Sadece birkaç gün geçti ve ben şehitliğe gidip senin mezarının başında saatlerce oturdum, toprağına dokundum herkesin selamını getirdim sana. Orada yatan arkadaş abimdi; sendin artık. O an Zîlan’ın hikayesinin birçok Kürdün hikayesi olduğunu anladım ve Zîlan rolüyle bütünleştiğimi hissettim.

Sarya KERBORAN

Senden sonrası can yoldaşım... Sensiz olmak mı her şeyi zorlaştırdı diyorum bazen. Şehadetini duyduğum andan itibaren her şey ne kadar hızlı, aynı zamanda ne kadar ağır ilerledi. Biliyorum her şeyi merak ediyorsun. Bir bir anlatacağım sana. Senin Gabar’da düşmanla burun buruna savaştığın anlarda ben Rojava’ya gelmiştim Rûbar’ım. Devrimin merkezinde Bakur direnişini hissetmeye ve tüm dünyaya duyurmaya... ‘Ji bo Azadiyê’ olacaktı çekeceğimiz filmin adı. Ama biz o günden bugüne kısaca ‘Sûr’ diyecektik soranlara. Ben Şehit Zîlan’ı oynayacaktım. Biraz gerçek, biraz hayali bir karakter. Oynayacaktım diyorum çünkü henüz başlamamıştık.

Senaryoya göre Zîlan’ın ağabeyi şehit düşmüş ve bu duyguya girmem bekleniyordu. En çok da bunun üzerine yoğunlaşıyordum. Ve şehadeti hissetmeye, anlamaya çalışıyordum şehit düşen her yoldaştan. Çekimlere başlamaya çok az kalmıştı ve ilk sahnede abimin mezarı başına gitmem gerekiyordu. Heyecanımın tarifi yoktu tabii. Şehadet gerçeğinin hakkını verebilmek, daha önce hiç görmediğim Kobanê şehitliğine gidip binlerce arkadaşın aynı anda hatırını sormak, hepsine dokunmak, hepsine herkesin selamını götürmek… Anlayacağın ne gündüzüm ne de gecem kalmıştı heyecandan. Dedim ya çok az kalmıştı o sahneyle filme başlamaya ve ben bir akşam her zamanki gibi yemeğimi yiyip çalışmaya başlayacaktım senaryoya. Ama bu seferki heyecanımın başka bir duygusu vardı. Nasıl desem, korkunun yarattığı bir heyecandı. İnsanın içi, tüm organları sanki biri tarafından buruşturulur ya, öyle bir şeydi. Kendimi de, bu duyguyu da tanıyordum. Bu yüzden yapmam gereken şeyi gayet iyi biliyordum.

   

Tuhaf bir andı. Kulağıma fısıldanmış gibi adını yazdım HPG-BİM sitesine. Ve zaten bekliyormuşum gibi adın çıktı karşıma. Adın, yüzün, arkandaki onur bayrağın, evde her zaman seslendiğimiz ismin ve doğup da büyüyemediğin toprakların ismi... Ben mi dondum akan zamanın içerisinde, yoksa benim dışımda her şey mi dondu da o dehşet duyguya düştüm, emin değilim. Ama diğer gün görevimin başına gitmek için uyandığımda her şeyin kabustan çok daha öte olduğunu farkettim. O an anladım ki bir ömür içimde hissedeceğim acı yeni başlıyordu. Sadece birkaç gün geçti ve ben şehitliğe gidip senin mezarının başında saatlerce oturdum, toprağına dokundum herkesin selamını getirdim sana. Orada yatan arkadaş –abimdi- sendin artık benim için. O an Zîlan’ın hikayesinin birçok Kürdün hikayesi olduğunu anladım ve Zîlan rolüyle bütünleştiğimi hissettim. Artık ağabeyi şehit düşmüş biriydim ben de. Mezar başında sadece kendim oldum, sen de o toprağa karışan şehit...

Şehadetinden sonra çok şey oldu yoldaşım. Rojava’ya gittiğimde görmeye söz verdiğim Efrîn, kirli postallarla işgal edildi. Efrîn’e öylesine yakın olup aynı zamanda o kadar uzağında kalmak çok ağırıma gidiyordu. Direniş çok büyüktü ve biliyorsun her militanın hayali direnişin olduğu her yerde en ön safta yer almaktır. Olamadık ama bizden çok daha güzel olanlar en güzel savaşı verdiler Rûbar’ım. Efrîn’in de Arînleri, Zîlanları çıktı biliyor musun? Avestalar, Barînler öyle güzel direndiler ki her birimizin içindeki nefreti, kini kustular düşmanın yüzüne yüzüne.

Direniş orayla sınırlı kalmadı tabii. Hemen arkasından onca yoksulun, hastanın, kimsesizin parasından aldıkları insanlık dışı teknikleriyle Xakûrkê’ye girmeye çalıştılar. Bir iki tepeye indirme yaparak topraklarımızı işgal edebilecekleri gafletine düştüler. Sen, çocukluklarını çaldıkları, aileni sürgün edip tamamen boşalttıkları topraklara dahi girmeyi başarıp düşmanla savaştın. Nasıl oluyor da binlerce militanın bulunduğu topraklarımıza girebileceklerini düşünürler. Gülünç değil mi? Onlar nasıl bizim düşmanımızsa, biz de onların düşmanıyız ve sanırım onlar daha düşman gerçekliğini henüz anlayamamış. Daha doğrusu o ana kadar anlamamışlardı yurt sevgimizi. Öyle ki kabusa döndü her Lelîkan gecesi. Her yağmurda etrafa yayılan yurt kokusu başlarını döndürdü. Döndürdü de kendilerine gelemediler. Onar onar, uçak uçak kaçırıldılar tedaviye. Hala kendilerine gelememişler. Yurt iksiri, onur iksiri hiçbir şeye benzemez, anlayamadılar ki Rûbar’ım.

Anlatacak daha çok şey var ama yüreğimin en derininden sızısını hissettiğim şehadetin haberini vermek istiyorum sana Rûbar’ım. Bir kere bile canlı göremediğim, daha aklımda -militan olmanın o tatlı heyecanı bile yokken- sürekli görme hayali kurduğum, nasıl yaşadığını, neler okuduğunu, yaşamın her parçasına nasıl anlamlar yüklediğini merak ettiğim Atakan Mahir arkadaş şehit düştü. Bu dağlarda öğreneceğim, hissedeceğim, anlam vereceğim birçok şey yarım kaldı sanki. Bir hayalim daha yarım kaldı, tıpkı sende yarım kalan hayalim gibi. Bu dağlara geldiğimde göreceğime söz verdiğim, her anın hayalini kurduğum iki yoldaştınız benim için. Biriniz beni hiç tanıyamadı, diğeriniz de katıldığımı hiç bilemedi.