olduğu bir yerde kadınlar ölmek zorunda değildir.

Ve yine onlar, biz kadınlara dediler ki “Sesinizi yükseltin!” ve ‘’asla idam edilen, tecavüze uğrayan, pazarlarda satılan kadınların yaşadıklarını unutmayın!” Çünkü onların yaşadıkları bütün kadınlara reva görülen dünyanın kendisidir.  Evet, bunu bilelim ki öfkemiz soğumasın…