Bu devlet soykırımcı, katliamcı, soyguncu çok lider gördü. Ama itiraf etmek gerekir ki, bu kadar aşağılık, bu derece yalancı, kalite yoksunu, düzeysiz bir iktidarı ilk kez tanımaktayız. Ve devletin ebedi hamileri AKP örneğini eleştirerek bildik sömürgeci devleti aklama çabası içerisine girmişlerdir. Bugünkü iktidarın ahlak yoksunluğunu kullanarak, tarihinin bütünü kanlı olan, zalim bir kapitalist sömürgeciliği boyayıp süsleyip yeniden halklara satma kalpazanlığına soyunmuşlardır.
AKP ile savaşırken unutulmaması gereken ilk nokta şudur: Devletin yönetiminde hangi iktidar olursa olsun, Cumhuriyet devleti kurulurken deklare ettiği bütün özelikleri hep taşıdı, bugün de taşımaktadır. Devlet aynı devlettir. Değişen şey, zaman zaman göstermelik seçimlerle, zaman zaman darbelerle gelen iktidarlardır. Kuruluş yıllarında adaleti Mahmut Esat gibi bir ırkçıya (soyadı: Bozkurt) teslim eden devlet anlayışı, modern Türkiye’de kadının kurtuluşunu da Ermeni soykırımdan kurtulabilmiş bir Ermeni kızının asimile edilerek ilk kadın savaş pilotunun yaratılmasıyla kutlamıştır. Bu devlet Kuzey Kürdistan topraklarına İslam’ın gerici yorumlarını pompalayarak, Batı’da ırkçılık üzerine oturtulmuş bir ulus ve ulusalcılık ideolojisini var etmiştir.
Oysa halkların özgürlük savaşımı sadece geçici iktidarları değil, devletin kendisini temel hedef almak zorundadır. Bunun mutlaka sosyalist bir mücadele olması da gerekmez. Ama sosyalizm hedefini bağrında taşıyan devrim dinamiği olmadan demokratik devrimlerin kalıcı zaferlerinden söz edebilmek mümkün değildir. Bugün ister sınıfsal ister ulusal tanımla olsun her devletin, üzerinde yükseldiği egemenlik-bağımlılık ilişkisine yönelmeyen bir mücadelenin başarı şansı yoktur. Sömürücü sistem ve sömürgecilik halkların mücadele yönelişlerinin temel hedefleri olmalıdır.
Birilerinin “biz demokrasiyi bile kaybetmişken, bu yöneliş tam bir fantezidir!” gibi söylendiğini duyar gibiyim. Evet, ama sanırım hile de tam da bu cümlenin kurgusunda gizlenmektedir. Oysa biz, sisteme karşı devrim yönelişini kaybettiğimiz için sistem içi elde edilen demokratik kazanımları da tek tek kaybetmekteyiz.
Kapitalizme ve sömürgeciliğe karşı mücadelede geldiğimiz nokta, içinde yaşadığımız tarihsel süreçte olmamız gereken nokta değildir. Kendi umutlarımızı yeşertemediğimiz için “Almanya’nın, 101 yıl sonra soykırımı kabulü”; ABD’nin Tayyip’i fırçalaması ya da Rusya’nın Türkiye ile yaşadığı gerginliğe bağlanmış çıkış umutları, her an hayal kırıklıklarına gebedir. Türkiye’de olası bir “askeri darbe” üzerine yorumlarda izlenen “demokrat” tavır ise kendi iradesi olmayan bir halkın vesayet sistemi arayışlarından başka bir şey değildir. Baştan beri militarizme tapınan Türk halkı, ulus kimliğini askere devrederek kendini köleleştirmiş bir halktır.
Bugün, sahte demokratların özellikle Halkların Birleşik Devrim Hareketi (HBDH) kurulduktan sonra akıllarına gelen “Demokrasi Cephesi” korkarım ki “devleti” mevcut iktidardan kurtarmak gibi iyi niyetten yoksun bir çabadır.
***
Unutulmaması gereken ama uzun süredir unuttuğumuz bir diğer sorun ise, “Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrat yöneticilerinin” gerçekleştirdiği Kıbrıs işgalidir. Bugün giderek unutulmaya bırakılmış olan sömürge Kuzey Kıbrıs, sömürgeciliğe karşı mücadelenin yükseltileceği iki temel alandan biridir. Kürt direnişini fiilen kabul etmek zorunda kalan muhalif güçler, sömürgeci “sosyal demokratların” gerçekleştirdiği devletin bir işgal hareketini bugüne kadar “onur” olarak korumuşlardır. 20 Temmuz’ları “Barış Harekatı” olarak kutlayan sömürgeci ahlakı daha iyi tanımlayan bir örnek olabilir mi? Kürt Özgürlük Hareketi’nin bütün Ortadoğu’ya yönelen gücü, fiili bir ittifak olarak, Kıbrıs halklarının kardeşliği ve birlikte yaşam projesi için verilen mücadeleyle bütünleştirilmelidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs‘ta sürdürdüğü sömürgeci askeri işgale yönelik özgürlük hareketi de, bu topraklarda süren genel devrim hareketine kazanılmalıdır.
Tarihinin bütününde halklara yönelik sömürge siyasetinden vazgeçmeyen Türkiye Cumhuriyeti’ni kendi ektiği rüzgarın yaratacağı fırtınada boğacağız.
Konuya, gecikmiş de olsa Kıbrıs’ta Türkiye Cumhuriyeti’nin sömürgeci işgaline karşı tutarlı bir devrimci duyarlılık gösteremediğimiz için özeleştiri ile başlamamız gerekiyor. Ve yazımı bu içerikle, gelecek yazılarıma yönelimimin gerekçesi olarak aktarıyorum.