80’lerin sonuydu, Canip Amca ile beni Musa Amca tanıştırdı.
Dikmen’deki öğrenci evimizde annemlerle Musa Amca'yı bir araya getirmiştim. Ömrüm boyunca da o anı asla unutamam. Bir yoldaşının eşleri ve çocuklarıyla ilk defa bir araya gelmişti. Hiç görmediğim babam sanki bizi izliyor, bizi dinliyordu. Mutluluktan ağlamak bu olsa gerekti.
Orta yere oturdu, bize babamızı anlattı. Upuzun bir yoldan gelmişti ve anlatacakları o kadar çoktu ki... Kimsenin odadan çıkmasını istemiyordu. Mücadelesini küçücük ömrüne sığdırmış babamız, Ankara'da ilk defa yoldaşının tanıklığıyla bu kadar anılıyordu. Kim bilir, belki de uzandığı topraktan baş kaldırmış, dilsiz kavalını üflüyordu…
Musa Amca küçük ve büyük Fatey annemlerin arasına oturmuş, zamanın zulmüne inat fotoğraf çekmemi istedi. Ben de o anı ölümsüzleştirdim. O gece sözcükler saatin yelkovanı ve akrebiyle yarışıyordu. Gün neredeyse ağaracaktı. Annemlerden bir türlü ayrılmak istemese de o koca çınar çocuksu bir ifadeyle,
“Çok geceye kalmayalım, benim de sana sürprizim var” dedi.
Dışarı çıktık… Karla kaplı Kızılay Meydanı bizi bekliyordu. Bir türlü nereye gideceğimizi soramıyordum. Bir taraftan dengbêjler gibi kulağıma türküler söylüyor, bir taraftan telefon kulübesi arıyordu. Kızılay Meydanı'ndaki postaneye daldık. Öğrenci ve gazetecide jeton eksik olur mu? Cebimdeki jetonu uzattım, telefon etti, bir şeyler sordu.
Kısa bir süre sonra sorulan ve beklenen gelmişti. Soğuk bir Ankara akşamıydı. Zemheri ayazında soluk soluğa sarıldılar. Kol kola girip kenetlendiler. Çocuklar gibi şendiler.
Ben onu tanıyordum ama o beni tanımıyordu. Musa Amca diğer koluyla ellerimi tuttu. Avuçlarım çabucak ısındı. ''Sus'' der gibi göz etti bana. Yol boyunca ne konuşmadılar ki… Bir durup, bir yürüyorduk. Hayranlıkla onları dinliyor, izliyordum.
Selanik Caddesi'nde bir lokantanın önünde durduk. Musa Amca onun kulağına bir şeyler fısıldadı. Yukarıdan aşağıya beni süzdü, sonra sımsıkı sarıldı. Elini öpmeme izin vermedi. O geceden sonra da her görüştüğümüzde beni yanından hiç ayırmadı.
Restorana üçümüz girdik ama kısa bir süre sonra herkes sözleşmişcesine bizim masaya akın etti. Kocaman mekan tek masa olmuştu. Bir Musa Amca anlatıyor, bir Canip Amca, herkes hep bir ağızdan gülüyor, düşünüyor, öfkeleniyordu.
Sonrasında dengbêjler gelmişti. Destanlarını anlatıyorlardı.
Gece boyunca Canip Amca defalarca öptü ve sarıldı bana. Her seferinde “artık beraberiz” diyordu. Her seferinde direnmekten, her seferinde devrimden, her seferinden özgürlükten, konuşuyordu.
Mayıs ayında bir araya geldik. Bu kez elimde kamera.
Telefonla konuştuk, her daim buluştuğumuz çay ocağında randevulaştık.
***
Özgür Ülke gazetesi bombalanmıştı, Ankara'da Kızılay neredeyse kuşatma altındaydı. Kalabalığın arasında Canip Amca göründü. Öyle kucakladı ki bizi, neredeyse ağlayacaktı. “Arkadaşlarınızdan haber var mı?” diye sordu. Sonra gazeteye doğru gitti.
Uzun bir süre sonra elinde bomba nedeniyle parçalanmış eşyaları topladığı bir poşetle göründü. Karşılamak için ayaklanıp ona doğru yürüdük. Hepimize tek tek sarıldı. Hepimizin durumunu tek tek sordu. Havadisleri öğrendikten sonra, sohbete KESK binasında devam edebilmek için yola koyulduk. Sendika, birkaç sokak ilerdeydi.
Çocukların büyülü dedesi, öğrencilerin arkadaşı. Hepimizin bilgesiyle ağır ağır adımlıyorduk. Oysa bu meydanlarda, bu caddelerde, bu sokaklarda, kaç olaya, kaç cinayete, kaç eyleme tanıklık etmişti. Kaç kez direnmişti, kaç kez kelepçelenip götürülmüştü, kaç kez inadına yüzüne yüzüne tükürmüştü faşizmin…
Birden durdu. Karşımızdaki binaya bakarak, “Bu bina sıkıyönetim mahkemesidir. Ne çok can almıştır, ne ocaklar söndürmüştür. Gencecik onlarca insanı ipe götürdüler. Ha onlardan birisi de burasıdır” dedi.
Anlatımlarına sendika binasında da devam etti. Sendika sakinlerinin sorularını cevaplamaya çalışıyordu. Bu kez konuşurken zorlanıyor, kısa kısa cevap veriyordu. Bir süre sonra içerisi doldu ve adeta bir miting alanına dönüştü.
Çayları yudumlarken kamera için hazırlıklara başladım. Daha yaka mikrofonunu takmadan kameraya sert bir ifadeyle “Êdî bes e” diyerek, işaret parmağını uzun bir süre indirmedi. Sonra her iki avucunu sıkmaya başladı. “Bakın çocuklar…” dedi, “Bu T.C. var ya bu T.C... Dilim varmıyor söylemeye. Bize, ne ederse etsin hiçbir sonuç alamaz. Artık biz onların Kürt'ü değiliz. Onların zulmünü aştık. Ortadoğu'nun sınırını da aştık. Biz artık dünyayı değiştiriyoruz.”
Oturduğu yerden zorla da olsa kalktı. Kamerayı unutmuştu bile. Canip Amca'nın özelliklerinden biri de insanın gözbebeğine bakarak konuşmasıydı. Konuşmasını sürdürdü.
“Yıllarca avukatlık yaptım. Bu zalimler mahkemeyi kuruyor; sonra hakimi onlar, savcısı onlar, suçu işleyenler onlar… Öldürenler onlar, yakan yıkan onlar. Eee, bunun adı adalet. Adaletiniz batsın! “
Dinleyiciler bir türlü gitmiyordu. O zaman biz gidelim dedik ve kendimizi dışarıya zor attık. Bir türlü bizden ayrılmak istemiyordu. Büfeden arkadaşıma ve bana çikolata aldı. Israrla yememizi istedi. Gün iyice kararmıştı. Evdekilerin merak edeceklerini söyleyerek evin yolunu tuttuk.
Olduğu yerde çakılı kaldı. Sadece etrafına baktı. Hiç kıpırdamadı. Biz de şaşakaldık, korktuk.
“Burası Amed. Her yer evimdir. Ben sizi daha nerelere götüreceğim, siz daha durun” dedi.
Biz ona burasının Ankara olduğunu anlatmaya çalışana kadar... Hafızasını zorladı, yüzü pamuk kozalağı gibi beyaza büründü.
Yaşanmış tüm zorluklara inat, her şeyi hatırlamak istiyordu ama artık kapısına dayanmıştı hastalıklar.
“Akşam oldu açsınız. Size Sur'da ciğer yedireyim. Sonra da burma yer, kaçak çay içer, konuşuruz.”
Ne diyeceğimizi bilemedik. Sustuk.
Daha fazla yormak istemedik.
Hastalıklar yeterince onu bizden uzaklaştırmıştı ama o inadına hastalıklarla kavga ediyordu. Ne de olsa serde direnmek var!
***
Bu Canip Amca'yı son görüşümdü. Bir tokat gibi suratımıza Amed'i vurmuştu. O, Amed'de buluştuğumuzu düşünmüştü. Sıcak sohbet, dostluk, arkadaşlık, mücadele, direniş, başkaldırı, savaş, zulüm, işkence, katliam, ölüm, barış, özgürlük…
Bütün bu kavramlar ve güvercine su taşıyan insanlar… Devirleri daim olsun!