Yaprakların ve kekiklerin taze kokusu dağların mavisi üzerine düşüyor. Uzak köylerin çatılarında ışık parıltıları beliriyor. Uzaklığın içinde kayboluyor her şey; hayatın o katlanamaz anında bu hayatın katlanabilir olduğunu sağlıyor dağ dorukları. Aklın sınırlarına çekiyor insanı kayanın tam ortasında büyüyen sığır kuyruğu. Serin rüzgar yüzümüzün kıyılarına vuruyor. Yaprakların sakinleştirici sesi ve tepeden sızan tatlı ışık ezgiye dönüşüyor. Doğayla uyumlu an.

Dedem kaçak tütün kokan elleriyle dokunuyor saçlarıma. Akıp  giden varoluşun atışını algılıyorum onun sesinin büyüsünde. Zamanın içine dalıyorum ve derin bir boşluk biçimliyor sözleri içimde. Bingöl dağlarının doruklarında onunla ata binmenin özlemiyle sarsılıyorum. O’ndan sonra mutlu olma ihtimalini hep uydurup durdum. Anın içinde hayalini kurduğumuz o an, içinden geçerken zamanın, farkına varamadığımız ancak çağrışımların görüntülerinde ürpererek duyumsadığımız geçmişimizin o mutlu anlarının izleri duruyor belleğimizde.
Mutluluğa ulaşacağımıza dair bir duygu kıpırtısı yok bu kan deryası içinde. Akıp giderken uçuruma hayatlar ve hiçbir şey unutulmuyor. Hayatın kalemi benliğimize dokunuyor. İlk anda unuttuğumuzu sandığımız çok şey yazılıp çiziliyor. Düşlerimiz ve sözcüklerimiz öyle derinlere işlenerek yazılıyor ki. Gün geliyor hepimiz o an’a dek hiç bilmediğimiz yaşanmışlığın aniden canlanıp berraklaşmasına, unutulmuş sandığımız bir acının yeniden oluşmasına, bir hissin yıllar sonra yeniden bilinçaltından yukarılara doğru çıkışına, bir ezikliğin yeniden mutsuzluk ürettiğine tanık oluyoruz. Hayatın kalemi öyle yazıyor ki her şeyin yüreğimize ve bilincimize, bizi eksik kılan şeyin ancak o kalemin izinin peşine düşerek bulunabilineceğini düşünüyorum.
Mevsimlerin dönüşünde, pepuk kuşunun boğuk sesinin içimde yarattığı hüzne çekiliyorum. Her şey dağılıyor çocukluğumun hoy yalnızlığında. Kengerler kurudu ve boğuklaştı. Pepuk kuşunun sesi kilimler ve gaz lambası kokan o uzun gecelerde yüreğimi acıtan masallara cemreler gibi düşüyordu. Yenileniyor dedemin sesinde kardeş katili olmanın efsanesi; bu coğrafyanın yazgısı gibi işliyor insanın içine.
Kavak ağaçlarının gölgesinin düştüğü vadiye varıyoruz. Işık ormana eğik geliyor, yaprakların ışıltıları vadinin üstünde açılıyor. Hava serin ve kuru, vadi soğuk havayı kesiyor. Serin havayı derin derin soluyorum. Burun deliklerimden geçişini zevkle duyumsuyorum. Koyun sürüleriyle dağ başında geçirdiğim o korku dolu ilk geceyi anımsıyorum.
Yaylanın sonsuzluk üreten muhteşem görüntüsünde, berivan  kızın yüzüyle karşılaşıyorum. Aradığını bulamayan yine de gelecek denen bilinmezlik içinde kıvranırken, umutla geleceğin güzel günler getireceğini düşleyen gülümseyişiyle çadırın içine dalıyor. Çadırın önünde durup devasa bir tablo gibi görünen uçsuz bucaksız yeşilliği izliyorum. Koyun sağmaktan dönen renkli giysiler içindeki berivanlar geçiyor önümden. Güneş sarı sıcak ışıklarını düşürüyor renkli giysilerine. Her adımları dağların o sessizliğine haykırışın tanımsız duygusunu üretiyor bilinçlere.
Geçip gidenlerin bıraktıkları izler duruyor doğanın yüzünde. Rus askerlerinin mevzileri hakim tepelerde duruyor. Eski yaylaların kalıntıları, yol izleri. Obsidiyen taşları siyah sığırcık kuşları gibi ışıldıyor. Ekinlerin orak ya da tırpanla biçildiği  zamana kaydı düşüncem. Harmana taşınan başaklar; öküzlerin çektiği, altı keskin obsidiyen taşları ile kaplı düvenle eziliyordu. Düvenden düşüp samana bulandığımız o anlara gülümsedim. O çocukluk günlerinin keyifli oyun alanıydı harman yeri. Oturuyoruz. Oradan gün batımını seyretmek, kekiklerin ağır kokularını solumak, sevdiklerimin özlemiyle anı yakalamak nefes kesici. Ziyaretin altındaki o yamaçta ninemin, çobana dimili lehçesiyle söylediği o ağıt hala kulağımda. Çoban tüm zamanlara ağlamıştı ninemin sesinde. O ses tüm acıları bilincinden doruklara çıkarmıştı sanki, "ah ömrüm! şimdi gamdan başka şey değil" diyen o çobanın sesi yankılandı vadide.
Doğanın büyüleyici gösterisinden sonra, bu topraklarda yaşanan savaş ve felaket gerçekliği mevzilerin soğukluğunda kırılgan bir iç çekişe neden oluyor. Anı daha değerli kılıyor yaşananlar. Dağın gövdesini kaplayan öküz kuyruğunun çiçekleri ovayı sarı sıcak büyüyle kaplamış. Uzaktan pepuk kuşunun boğuk sesi, kardeşini öldürmenin acısıyla vadiyi dolduruyor. Bu efsane her gün yeni bir gerçeklikle kendini tekrarlıyor bu coğrafyada.
Mevsim dönüşlerinin hüzünlü anlarını yaşıyor doğa. Sararmış yaprakların düşüşlerini izliyorum. Güneş ufka doğru iniyor, ağaçların gölgeleri uzanıyor sararmış yaprakların üzerine, saksağan kuşlarının çığlıkları uzanıyor her yere. Hüzünleniyorum, terk edilmenin imgeleri yakıcı etkiyle yüreğimi sarsıyor. Benimle dağa çıkanların yüzüne bakıyorum, gün gelip artık var olmayacakları düşüncesi içimi akşam vaktinin o kırılgan yalnızlığı gibi sarıyor. Her şey anın içinde kayboluyor, yüreğimi sakinleştirmeye çalışıyorum rüzgarın ürperten elleriyle.
Kelebeklerin saniyelik konup uçuşlarını izliyorum. Konuşlarını fotoğraf makinemle çekememenin üzüntüsünü duyuyorum içimde. Bulutlar birbirini izliyor, ufuk çizgisindeki bulutların arasından uzun ve dik ışık parçaları değiyor dağların yamaçlarına. Gölge boyları uzuyor. Gündüz sefaları kapanıyor, gece sefaları pastel taç yapraklarını açıyor gecenin kalbinde. Kuşlar çekiliyor ağaçların loşluğuna, susuyor her biri ve hepimiz geceye hazırlanıyoruz…
Yaylaları geçtik. Mêrga Koyî’deki ziyarete varıyoruz. Altın arayanlar delik deşik etmiş. Ziyarette soluklanıyoruz hakim tepede. Dilekler dileniyor ve dilek bezleri bağlanıyor, lokmalar konuluyor ve ayrılıyoruz. Güneş battı ve geceye doğru yürüyoruz. Hava soğuk. Korku sarıyor bizi "ya bombalanır ya da birden taranırsak" diyoruz… Uzaktan silah sesleri geliyor. İlçenin ışıkları parlıyor. Hızlı hızlı inmeye başlıyoruz dağdan, bir an önce köye varmak istiyoruz.
Köpek havlamalarına yaklaştık. Korkularımız hafifledi. Karanlık iyice kapladı yeryüzünü. Sesler geliyor. Köyün loş ışıklarıyla köye dalıyoruz meraklı, telaşlı bakışlar arasında.
Yaşamımızın bir zaman aralığında bulunduğunu, mevsim dönüşleriyle de yüzümüzün eskidiğini, her düşen takvim yaprağıyla ömrümüzün akıp gittiğini düşünüyorum… Kendimiz mi yarattık bu zaman kavramını? Bizim dışımızda evrende zaman kavramı nedir? Biz yokken de akıp giden o boşluğun içinde yine akıp gidiyor mu?
Mevsim dönüşlerine ayarlı ömrümüzün her anda yenilenmesiyle dedemi ve birçok sevdiğimin sırrına erdiği o hiç bilinmeyecek ölüm alanına uzanıyor düşlerim. Mezarlık; hayatın anlamını bize durmadan hatırlatan mekan. Taşlar üzerine işlenen sayısız sevdiğim insan isimleri ve herkes yaşamın kıyısında bekliyor; ölüm gemisinin gelip onu götürecek zamana kadar. Sarı, siyah, kırmızı, gri likenlerin mezar taşlarında oluşturduğu soyut şekiller arasına gizlenmiş isimleri görüyorum. Birçok mezar taşı neredeyse toprağa gömülmek üzere. Dedemin mezarına, ardından ninemin mezarına dokunuyorum. Geciktirmeye çalıştığımız ömrümüzün kederi dolanıyor yüreğimize.
Islak çayırda yaban tereleri bitiyor. Gökyüzünde çok yüksekte sabit duran ve ara sıra kanat çırpan atmaca duruyor. Avına odaklanmış; birden dalıyor yamaca, hayranlıkla izliyorum. Binlerce kırlangıç kuzeyden gelerek köyün üzerinde toplandı. Duru gökyüzünde kırlangıçların şöleni var. Herkes, gökyüzünde onların çılgın uçuşlarını izliyor. Doğa sonbahara hazırlanıyor. Kavak ağaçlarının yaprakları hızla sararıyor. Kanatları güneşte yaldız gibi ışıldayan, guruplar halinde ağır ağır, maviye döne döne kanat çırpan, sonsuz boşluğa uçan sığırcık kuşlarının vedası içimize ayrılık düşürüyor. Serin gri yağmurlu sabahlar, durmadan göçe hazırlanan yavruların kanatlarındaki sıcaklığı uzaklara götürüşü, sonbaharın gizemli, sisli gözlerine uçuşan pastel renkli yaprakların akışı sürüyor.
Dirgeniyle evin yolunu tutan o yaşlı adama bakıyorum. Rüzgarın uzaklardan getirdiği kargaların çığlıkları işitiliyor. Kuzeyden gelen soğuk hava dalgaları her şeyin üzerine amansız çöküyor. Puhu kuşunun sesi yankılanıyor. İçimde tanımsız bir acı dalgalanıyor. Dedemin elma ağaçlarının yaprakları arasından sızan kızıl ay ışıkları yükseliyor. Her yer kararıyor, gökyüzünde bir iz gibi duran samanyolunu ve elmas gibi parlayan yıldızları izliyorum. Dedem o buğulu sesiyle efsaneler biçimliyor içimde. Yüreğimin çektiği fotoğraflara bakarak susuyorum.
Her şey zamanın o acımasız gölgesinde geçip gidiyor.